beyaz kuğu
  00-A - Din
 

                                




                                     
DİN

 
Din: Allah'ın, insanlara Peygamberleri aracılığı ile gönderdiği bir sistemdir. Bu sistem, akıl sahiplerini kendi istekleri ile dünyada huzur ve saadete, âhirette sonsuz mutluluğa ulaştırır.

Dinin Gayesi

Din, bize yaratılışımızın amacını, Allah'a karşı yükümlü olduğumuz görevleri öğretir. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı tanıtır ve iyiye ulaşmanın yollarını gösterir.
Din insanı ruhen yükseltir, ahlâken olgunlaştırır, fertlerin birbirlerinin haklarına saygılı olmalarını ister ve uyulması gereken hak ve görevleri belirler.
Kısaca; dinin gayesi, insanı hem dünya hayatında, hem de ahirette mutluluğa kavuşturmaktır. Bize düşen görev, dinin gösterdiği nurlu yolda yürüyerek bu mutluluğa ulaşmaktır.

İslâm Dini ve Diğer Dinler

İlk insan olan Hz. Adem (a.s.) aynı zamanda ilk peygamberdir. İnsanlığın ilk dini de Hak din'dir. Hz. Adem'den Peygamberimiz Hz. Muhammed'e kadar gelen bütün peygamberler insanlara Allah'ın birliği inancını tebliğ etmişler ve Allah'a nasıl ibadet edileceğini öğretmişlerdir.
Ancak son peygamber Hz. Muhammed'den önceki peygamberlerin tebliğ ettiği iman esasları ve dinî hükümler zamanla bozulmuş ve insanlar karanlıklar içinde kalmıştı. İnsanlığı düştüğü bu durumdan aydınlığa çıkaracak bir kurtarıcıya ihtiyaç vardı.
Bunun üzerine Yüce Allah, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile bütün insanlara son ve en mükemmel din olan İslâm'ı göndermiştir.
Bu gerçek Yüce Allah tarafından Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildirilmiştir:
"Allah katında din, şüphesiz İslâmdır." (1)
İslam'ın dışındaki dinler, Allah katında makbul değildir. Bunların insanlara bir yararı olmayacaktır. Bu konu Kur'an-ı Kerim'de şöyle açıklanmıştır:
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de zarara uğrayanlardandır." (2)
İslâm Dini, Allah tarafından gönderildiği gibi hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Bundan sonra da bu özelliğini koruyacaktır. İslâm, Allah katında makbul olan tek dindir.
Bazı insanlar tarafından ortaya konulan dinler de vardır, ancak bu dinler, batıl ve geçersizdir. Çünkü bunlar, Allah tarafından gönderilmemiş, insanlar tarafından uydurulmuştur.

İslâm Dini'nin Özellikleri

1) Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen İslâm, son dindir. Ondan başka din gelmeyecek, hükümleri kıyamete kadar devam edecektir.
2) İslâm evrensel bir dindir. Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler, belirli milletlere geldiği halde İslâm dini, bütün dünya milletlerine gönderilmiştir.
3) İslâm dini'nin hükümleri insanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde mükemmeldir. Bu sebeple başka bir dine ihtiyaç kalmamıştır.
4) İslâm dini, kendinden önce Allah tarafından gönderilen peygamberleri ve ilâhi kitapları tasdik eder. Ancak o kitapların hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Çünkü onlar, belirli milletlere sınırlı zamanlar için gönderilmişti. İslâm Dini ise bütün milletlere gönderilen ve kıyamete kadar değişmeden devam edecek olan Din'dir.


              Din Nedir?

Din, Allah tarafindan konulmus bir kanundur. Insanlara, yaratilis gayesini ve varolus hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karsi ne sekilde ibâdette bulunacaklarini ögretir. Iyi ve faydali seyler yapmaya sevkeder, zararli islerden de alikoyar.
Din, insan aklinin kendi kendine sorup durdugu, "Ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynagidir.
Din, imkânlarin tükendigi, ümidlerin söndügü yerde baslayan imkân yolu ve ümid isigi, ilâçlarin dindiremedigi acilarin ilâci, yikik gönüllerin siginagidir.
Din; adâlet, iyilik, fedakârlik, dogruluk, fazilet gibi duygularin hayat menbai, insan vicdanindaki inanma ihtiyacinin tam karsiligidir.
Insanlar, dinleri peygamberlerden ögrenmislerdir.
Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldiklari dinî hükümleri, aldiklari sekliyle insanlara bildirmislerdir. Bu bakimdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dir. Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadirlar.
 

Dinler Kaça Ayrılır? 


Islâm âlimleri dinleri baslica iki kisma ayirirlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtil dinler.
Tek Allah'a îmani esas alan ve yalnizca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'in göndermis oldugu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'in birligine îman ve sadece O'na ibâdet esasi teskil ettigi için, Tevhid dini adi da verilir.
Allah tarafindan gönderilmemis, insanlarin kendilerinden uydurduklari, tek Allah'a îman esasini tasimayan inanç ve fikirlere ise, Bâtil dinler denir.
Hak dinlerin bazilari, sonradan insanlar tarafindan bozulmus, içine dînin aslindan olmayan hurâfeler ve bâtil inançlar konulmustur. Bu gibi, asli hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir. Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi... Bunlar baslangiçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykiri fikirler girmesiyle bozulmus ve birer muharref din olmuslardir.

Muharref dinler de, bâtil dinlerden sayilir.

Insanligin Ilk Dîni Hangi Dindir?

Insanligin ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen ve Allah'in bir oldugu inancina dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik arastirmalar da insanligin ilk dîninin tevhid dîni oldugunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi arastirmacisi ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptigi arastirmalar sonucu, bunlarda "tek tanri inanci"nin oldugunu ortaya koymustur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanligin ilk dininin totemizm oldugu yolundaki iddialarini çürütmüs, bu konudaki yaygin Batili kanâatleri yikmistir.

 

Insan Hayatında Dinin Yeri Nedir? 


Din inanci, insanla beraber dogmustur. Çünkü insanlik tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadir. Nerede insan varsa, orada bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüstür.
Bundan anlasiliyor ki, din, insanligin yaratilisindan getirdigi fitrî ve zarurî ihtiyacidir. Insanoglu vâr oldukça, din de vârolacaktir.
Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:
"Diyânet, gayet kuvvetli bir agaç gibi, insaniyetin geçirdigi inkilâplarin hepsinde hayatini muhafaza etmis ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynagi kurumak söyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbain derinlestigini, genisledigini görmekteyiz. Binaenaleyh, insan hayati diyânetle baslamis oldugu gibi, diyânetle kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, su cevabi aliyorum: Dindarim, çünkü baska türlü olmaya muktedir degilim. Dindar olmak, varligim ve benligim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtir."
Benjamin Konstan ise söyle der:
"Din, insanlik tarihinde en fazla hâkim olmus bir varliktir. Dinî hayat, tabiatimizin degismez vasfi ve ondan ayrilmayan bir özelligidir. Insanin mahiyeti düsünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün degildir..."
Batili ilim ve fikir adamlarinin bu tesbitleri de gösteriyor ki: Insan fitraten dindardir; din duygusu insan tabiatinin zarurî bir ihtiyacidir. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsiz ve mâneviyatsiz bir insan olmamistir.
 

Dinin Fertlere ve Cemiyete SağladığıFaydalar Nelerdir? 

1. Insan, akil ve suur sahibi, varligi üzerinde düsünebilen bir canlidir. Nereden gelip nereye gittigini, niçin yaratildigini, hayat yolunun onu nasil bir sonuca ulastiracagini, vicdâniyla basbasa kaldigi zaman, kendi kendine sorup durmaktadir. Bu konuda tatmîn olmak, içinde gelecege ait olarak beliren endiselerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacindadir. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü bir hakikata inanip baglanmakla bulabilir. Bu hakikati ise, ona ancak din verir ve ögretir.
2. Insanligin kendi dünyasinda maddeten ve mânen inkisaf etmesi, gerçek insanlik mertebesine ulasmasi için de, din mutlaka gereklidir.
Bu hususu Bediüzzaman söyle ifâde eder:
"Nev'-i beserin ahvaline dikkatle bakilsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanin tekâmülünü, akil ve fikrin inkisaf ve terakkisini telkin eden, yani asilayan seriatlardir. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. Ilham eden dinlerdir. Eger bu noktalar olmasaydi, insan hayvan olarak kalacakti. Ve insandaki bu kadar kemâlât-i vicdaniye ve ahlâk-i hasene tamamen yok olurlardi." (Isârâtü'l-I'caz).

Ayni konuda Ali Fuad Basgil ise söyle der:
"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittigini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktir. Fakat bu aradiklarina ve sorduklarina dînin disinda -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatici bir cevab bulamiyacaktir. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül baglayacak ve insan hayati yasayacaktir, yahut da hayvanlasip, fizikî hisler ve bayagi zevkleriyle yasama yolunu tutacaktir. Bu yol, insanligi uçuruma götürülecektir." (Din ve Lâiklik)
3. Din, cemiyet hayatini düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlik için lüzumlu bir müessesedir.
* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrilmayan, onu daima murakabe altinda bulunduran mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili oldugundan, hem insani gizli âsikâr bütün fenaliklardan alikoyar, hem de her nevi iyiliklere sevkeder. "Din, insan ihtiraslarini frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."
* Din sayesinde Allah'in herseyi bilecegini, hiçbir seyin ondan gizlenemeyecegini idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsil olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye sahibi kisilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyis ve istikrar, nizam ve âhenk bulunur.
* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynagidir. Insanlik için dinin getirdigi ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran söyle der:
"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kiymetli bir istinad noktasidir."
Bir milletin ahlâkî yönden alçalmasi kadar müdhis bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmis, tarih sahnesinden silinip gitmislerdir.
4. Dinsizlik, herseyden önce ahlâk fikrini yikar. Çünkü din olmadigi takdirde, ahlâk için hiçbir yaptirici güç kalmadigindan, dinsizlik her türlü kötülügün yayilmasina ve genislemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.
Dinsizlik, ayni zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldirir. Kendini herhangi bir ahlâkî müeyyideye bagli hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline firsat geçtiginde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülügü islemekten geri durmaz.
"Maddeye tapan ve sehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlik seciyeleri silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlik yerine feci bir 'BOSVER' zihniyeti hâkim olmaktadir. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."

Islâm'in Dışındaki Dinlerin Geçerliligi Neden Kalkmıştır?

Tarihin çesitli devirlerinde insanlara ayri ayri peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara Islâmi ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermistir. Islâm'in gelmesiyle Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi eski dinlerin hükmü sona ermistir. Bu, tipki, yeni bir kanun çikinca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkmasi gibidir. Allah'in son dîni ve Ilâhî Kanunu Islâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunlarin geçerliligi son bulmustur.
Islâm disinda kalan dinlerin yürürlükten kalkmasini gerektiren baslica sebebler sunlardir:
1 - Her seyden evvel, eski dinler, yalnizca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarina hitab ediyorlardi. Islâm ise, topyekû* bütün insanliga seslenmektedir. Dâveti umumî ve mesaji cihansümuldür.
2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarinin insanlarini muhâtab almislardi. O zamanin insanlarinin seciyeleri kaba ve mizaçlari vahsete yakindi. Ilimde, medeniyette, fikir ve anlayista geri idiler. Ulasim ve haberlesme imkânlari, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inanci, örf ve âdetleri farkli farkliydi. Karsilikli fikir ve kültür alisverisi de oldukça zayifti. Bu yüzden, her muhîte ayri ayri peygamberler gelmesi, baska baska dinler gönderilmesi zarureti vardi. Zaman geçip insanlik ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelismeler kaydedince, eski mahallî dinler artik insanlarin ihtiyaçlarina cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-i Hak da insanlara en son din olan Islâmiyeti gönderdi.
Islâm dîni, 1400 yil evvelki dünyanin insanindan, bugünün ve yarinin modern insanina kadar gelip geçen bütün insanliga hitab edebilme özelliginde olan bir dindir. Bu bakimdan, kiyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir.
3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler, bâtil inançlar karismistir. Allah'in birligine îman esasi, yani tevhid inanci kaybolmustur. Islâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve safligi ile, bozulmadan durmaktadir.
Netice olarak diyebiliriz ki:
Islâm'in disinda kalan dinler, geceleyin bir sokagi aydinlatan bir fener ve sokak lâmbasi gibidir. Islâm ise, bütün dünyayi aydinlatan günes hükmündedir.
Günes dogduktan sonra, artik sokak fenerine hiç ihtiyaç kalir mi?
Günesin yaninda sokak lâmbasinin aydinliginin sözü olur mu?

Batıl Dinler Nasıl Ortaya Çıkmıştır? 


Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanin ilerlemesiyle bazi insanlar nefislerine ve Seytan'in telkinlerine kapilarak tevhid inancindan uzaklasmis, Hak dîne yabancilasmis, bir takim yanlis inançlara saplanmislardir. Böylece bâtil dinler ortaya çikmistir.
Insanlar Hak dinden uzaklasip bâtila saplandikça, Cenâb-i Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermis, onlari tevhid inancina dâvet etmistir. Ancak insanlarin sadece bir kismi bu dâvete uymus, diger kismi ise bâtil inançlarinda israr etmistir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamis, dönenlere zorla mâni olma, baski ve iskence yapma yollarina bile basvurmuslardir. Böylelikle her asirda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasinda sürekli bir mücadele olagelmistir. Günümüzde de çesitli isimler ve sekiller altinda bu mücadele sürmektedir ve kiyâmete kadar da sürecektir.

Son Din Hangisidir? 


Insanligin son dini, tevhid dîni olan Islâm dînidir.
Ilim ve Din Arasinda Herhangi Bir Çatisma Söz Konusu mu?
Ilim, madde âleminin, hayatin ve özellikle insanin nasil vâr oldugunu inceler, bu âlemde cereyan eden Ilâhî kanunlari bulup çikarir. Bu kanunlar sâyesinde insanligin teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazirlar. Din ise, kâinatin ve madde âleminin niçin yaratildigini ve yaraticisinin kim oldugunu ortaya koyar. Özellikle insanin varliklar içindeki müstesna mevkiini, yaratilis gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Su halde ilim ile din için: Varlik âleminin sir ve muamma kutularini açan iki anahtardir denebilir. Biri, varliklarin yaratilis seklini, maddî
mahiyetini ortaya koyarken; digeri de yaratilis sebebini ve gayesini açiklamaktadir. Bu bakimdan ortada birbirleri ile çatisan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.
Ilim ilerledikçe dinî görüslerin iflâs edecegini sananlar, bu noktada yanilmislardir. Bil'akis, ilmin ileriye dogru attigi her adim, her yeni bulus, düsünen insanligi dinî akîdelere biraz daha yaklastirmis ve Allah'in büyüklügünü biraz daha yakindan göstermistir. Söyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamin dayandigi kanunlarin kesfinden ve bu kanunlardan istifade yollarinin arastirilmasindan ibaret olan ilimler", bu muhtesem nizami kuran ve isleten Allah'in varligina en kuvvetli bürhan ve sahidlerdir. O yüce Yaratanin varligini, essiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizami inkâr etmekle mümkün olur. Nizamin inkâri hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.
Diger taraftan ilimler, Allah'in yarattigi varliklar âlemini incelediklerinden, yaratilistaki hârikalari, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varliklar üzerinde tecelli eden Ilâhî isim ve sifatlari meydana çikarmaktadirlar. Bu bakimdan, ilimlerin Allah'in isimlerine ayna olduklarini ve herbir ilmin Allah'in bir ismine dayandigini ve hakikatini o isimden aldigini söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman söyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatin, herbir fennin bir hakikat-i âliyyesi [yüce bir hakikati] var ki, o hakikat bir ism-i Ilâhîye dayaniyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyati [çesitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarim yamalak bir surette nâkis bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehasi [ulasabilecegi en son nokta], Cenâb-i Hakk'in ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetisip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müsahede etmektir.
Meselâ: Tib bir fendir. Hem bir san'attir. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak'in Sâfî ismine dayanip, eczahane-i kübrâsi olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tib kemâlâtini bulur, hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-i mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Esyâ, Cenâb-i Hakk'in (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-i kübrâsini müdebbirâne, mürebbiyâne esyada, menfaatlerinde ve maslahatlarinda görmekle ve o isme ve ona dayanmakla su hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkilâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapikliga] yol açar.
Iste sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kiyâs et." (Sözler)
Gerçekten de Bediüzzaman'in isaret ettigi gibi, ilim ve fenlerin hakikatinin Ilâhî bir isme istinad ettigi görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsizlga yol açacagi, veya faydasiz birer mesguliyet mahiyeti alacagi, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çikmistir.

Alıntı Kaynak;
Ekrem Yolcu
http://www.enfal.de/akaid4.htm

 


 

                    Dinin Tanımı       

Sinem TAŞSEVEN  

 25 Kasım 2007

Din, inanç olgusuna dayanır. Dini inanç, insanın kendi üzerinde kutsal varlığa inanması ile başlar ve ona ram olmada karar kılar. Böylece din, kul ile Tanrı arasında gerçekleşen iletişimin kulun hayatındaki yansıması olmaktadır. Sözcük anlamını aşarak bir kurum olarak dini tanımlamakta birtakım güçlükler vardır. İlim adamlarının dinin temel özelliği olarak kabul ettikleri unsurlara göre din tanımları da farklılık göstermektedir. ( www.genbilim.com ) 

Bergson’a göre din, zekanın dağınıklığı ve çaresizliği karşısında doğanın koruyucu tepkisi ve daha da ileride hayatın bütününe bağlanma, hayat hamlesinin en derinidir. Edward Sapir’e göre din, günlük yaşantının anlaşılmaz ve tehlikeli ortamı içinde gönül huzuruna iç huzuruna götürecek bir yolun bulunmasıdır ve çok karmaşık bir yapıya sahiptir, doğa ve toplumla ilgili olguları açıklamada insanlara yardımcı olur. Psikologlara göre din bir üst benlik olayıdır. Bireyi topluluğa bağlayan kişisel yapısının projeksiyon aracılığıyla belirlediği ikincil kurumlardır. Sosyologlar ise dini toplumla açıklarlar. Sosyoloji dine kutsalın toplum hayatındaki deneyimi olarak bakar. Parsons’a göre ise din, kainatta insanın yeri, insanın diğerleriyle ilişkisi, çevresi ve diğer insanlarla ilişkilere bağlı olarak arzu edilir olan ve olmayan şeyler hakkında geliştirilen ve gerçekleştirilen bir anlayıştır. Tasavvuf ve din psikologlarına göre din, insan-ı kamil insan olmaya sevkeden bir disiplindir. Tüm bu tanımlamaların ortak noktaları birleştirildiğinde, din insanlara bir hayat tarzı sunan, onları belli bir dünya görüşü içinde toplayan kurum, bir değer biçme ve yaşama tarzı; yaratıcıya isteyerek bağlanma, birtakım şeyleri duyma, onlara inanma ve onlara uygun iradi faaliyette bulunma olgusu; üstün varlıkla ona inanan insan arasındaki ilişkiden doğan deneyimin inanan kişinin hayatındaki etkileri olarak tanımlanabilir.

Genel olarak din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir, değişmezdir ve gönülden bağlanmayı gerektirir.

TOPLUMSAL KURUM OLARAK DİNİN İŞLEVLERİ

Dinin başlıca işlevi, üstün varlık konusunda insanın bulunduğu yeri tanımlamaktır. Bundan birtakım zihniyet, tutum ve davranış şekilleri ortaya çıkar. Böylece bir din, ona inanan kişi ve inananlar için bir hayat düzeni olur.

İkinci olarak, dini kurumlar ahlaki değerler ve prensipler için temel oluştururlar ve bu sayede toplumsal politik ve sosyal politiğin teşvikini veya frenlenmesi görevini yerine getirirler. Dini törenler ve kurallar aracıyla bir değerler sistemi, grup birliği ve dayanışması oluşur. Bu dini merasim ve kurallar aracıyla , insan, gerilimler ve tehlikelerden arındırılır.

Dinin üçüncü işlevine baktığımızda, dini kurumların etki alanı bakımından da boş zaman, seyahat ve dinlenme fonksiyonuna da sahiptirler. Doğum günleri, anma törenleri, mistik ve tasavvufi toplantılar, dini ve mukaddes yerlerin ziyaret edilmesi, dini pazar ve panayırlar bir taraftan dini diğer taraftan dinin etkisindeki sosyal faaliyetlerdir.

 

Bir toplumsal kurum olarak islamın işlevleri de yukarıda saydığımız işlevlerden oluşur. Diğer dinlerden farklı olarak islamın başka bir işlevi ise cemaat hayatının ön planda ve önemli oluşudur. İslamiyetin kilise gibi dini temsil eden bir kuruma veya otoriteye yer vermemesi ve bir organizma gibi toplum içinde yaşaması, onun cemaat hayatı özelliğini vurgular. Nitekim, batıdaki toplumlarda olduğu gibi devletle birey arasında yeralan tampon-ikincil yapıların yokluğu cemaat hayatının kuvvetli oluşuna bağlanır. Cemaat hissi, Batı Avrupa’daki ikincil yapıların yerine geçen yapısal unsurlar olarak nitelenirler.   

TÜRKİYE’NİN SİYASAL VE TOPLUMSAL YAPISINDA DİNİN YERİ

İmparatorluktan cumhuriyete, “din-ü devlet”ten laik devlete geçiş, Cumhuriyet Türkiyesi’nin temel siyasal ve toplumsal yapısının yeni ilkeleri olarak belirmiştir. Bu yeni yapı, yeni ve farklı bir döneme geçilmiş olsa da geleneksel yapı üzerinde doğmuştur. Siyasal yapının değişmesi ve bunları kurumsallaştıracak olan siyasal düzenlemelerin hayata geçirilmesiyle toplumsal yapının değiştirilebileceğine inanılmış sonuçta toplumdan en son örneğini son seçimlerde açık bir şekilde gördüğümüz tepkiler de eksik olmamıştır. Bu tepkilerin kavranması, siyasal biçim değişmeleri ve Türkiye’nin yenilenmesi açısından güdülen amaçların yorumların değerlendirilmesi için de, Osmanlı toplumundaki siyasal iktidar-din ilişkileri ile değişimlerin belirlenmesi gerekir

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA DİNİN YERİ VE NİTELİĞİ

Osmanlı döneminde toplumun yönetilenler ve yöneten olarak ikiye ayrıldığı görülür. Buna göre askeri örgütlenmeyle özdeşleşen yönetenler zümresi ve başta padişah olmak üzere onun kulu statüsünde bulunan askeri kesimi içine almaktadır. Askeri ve ilmi örgütlenme dışındaki yönetilenler sınıfı reaya, ahalidir. Osmanlı toplumu için hep merkezi otoriteden bağımsız bir hareket alanına sahip –sivil toplum- unsurunu içermeyen, örgütlü siyasal toplum anlayışını sergilemeyen, farklılaşmalar olmayışından dolayı sert ve otoriter bir dinin çerçevesini meydana getiren statükocu toplum tanımlamaları yapılmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti, Şerif Mardin’e göre Doğu istibdatı ile Batı feodalizmi arasındaki ayrılığı belirleyen ana tabakadan, bireyle devlet arasında tampon görevini yerine getiren dernekler, sendikalar, baskı grupları ve belediyelerden yoksundur. Osmanlı toplum yapısı, Batının toplum yapısıyla karşılaştırıldığında bu tür görüşler son derece haklı ve doğaldır. Ancak Osmanlı devlet ve toplum yapısını kendi bütünlüğü içinde incelemek gerekir.

Genel olarak bakıldığında Osmanlı yönetim yapısının teokratik ve şeri hükümlere göre tanımlanmaya çalışıldığı görülür. Osmanlı’nın ilk günden son güne kadar teokrasi ve şeriat yönetimine bağlı olduğu inancı hakimdir. Ancak Osmanlı’nın kuruluşunda gerek yönetim ve örgütlenme biçimi açısından, gerekse devlet ve egemenlik biçimi açısından gelenek ve göreneklere göre biçimlenmesinde, bütünüyle dinsel bir yapının oluşmadığı söylenebilir. Nitekim, Osmanlı devlet sisteminin Arap ve İran ülkeleri gibi tamamıyla şeri ve teokratik öğelere göre şekillendiğini söylemek yanlıştır. Devletten bağımsız kurumsal laikleşmeye ya da dinsel kontrolden kamusal yönetime geçişe ihtiyaç duyulmaması, onun belirgin bir varlık olarak “egemen”, “özerk” ve “kendini ayakta tutabilen” kaynaklarının varolmasından dolayıdır. Devlet tanımlanırken dini unsura ağırlık verilse de, asıl korunmaya çalışılanın devlet olduğu açıktır. Berkes’e göre, “Osmanlı hükümdarları halifelik unvanına sahip oldukları halde, teokratik rejimin gereği olan din öncülüyle değil, devlet öncülüyle hareket etmişlerdir.” Osmanlı Devleti, bu anlatılanlar dolayısıyla tümüyle bir teokratik devlet niteliğini yansıtmaz, ancak bu ifade, bu gerçeğin tam tersinin doğru olduğu anlamına da gelmemektedir. Osmanlı’da bir çok bakımdan din ve devlet arasında bir karşıtlık ya da tümüyle bu ikisinin neredeyse aynı anlama geldiği gibi bir gerçeği aramak anlamsızdır. Osmanlı’da din devlete tümüyle hakim değildir, ancak aynı zamanda din unsuru devletle bir zıtlık içinde de değildir. Din, devleti etkileyen bir unsurdur ve bu ikisi birbiriyle çelişmeyen kavramlardır. Nitekim Osmanlı Devleti’nde dini bürokrasi, gücünü kendisini tayin eden merkezi siyasi otoriteden almış ve Batıda olduğu gibi bir din-devlet çatışmasını gerektirecek şartlar oluşmamıştır. Siyasi iktidarla, dini otoriteler arasındaki bu ilişki, Batı toplumlarındaki din-devlet ilişkisinde kullanılan “laiklik” ya da “teokrasi” gibi kavramlarla açıklanmaya çalışıldığında ise tatmin edici bir sonuca varmak güç olmaktadır. O halde Osmanlı Devleti’nde böylesi bir niteliğe sahip olan DİN NE OLMUŞTUR DA DAHA SONRALARI VE GÜNÜMÜZDE BİR SORUN HALİNE GELMİŞTİR?

OSMANLI DEVLETİ’NİN ÇÖKÜŞ SÜRECİNDE VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİN         

Batılı kurumların ve Batı ekonomik gücünün zamanla devlet ve toplum üzerinde etkin olmaya başlaması, Osmanlı Devleti’nin o güne değin muhafaza etmeye çalıştığı mevcut düzenini parçalamış, ekonomik hareketlilik ve kapitalizmin güç hailine gelmesiyle halkın yaşamında büyük değişmeler yaşanır olmuştur. Bu dönemde devleti kurtarmak adına yapılan tüm ıslahat ve reform hareketleri Batıdan gelen etkilerle ve modernleşmeden çok batılılaşma mantığıyla yönetenler sınıfına dahil iktidar eliti tarafından gerçekleştirilmiştir. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki geçiş dönemi gelişmeleri de dahil olmak üzere yapılan tüm reformlarda bunları gerçekleştiren iktidar eliti, devletin kurtuluşunu kendilerine özgü bir aydın kadro hareketinde algılamışlar, halkı “avam”, cahiller yığını olarak görmekten kurtulamamışlardır. Halka yakın ve halkla etkileşim halinde olan aydınlar bile halka onun ne kadar cahil olduğunu göstermekten başka bir şey yapmamışlardır. Değişmesi istenen toplumun kendi yapısallığı bir kenara bırakılmış, değişmesi doğal dinamiklerinden uzak entelektüel bürokratların elinde gerçekleştirilmeye kalkışılmıştır. Nitekim, Osmanlı bürokrasisi içinden gelen Jön-Türkler ve Kemalistler mevcut geleneğe bağlı kalarak, kendilerini devletin temel direği gibi görmüşlerdir ve nihayet 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda Cumhuriyete miras kalan, asırlarca İslam kültürüyle yoğrulmuş Osmanlı geleneğidir. Ancak yeni devletin tümüyle devraldığı bu köklü mirası birden ortadan kaldırılması beklenemez bir durumdur. Yapılan bir yoruma göreyse sorun Jön Türklerin ve Kemalistlerin İslam'ı, kendi ideolojileriyle bütünleştirmede gösterdikleri başarısızlıktır.

Bu aşamada geçmişte devlet sistemi bütünlüğünde geniş bir etkileme alanına sahip olan din adamlarının, cumhuriyetin kurulmasından sonra siyasi gidişatın resmen kontrolünü kaybettikleri belirtilmiştir. Devleti ve camiyi birbirinden ayırmaya yönelik kabul edilen Kemalist betimleme de, böylelikle farklı bir boyut kazanmıştır. Tüm bu olaylar sonrasında yukarıdaki soruda belirtildiği üzere din Türk siyasal hayatında bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bunun nedenlerinden biri onun denetim işleviyle ilgilidir. Çünkü dinsel çıkarların meşru bir baskı grubu oluşturabileceği Kemalist aydınlar tarafından kabul edilmemiş ve siyasal mekanizmayı denetleyenler arasında, özellikle dine hiç yer verilmemiştir. Böylesi bir anlayış kitlelerden kopuk bir özelliği yansıttığından dolayı, beklenen sonuçları oluşturmasında derin sancılar ve ikilemlere sebebiyet vermiştir. Kemalist elit çözümü, ancak militarizm yoluna başvurmakta görmüştür. Toplumun esas unsurlarına karşı alınan tavırlara yine toplumun kendi katılımı beklenmiş, ancak bir huzur ortamının sağlanması güç olmuştur. Karşıt oluşumlara, tepkilere karşı demokratik zemin daha çok siyasal elit lehinde geçerli görülmüştür. 


Cumhuriyetçi Elitin ve Cumhuriyet İdeolojisinin
Dine Bakışı ve Tarihsel Süreç

Cumhuriyet dinin toplumun şekillenmesinde görev dışı ilan edildiği bir dönem olmuştur. İdeolojilerle toplumsal hayat düzenlenmek istenmiştir. Halk kültürü ile aydınlar kültürü arasındaki farklılık Cumhuriyet Türkiyesinde de sürdürülmüştür. Medeniyete ulaşma çabaları salt seçkinler katında yürütülen bir faaliyet olmuştur. Halk dini seçkinler tarafından dışlanmış ve halk İslamı kuraldışı sayılmıştır.

Cumhuriyetçi elit, Osmanlı’dan devralınan toplumun yeniden örgütlenmesini sağlamak ve yeni toplumsal örgütlenmenin temelini millete dayandırmak ve milleti de dinsel olmayan öğelerle belirlenen bir kavram olarak ele almak eğilimindeydi. Böylelikle devletin millet tarafından oluşturulduğu kabul edilirken millet kavramına kazandırılan yeni içerik sonucu devlet ve din birbirinden ayrılmaktaydı. Ancak genel çizginin bu olması, muhalefetlerin çıkmadığı anlamına gelmemektedir. Nitekim cumhuriyet yönetimi bir tek partili rejim olarak doğmamıştır. 1924 yılında Rauf Bey, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’nın da içinde bulunduğu bir grup, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuşlardır. Fakat Şeyh Sait isyanı sebep gösterilerek çıkarılan “Tahkir-i Sükun Kanunu” ile bu partiye son verilmiştir. Aynı şekilde bir muhalefet partisi olarak 1930’da Mustafa Kemal’in Fethi Okyar’a kurdurmuş olduğu Serbest Cumhuriyetçi Fırka da yine kontrol altında tutulma zorluğu sebep gösterilerek  kısa süre sonra kapatılmıştır. Görünürde muhalefetsiz bu süreç, 1950’lere kadar sürmüştür.

Türkiye, 1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yılların başında CHP tarafından bir dizi uygulamaya sahne olmuş ve yukarıdan aşağıya doğru laik bir Türk Devleti meydana getirilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde Türkçe ezan okuma konusunda tepeden inme reformlardan bahsedilmiş, bu arada İmam Hatip okulları yokolmuş ve İlahiyat Fakültesi kapatılmıştır, laik milliyetçiliği eğitim sistemine uygulama çabaları yoğunlaşmıştır.

Esasen, Cumhuriyet ideolojisi düşünce alanında kültürün laikleştirilmesi diye tanımlanabilecek pozitif düşüncenin bir türü sayılabilir. Burada Batılı dünya görüşünden Osmanlı dünya görüşünün karşıtı anlaşılmış, yani kültür alanında Batıcılık, Osmanlılığı temsil eden ne varsa onun karşıtını anlamak biçiminde düşünülmüştür. Nitekim laiklik, Cumhuriyetçi elite temel özelliklerini veren ve yeni Türkiye’nin toplumsal siyasal temellerini belirleyen önemli bir ilke olmuştur. Ancak geçen zaman içinde özellikle toplumda laiklik denildiği zaman siyasal ve dinsel otoritenin ayrıştırılması değil; eğitimin, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun hatta görgü kuralları, kıyafet ve bunun gibi unsurların değişmez din kurallarından ayrılarak zamanın ve hayatın gerek zorunluluklarına göre düzenlenmesi anlaşılmıştır. Buradan hareketle denilebilir ki, Türk toplum hayatında din ve kültürün birbiriyle örtüştüğü mevcut yapı korunmuş, zaman zaman da toplumun kimlik görevini üstlenmişlerdir.

Tekrar tarihsel sürece baktığımızda sonraları, 1940’larda çok partili siyasete geçişle birlikte önemli bir değişim de gerçekleşmiştir. Bu geçişin en önemli özelliklerinin başında dinin öneminin siyasi bir problem olarak görülmesi vardır. Çok partili dönemde artık siyasal partiler iktidara gelebilmek için seçimi kazanmaya yeterli bir ittifak toplayabilmek zorunda olacaklar ve seçmenlerin dinsel tercihlerine kulak vermek gibi bir eğilimi de göz önünde bulundurmaya başlayacaklardır. Nitekim, Demokrat Parti’yi seçmenler arasında populer yapan, siyasal ideolojisinin dinsel dayanakları değil, dine karşı hoş görülü yaklaşımı olmuştur. 1980’lerde ANAP’ın iktidar olmasında da dine karşı buna benzer bir tutum sergilemesinin de payı bulunmaktadır. Ancak, iktidara dine karşı böylesi bir yaklaşımda bulunan bir partinin gelmesi, devletin din üzerindeki etkisinin niteliğini değiştirmemiştir.

Dolayısıyla Türkiye’de daha çok din ile ilişkili olmaya özen gösteren siyasal ideolojilerin 1960’lara varıldığında oldukça çeşitlendiği ancak bunların belirtilen sebeplerle yeraltına çekilmeye başlandığı görülmektedir. Fazla gözönünde bulunmayan fakat varlıklarını giderek güçlendirmiş ve yayılmış yer altı tarikatları günümüzde de etkinliklerini sürdürmektedirler. Nitekim Cumhuriyetçi elitin dine karşı tavır içinde olan modernist ideolojisi halkın kendi kişiliğini yüzyıllardan beri yapageldiği gibi kendi değer yargılarına göre ve alışık olduğu geleneksel tarzda arayıp bulmaya çalışmasının önüne geçememiştir. Tarikatları bu bağlamda ikincil yapıların olmadığı bir toplumda onun yerine getirdiği fonksiyonları üstlenmesi bakımından daha yakından incelemeye gerek vardır. 

DÜNDEN BUGÜNE TARİKATLAR

 İslam dünyasında tarikatlar, düşünsel kökleri daha eskilere dayanmakla birlikte ilk olarak 12. yüzyıldan sonra görülmeye başlamışlardır. Bunun en önemli nedeni yaşanılan süreç ve bu süreçte ortaya çıkan toplumsal ihtiyaçtır. Toplumsal gelişme sürecinde hem egemen sınıflar hem de halk açısından mevcut dinsel kurum ve kurallar yaşamın sorunlarına cevap vermemeye başladığı koşullarda tarikat türü dinsel yapılar gündeme gelmiştir. Bu temelde örgütlenme, süreç içinde yaygınlaşmış ve tarikatlar, geleneksel dini yapılar haline gelmiştir. Aslında tarikatlar, mevcut resmi din ideolojisine karşı belirli sınırlar içinde bir tepki hareketi olarak çıkmıştır demek pek yanlış olmayacaktır.

Osmanlı Devleti'nde tarikatlara bakarsak, o dönemde genel olarak egemen sınıflarla halk arasındaki çelişkiler yumuşaktır. Ekonomik bölüşümün, örf ve adetlere göre yapılmasına özen gösterilmektedir. Ve Anadolu'da İslam örtüsü altında hareket eden çok sayıda farklı tarikatlara tanık olunmaktadır. Buna rağmen iktidarı elinde tutanlar, bu çevrelerle anlaşarak onların desteğini alma yanlısıdırlar. Osmanlı düzeninde tarikatların önemli bir yeri vardır. Özellikle Sünni tarikatlar devletin, kırsal alanlardaki eli durumundadır. Şehirlerde medreselerin üstlendiği misyonu, kırsal alanda tarikatlar yüklenmiştir. Medreseler bir yandan devletin ihtiyaç duyduğu din ve devlet memurlarını yetiştirirken diğer yandan da dini denetim görevini yapar. Kırsal alanlarda dini denetim görevini ise tarikatlar üstlenmiştir. Böylesi bir düzen içinde Osmanlı Döneminde tarikatlar siyasal ve toplumsal hayatta yerleşik ve büyük bir öneme ve göreve sahiptirler. Beklenildiği üzere tarikatlar haliyle bir sorun olarak görülmemektedirler. Ancak Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci ve Batılılaşma hareketlerinin başlamasıyla beraber bu örgütlenmelerin toplumsal ve siyasal hayattaki rolleri değişmeye başlamıştır ve Kemalist modernleşme hareketleri ve Cumhuriyet sürecine geçişte de tarikatların toplum içindeki gücü baskı uygulanarak ve yasaklar getirilerek zayıflatılmaya çalışılmıştır. Esasen bir kısım tarikatların daha sonraları gerici ve yoz bir niteliğe bürünmesinin sebeplerinden bir kısmını bu dönemde yumuşak bir geçişin yapılamaması, halk kültürü içinde bu derece yerleşik olan bu örgütlenmelerin çeşitli rasyonalist-modernist nedenlerle bir çırpıda etkisinin azaltılmaya çalışılmasında bulmak mümkündür. Ancak bu nedenler ve bu nedenlerin yolaçtığı uygulamalar 1950’ye kadarki Kemalist iktidarın yaygın olduğu dönemdeki yoğun baskılara rağmen gizlice de olsa tarikatların sınırlı olarak faaliyetlerini sürdürmelerini önleyememiştir.

Bu arada bu dönemde ikisi Nakşi kökenli olmak üzere üç yeni tarikat şekillenir. Bunlar Nurculuk, Süleymancılık ve Ticanilik'tir 1950'li yıllar boyunca tarikatlar, Kemalist küçük-burjuva diktatörlüğünün yarattığı daralmadan kurtulmaya; kendi kabuklarından çıkmaya çalışırlar. Yapılan bütün seçimlerde ağırlıkla Demokrat Parti'yi desteklerler. Bu dönemden itibaren iktidara gelmeye çalışan partilerin çoğunluğu bu tarikatlarla yakından ilişkili ve onlara yakın görünmeme çabası içinde olsalar da aynı zamanda Anadolu’da büyük bir oy potansiyeli demek olan bu topluluklara sırtlarını çevirmemeye özen gösterirler. Ancak görünüşte Cumhuriyetçi elitin bunlara karşı ve bu gibi örgütlenmeleri tasvip etmeyen tavrı devam etmektedir. Nitekim Anadolu’da etkin konumda bulunan tarikatlar 50’lerden itibaren günümüze çeşitli iktidar savaşları için kullanılmayı sürdürmektedirler. Bu süreçte tarikatlarla samimi bir ilişki içinde olunmadığı gözlemlenmekte ve çeşitli din istismarlarının da yaşandığı söylenebilmektedir. Günümüzde dinin siyasal arenadaki yerinin çeşitli tartışmalara konu olmasının sebebi Cumhuriyet döneminden beri bu gibi akımlarla egemen görüşün samimi bir uzlaşma sağlayamamış, bir ortak paydaya varamamış olması ve duruma, zamana ve yerine göre bu akımlara karşı tepkisel ya da kısa dönemli yararcı politikalar izlemiş olmasından kaynaklanmaktadır.       

DEĞERLENDİRME

Gerçek şudur ki , günümüze kadar uzanan dinsel hareketlerin ya da akımların propaganda ve söylemlerinde genellikle kullanılan din, toplum ve devlet hayatımızda en önemli güç olarak algılanmıştır. Bu anlamda ortaya çıkan dini görünümlü akımlar da, gerek Osmanlı Devleti’ndeki çöküşün gerekse Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bozuk düzenin en önemli sebeplerinden biri olarak, dini ilkelerden uzaklaşılması ve bunun yerine uymayan Batının taklit edilmesi siyasetine bağlanmıştır. Sonuçta Osmanlı toplumunda mutsuz insanların artışıyla, yönetime ve yönetimin Batıdan getirdiklerine karşı toplumsal tepkiler dinsel duygularla örtüşerek muhalefete ve başkaldırılara dönüşmüş, bu tepkiler  dinsel muhalefet olarak nitelendirilmiştir. Böyle bir muhalefetin ortaya çıkışını hazırlayan temel gerçeklik, Osmanlı'da siyasal iktidarın bölünmesi ve dinsel gücün bağımsız kalmasına bağlanmıştır.

SONUÇ  

Genel olarak denebilir ki, Cumhuriyetin başlangıcından beri yürütülen sekülerleştirme çabaları, “öyle” olması arzulanan Türk toplumunda, onun kendi yapısal özelliklerinden dolayı istenen sonucu vermemiş, Osmanlı’dan bu yana dinin siyasal ve gündelik hayattaki niteliği bir şekilde devam etmiş ve doğal toplumsal gelişim süreçlerine uymayan bir çizgi, tıpkı 1950’lerde Demokrat Parti örneğindeki gibi bir tepki hareketine benzer şekilde 2000’li yıllarda yeniden darbe almıştır.

 

KAYNAKÇA

 

1. YÜCEKÖK, AHMET 

  100 SORUDA TÜRKİYE’DE DİN VE SİYASET, 1976

2. YÜCEKÖK, AHMET

TÜRKİYE’DE DİNİN SİYASALLAŞMASI, 1997 

3. TARİKATLAR GERÇEĞİ

4. CEM, İSMAİL

TÜRKİYE’DE GERİ KALMIŞLIĞIN TARİHİ, 1986 

5. KONGAR, EMRE

İMPARATORLUKTAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’NİN TOPLUMSAL YAPISI, 1985

 

 

 
  Bugün 12 ziyaretçi (17 klik) buradaydı

beyaz kuğu Selam Dünya !.. Selam Türkiye !.. Sitemize Hoş Geldiniz !.. ( beyaz kuğu ) bir aile sitesidir !.. Lütfen bizi takip ve dostlarınıza tavsiye ediniz !. Bu çorbada tuzu olsun isteyenlerin, tenkit ve tavsiyeleri için ( mim.sait@hotmail.com )veya ( alt1946@windowslive.com ) adreslerine mail göndermelerini bekliyoruz !.. Sitemizde "bir hoş sada" menüsü altında yer alan "beyaz kuğu", "teferruat", "derviş hüseyine mektuplar" ve "hem nalına hem mıhına" bölümleri orjinal olup, bunların hiç bir hakkı mahfuz değildir, kaynak gösterilerek veya gösterilmeksizin kullanılabilir. Diğer dökümanlar ise; çeşitli sitelerden alınmış, bazılarında değişiklik yapılmıştır.İlgililerin talebi halinde derhal kaldırılacaktır!..Bilgilerinize sunulur !.. *** beyaz kuğu***Ailenizin Sitesi***











* * * * *