beyaz kuğu
  Mezhepler 03
 


 

 

                           Mezhepler 

 

Mezhepler İslam’ı yaşadıkları devre göre güncelleştiren organizasyonlardır.

Mezhepler oluştukları ve geliştikleri dönem itibarı ile birer ihtiyaçtılar. Onlar için kimse gereksiz ve anlamsız demiyordu. Aksine İslam’ın ilk yıllarında olmayan, sonraki yıllarda ortaya çıkan problemlere vahyin ilke ve prensipleri doğrultusunda çözümler bulduğu için her çevreden hüsn-ü kabul görüyordu.

Mezhepler yeryüzünde hayatın/aklın vahiyle tanışmasından sonra devam eden şüreçte birer hareketli bir parçalardır.

Allah cc. İlk Peygamberden son Peygambere s. giden süreçte vahye değişmezler (itikat) etrafında sürekli değişen ve gelişen (muamelat) bir görünüm vermiştir. Vahiyle hayatın/aklın tanışması “hayatın/aklın dünyaya gelmesiyle” başlıyor. Bu tanışmadan sonra vahiy hayatın/aklın gelişme yolunda sürekli onun elinden tutup ona rehberlik yapıyor. Bu beraberlik hayatın/aklın "akıl baliğ" (reşit) olmasına kadar sürüyor. Ve son Peygamberle s. bu yolculuk bitiyor.

Vahiy arkadaşlığı bitiyor ama hayat devam ediyor. Artık hayat/akıl vahiyden aldığı dersle ilke ve prensipler (değişmezler) etrafında değişenleri yorumlamaya başlıyor.

Yeryüzünde hayat oldukça değişim olacak, değişim oldukçada yorum olacaktır.

Adı ne olursa olsun bu yorum birileri tarafından hep yapılacaktır. Bu yorumlar İslamın ilk bir kaç yüzyılında şahıs bazında yapıldı. En aktif isimler arasında Hz. Ömer ve Ömer b. Abdulaziz’i görüyoruz. Daha sonraki yıllarda Vahyin değişen hayata göre yorumlanmasında Ebu Hanife, İmam Şafii, Ahmet b. Hambel ve İmam Malik’in isimleri öne çıkıyor. Bu şahısların yaptığı yorumların hayata yansımasıyla adına Mezhep (izlenen yol) dediğimiz organizasyonlar teşekkül ediyor.

Mezheplerin devam eden hayatın gerisinde kalması.

Devam eden hayat içinde başka öne çıkan isimlerinde olması gerekiyordu, ama beklendiği gibi olmadı. Hayatın devam eden sürecinde vahyin bıraktığı yerden hayata arkadaşlık yapan yorum ekolleri (mezhepler) hayata ayak uyduramıyor ve hayatın gerisinde kalıyordu.

Bir kaç neden sayabiliriz.

1) Bu durum büyüğe saygıyı yanlış anlayan küçüklerden kaynaklanıyor. Bazıları büyüğe saygıyı, onu aşmamak onu geçmemek olarak anladılar. Oysaki büyüklerin yeryüzünde varlık sebepleri, kendilerinden sonra büyümek isteyenlere basamak olarak, büyüklüğe giden yolda canlı birer örnek olarak durmaktır. Her büyük, daha büyüğe giden yolda bir basamaktır. Böyle olmak onlar için en büyük şereftir.

2) Hayatın durgunlaşması, dünya dekorunun uzun zaman değişiklik göstermemesi. Yeryüzünün İslam’la tanışmasından sonra geçen ilk dörtyüzyıl içinde hayat çok hareketliydi. İslam yeryüzünü yayılıyor, İslam yeni yeni kültür ve medeniyetlerle tanışıyordu. Bu tanışmadan etkilenen insanlar fevc fevc İslam’a giriyordu. İslam artık yeryüzünde Hakim bir kültür/medeniyet oldu. Bu dekor Osmanlının gerileme devrine kadar değişmedi.

3) Bu durgunluğun bir başka sebebide, teknolojik gelişmelerdi. Hayatın dekorunda İslam’ın ilk yıllarından başlayıp yeryüzü müslümanlarının hamisi/halifesi durumundaki Osmanlının çökmesine kadarki dönemde ulaşım, ekonomi, siyasi ve sosyal yapı pek değişmedi.

4) Dört ayaklı atın/merkebin yerini, dört tekerlekli arabanın, iki kanatlı kuşların yerini, çelik kanatlı kuşların alması, Dünyayı etkileyen ve yönlendiren bir medeniyetken etkilenen ve başkaların yönlendirmesi altına giren bir medeniyet olma çok şeyi değiştirdi.

Dünya dekorunun uzun zaman değişme-me-si, mezheplerdeki değişme-me-yi problem haline getirmiyordu.

Dekorun değişmesine paralel değişmeyen mezhepler hayatın gerisinde kaldı. Sayıları kendini izleyenler kadar olmasada, bir kısım kimseler onların izlenmesini tartışmaya açtılar.

İşte bu noktada problem daha da büyüdü, mezheplerin hayatın gerisinde kalması bir problemken, onları şirk organizasyonları sayma ikinci bir problemi ortaya çıkardı.

Bir çok şeyde olduğu gibi, ifrat ve tefrit burada da kendini gösterdi. Bir gurup insan (ulema) onların bin yıl önceki yorumlarını bugün yazdıkları ilmihallere konu yaparken, bir gurupta bütün bütün onların bıraktığı mirası bir kenara iterek “Kuran’a gitmeli, Kuran’dan başka hiç bir şeyi -sünneti dahi- ölçü ve örnek alma-ma-lı” dediler.

Biz bundan önceki yaptığımız çalışmalarda bu iki ucun (yenilikçi ve gelenekçi) eleştirisel kritiğini yaptık.

Orada ulaştığımız sonuç mutedil (dengeli/orta) yaklaşımdı. Bundan sonra bu yaklaşımı esas alarak konumuza devam edeceğiz.

İnsanın zamanı aşan, bir sonraki zamanlara taşan yanı, zamana takılan yanından daha azdır.

İnsan zamanla kayıtlı bir varlıktır. Düşünceleri ve yaklaşımları yaşadığı devrin zihinsel ve çevresel dekoru ile yakından alakalıdır. Mezhep imamları da insandır ve zamanla kayıtlıdır. Onlar bir süreç içindeki rollerini yerine getirdiler. Onlar bir süreç içinde, yani dünle yarın arasında bugünü yaşıyorlardı. Bugünkü meselelere çözüm arıyorlardı. Zaten diğer türlüsü de mantıksız olurdu. Yani geçmiş (dün) iki yüz yılın konularını ve problemlerin kitaplarında ele alsalardı veya gelecek (yarın) iki yüz yılın olmamış konularını hayal edip onlar hakkında kitap yazsalardı çok saçma ve anlamsız olurdu.

İnsan için dün bugünü daha iyi anlamada ve yapmada, bugünde güzel bir yarına ulaşmada insan hayatının ayrılmaz parçalarıdır. Ama insan için asıl olan bugündür. İnsan bu günün muhatabıdır. Eserlerinde bugünün tonları dün ve yarına göre daha hakimdir. Geçmişten bugüne insanoğlunun her eserinde "yaşadığı devrin" izleri hakim dekordur.

Bu nedenle devrini aşan insan azdır. Bir insanın bütün eserleri ile devrini aşması hem mümkün değildir hem de anlamsızdır. İnsanın zamanı aşan bir sonraki zamanlara taşan yanı, zamana takılan yanından daha azdır. Bu gerçeğin inkarı tarihi yok saymakla ancak mümkün olur.

Evet mezhep imamları da insandır ve onlarında zamanı aşan ve zaman takılan yanları vardır. Şartlara bağlı içtihatları vardır: Şartların devam ettiği müddetçe devam ederler; bu 1,2,3,4,5 asır olabilir, bir de şartları ortadan kalkınca ortadan kalkan içtihatları vardır. Bunlar da onların yaşadığı zamanda bile 1 hatta 2 defa bile olabilir ve olmuştur.

Buraya kadar mücerret (soyut) bir seyir takip eden konuyu müşahhas (somut) hale getirmek için misaller üzerinde çalışmama devam etmek istiyorum.

Mezhepler neden ayrılmışlardır? İslam dini bir olduğu halde bu kadar çok mezhebin olması bu birliği gölgelemiyor mu?

Bu soru, üzerinde çok konuşulan ve tartışılan bir meseledir. Direkt olarak sorunun cevabına geçmeden önce konunun daha iyi anlaşılabilmesi için meseleye geniş ve teknik bir açıdan yaklaşmak daha iyi olur kanatindeyiz.

Mezhepler konusuna girmeden önce dinin 4 ana kaynağı olduğunu bilmede yarar var. Çünkü bu kaynaklar mezheplerin de kaynağıdır.

1- Kitap: Kastedilen Kur'an'dır. Dini meseleler de ilk müracaat edilecek kaynaktır. Allah tarafından muhafaza edilmiş ve hiç bir harfi değiştirilmemiştir.

2- Sünnet:Peygamber Efendimizin s. mübarek sözleri, işleri ve görüpte karşı çıkmayıp sessiz kaldığı hallerdir. Aynı zaman da hadis te denir. Kur'an'dan sonra, dini hükümlerin belirlenmesinde sünnetin çok önemli bir yeri vardır.

3- Kıyas: Kitap ve sünnet te sabit olan bir meseledeki hükmü, aynı sebep ve hikmete dayanan benzer bir meseleye tatbik etmektir. Bir kıyas örneği; Kur'an içkiyi yasaklamak ta, fakat günümüzde içilen bira Kur'an'da lafız (kelime) olarak geçmiyor. İşte İslam alimleri bu nokta da lafzen benzerliğe bakmayıp insana, şurunu kaybettirmesi ve sağlığına zarar vermesi noktasından yola çıkarak, içkinin de haram olduğuna hükmediyorlar.

4- İcma: Kitap ve sünnette bulunmayan bir meselede müçtehitlerin içtihat ederek verdikleri hükümlerde ittifak olursa, buna icma-i ümmet denir. Artık bu mesele kuvvetli bir mesele haline gelmiştir. Efendimiz şu mübarek sözleriyle bu meseleyi te'kit etmiştir; "Ümmetim dalalet üzerine ittifak etmez."( İbni Mace) "Müslümanların güzel gördüğü bir şey Allah katında da güzeldir."( Müsned)

Müçtehit kime denir?

Konumuza girerken müçtehit ve içtihat kelimelerinin de anlaşılmasında yarar var; dini konular la ilgili hükmü, dini meselelerden çıkarmak için ilmi gayret harcama işine içtihat, bunu yapan alime de müçtehit denir. Müçtehit olmak çok kolay değildir ve herkes de olamaz. Müçtehit olmanın 9 temel şartı vardır. Mesela, burada bir kaçından bahsedelim: Arap dilini iyi bilmek, Kur'an'da genele ve özele bakan ayetleri nüzul sebepleriyle beraber bilmek. Hadis ilmi hakkında geniş bilgi sahibi olmak, bir sözün Peygamberimize ait olup olmadığını anlayabilecek kabiliyeti kazanmak. Bunun yanında hadis metinleriyle beraber o hadisleri rivayet eden ravi silsilesini bilmek. Kısaca, müçtehidin hüküm vereceği konu hakkında bütün ayet ve hadislerin yanında o zamana kadar o konu üzerinde yapılan bütün kıyas ve icmaları da bilmesi gerekir, ancak bundan sonra, bunlardan yola çıkıp özüne sadık kalmak kayıt ve şartıyla hüküm verilebilir. Aksi halde ortaya çıkacak yanlış sonuçlardan hüküm veren sorumlu olur. Bir Müçtehit kesinlikle hakkında muhkem ayet ve mutevatir hadis bulunan konularda içtihat yapamaz. Onları olduğu gibi orjinalitesi bozulmadan kabul edilmesi gerekir.

Bu ön ve temel bilgileri verdikten sonra meseleye geçebiliriz.

Mezhep nedir?

Gidilen yol demektir. İslami bir kavram olarak manası da şöyle anlaşılmalı; kişinin büyük bir müçtehidin dini konulardaki içtihatlarını İslâm’ı yaşayışında kendine rehber olarak alıp, o içtihatlar doğrultusunda izlediği yola mezhep denir.

Mezhep bir müçtehidin İslâm’ı yorumlamasıdır da denebilir.

Kıyas ve icma ile açılan geniş yol

"Kur'an'da ve sünnette ele alınan konular sınırlıdır. İnsanların karşılaştıkları problemler se sınırsızdır. Sınırlı şeyler sınırsız şeyleri çözmekte yetersiz kalabilir." Bu cümle kasıtlı olarak değil de insaflı olarak söylenirse doğru bir tespit olabilir. Allah-u Teala bu sırra binaen gelecek asırlarda insanlığın karşılaştığı problemlere çözüm bulma adına rasih ( ilimde derinleşmiş) kullarını vasıta yaparak Kur'an'da kıyas ve icma kapısını açık bırakmıştır. Evrensel bir din için bu zaruri bir durumdur. Çok geniş bir coğrafyaya yayılan, değişik kültürleri çatısı altında buluşturan, uğradığı her asrı, gelecek zaman dilimlerine misal olacak kadar güzel yapan İslam, uğradığı asırlarda önüne çıkan yeni meseleleri de İslami potada eritip, şekillendirmek için kıyas ve icma kapısını açık bırakmıştır. Eğer bu kapı açılmasaydı, Kuran bu hali ile yetersiz gibi bir görüntü verecek onu tenkit etmek isteyenler " Değişmeyen değerler le değişen toplumlar idare edilmez " diyeceklerdi.

Bazı örnekler

Bu konuya açıklık getirmek için günümüzde ortaya çıkan bazı meseleleri buna örnek olarak verebiliriz. Mesela; islamın kürtaja bakışı nasıldır? Doğum kontrolun da ve nufus planlamasın da kürtaj ve onun dışındaki yöntemler caiz midir? Ötonazi ( hastanın kendi izniyle hayatına son verilmesi) hakkında İslâm’ın görüşü nedir? Organ nakli ve tüp bebek caiz mi? Bilgisayarda Kur'an okumak içinde abdest almak gerekiyor mu? Mezarlarda ölülerin dikine veya bir bir üzerine gömülmesine İslam ne diyor? İslam'ın sigortaya bakışı nasıldır? Sigara içmek, hızlı araba kullanmak, esrar çekmek, bira içmek, şok ile hayvan kesmek ve daha bunlar gibi bir çok mesele Kur'an'da ve Sünnet te sarih olarak yani lafzi olarak geçmez. Bunlar hakkında İslâm’ın getireceği prensipler olması gerekir. O prensipler de Kur'an ve sünnetin özüne sadık kalmak şartıyla kıyas ve icma yoluyla işletilebilir.

Efendimizin s. müsadesi

Efendimiz, kıyas ve icmanın kapısını adeta kendi elleriyle açıyordu. Efendimiz s. gelecekte olacak hadiselere karşı sınırlı şeylerin sınırlarının nasıl genişleteceğine Hz Muaz'la yaptığı konuşma içinde şöyle işaret ediyor. " Muaz b. Cebel'i Yemene hakim olarak tayin ettiğin de ona sordu -onun şahsında gelecekte, gelecek bütün hakimlere de ders vermiş oluyordu- Peygamber Efendimiz Muaz'a şöyle buyurdular. " Ya Muaz! Onlar sana bir mesele sorduklarında veya karşına bir davacı geldiğinde nasıl hükmedersin dediğinde, " Muaz; konu hakkında bir hüküm var mı yok mu diye önce Kur'an'a bakarım. " dedi. Efendimiz s. Kur'an'da bulamazsan ne yaparsın diye sorduğunda, "Muaz, Allah Resulünün sünnetine müracaat ederim " dedi. "Ya onda da bulamazsan, ne yaparsın?" diye sorduğunda Allah Resulü, Muaz, bu defa da " Kuran ve Sünnet ışığında kendi reyimle hükmederim " dediğinde. Efendimizin Hz. Muaz'ın bu cevabı karşısında " Allah'a hamd olsun ki; Allah peygamberinin elçisini, peygamberinin razı olduğu şeye muvaffak kılmıştır." hadisleriyle mukabelede bulunması, kendinden sonra gelecek ümmetine, kendi yokluğunu asgariye indirecek büyük ve geniş bir kapı açıyordu.

İçtihat kapısı.

Bu açılan kapıdan, bugün kapalı gibi görünen ve farklı anlayışların nasıl meydana geldiğini göstermek için, sigara meselesin de bir kıyas örneği verelim.

Sigara içmek haram mı?

Bu meselenin tamamen benzeri ne Kur'an'da vardır, ne de sünnette. Bu son devirlerde ortaya çıkan bir durumdur. Bu konuda en hafif konuşanlar mekruh demişler. Fakat bu durum İslâm’ın bu meseleye bakış açısını tam yansıtmamaktadır. Çünkü insan sigara içmekle hem israf, hem vücuda zarar, hem de başkasına zarar vermektedir. Mekruh diyenler bir sigara içmekle bu üç zarar aynı anda olmadığı için diyorlar. Oysa insan tiryaki olunca bu üç zarar bir arada ve artarak olur ve mesele haram görünümü kazanır. Bu görüş fıkıhtan biraz anlayan kimselerinin kabul edeceği bir görüştür. Bu hükme nasıl bir kıyas ile ulaşıyoruz bir de ona bakalım. Bir şeye haram hükmünü vermek için illa naslarda (Kur'an ve Sünnette) lafzen (kelime olarak) geçmesi şart değildir. Mesela eroin de naslarda lafzen geçmez ama eroinin zararlarını gerek tıpçılar gerek se fıkıhçılar çok açık bir şekilde ortaya koyuyorlar. Nefse zarar veriyor, mala zarar veriyor ve başkalarına da zararı dokunuyorsa, bu üç zararı bir arada ve sürekli olarak veren her şey bütün fukahaya göre haramdır. Karşımıza çıkan yeni meselelere de bu ölçüyle bakıp hüküm vermeli. Bu sayılan unsurlar bir çok açık nasla haram olduğuna göre, aynı zararlara götüren şeylere de haram diyoruz. Aynı şeyi sigaraya tatbik etmekle sigaranın da haram olduğu hükmüne varıyoruz. Sigaranın mubah ve mekruh olduğu üzere fetva verenler - zamanlarının şartları içinde - sıhhate ne ölçüde zarar verdiğini bilemedikleri için böyle yapmış olabilirler.

Sigaraya mekruh diyenler

Bu gün sıhhate zararı bilindiği halde hala mekruh diyen hocalarımızda malesef vardır. Bu insanları aldatan zararın az az, uzun vadede ve birden olmamasıdır . Eğer her siğara içen bir hafta içinde ölseydi veya bir organı bir hafta içinde işlemez hale gelip kesilseydi. Acaba ona hala kim mekruh diyebilirdi? Gelecek bu zararların geç gelmesi ve azar azar gelmesi, mekruh diyenlerin mekruh demesine, onlara muhalif olanların da olaya yumuşak bakmasına neden oluyor. Ama bir gerçek hiç bir zaman unutulmamalı. Eğer zararın uzun zamanda ve geç gelmesi bir harama helal görünümü kazandıracaksa içki, kumar, hırsızlık, intihar, eroin ve daha kesin haram olan bir çok şeyde -Allah muhafaza- helal veya mekruh olabilir. Yani bir kimse; zehir) kullanarak intihar edeceğim dese acaba ona cevabımız ne olurdu? Haram olan içkiyi her gün az az alan, zararını uzun vadede gören veya görmeyen, sarhoş olmayacak kadar içen kimseye, içkide az zarar veriyor veya sarhoş etmiyorsa, diye hangi hoca efendi "mekruhtur" diyebilir. Haydi içki ayet ve hadisle haram olduğu açık olan bir şey, ona mekruh diyemiyoruz. Ya eroine, biraya ne demeli? Bunlar ayet ve hadiste açık olarak geçmiyor. Bunlara ayette ve hadisde geçmiyor, zararıda uzun vadede görülürse bunları kullanmak haram değil mekruhtur diye kim fetva verirse o kişiler sigaraya da aynı fetvayı verebilirler.

Kimse darılmasın

Hala sigaraya mekruh diye fetva veren veya duyduğu bu fetvalarla amele devam eden olacaksa veya sigaraya kadar daha neler var deyip olayı geçiştirmeye çalışanlar bulunacaksa, onlar bilsinler ki, bu satırların yazarı onlardan daha çok onların yüce divanda sorumlu olmamalarına "dua"cıdır. Bu satılarıda kimseyi rahatsız etmek ve içtiği sigaranın zevkini burnundan getirmek amacıyla yazmıyorum. Hatta çok daha büyük yanlışlar varken, onlara göre ufak bir yanlış ( ufak gibi görünen) olan sigara ile birinci derece uğraşmayı da gereksiz görüyorum. Bu satırlardan dolayı kendilerine cevap hakkı doğan tiryakileride kendi vicdanlarıyla baş başa bırakıyorum, vicdanını tatmin eden ..... Bu konunun geniş tahlilini geleceğini bildiğim itirazlarla birlikte Fıkıh ölçülerinde tekrar ele alacağım inşaallah. ( Sigara konusunda bugün bir çok İslam alimi böyle düşünmektedir. Bu satırlar indi (şahsi) bir görüşten daha ziyade alimlerimizin bu konudaki değerlendirmelerinden ilham alınarak yazılmıştır. Yukarıdaki görüşlerin benzerleri Günümüz İslam Hukukçularından Prof. Hayrettin Karaman ve diğerleri tarafından da dile getirilmektedir.)

İyi ki mezhepler olmuş

Günümüze kadar müçtehit seviyesindeki İslam alimlerinin bu konular üzerinde konuşmaları sayesinde, bugün bu konuların her biri hakkında bir kaç farklı bakış açısı ortaya çıkmıştır. Eğer alimlerimiz bu kapalı konulara açıklık getirmeselerdi, bugün bir kaç farklı görüşü garip görenler, sadece sigara konusunda insanların kafaları adedince farklı görüşlerin ortaya çıktığını ve herkesin kendi kafasına göre amel ettiğini göreceklerdi. Bu durumda içinden çıkılmaz gibi görünen mesele sayısı bir anda bir kaç tane olmak yerine belki insan kafası adedince olacaktı. Burada şu soru akla gelebilir.

Madem ezeli ilmiyle Allah her şeyi biliyor, öyleyse bütün bu karşılaşılan problemleri çözümleri ile beraber Kur'an'da neden belirtmemiş?

Bu soru ilk bakışta makul gibi görünse de biraz üzerinde düşünüldüğünde gayri makul olduğu hemen anlaşılacak. Bir kere Kur'an, her asırda çıkacak meseleleri tek tek bahsetse idi, ne kadar kalın bir kitap olacağını anlamak için Kur'an'ı açıklama adına şimdiye kadar yazılan tefsir kitaplarının sayısını ve bunların toplam sayfalarının kalınlığını bir düşünelim, eğer böyle olsaydı bu günkü gibi Kur'an'dan istifade edilemeyecekti. Bahsi geçen konuyu mantıksız yapan başka durumda, insan aklının devre dışı kalması meselesi. Eğer Kur'an olmuş olacak, çıkmış çıkacak her meseleden bahsetseydi insan aklına ve düşüncesine hiç gerek kalmayacak dünyanın imtihan dünyası olmasının da hikmetleri boşa çıkacaktı. Hem sonra Kur'an hangi asrı baz (ölçü) alacak ve anlatacaktı. Bundan bin yıl önceki insanlar, bugün ortaya çıkan bilimsel ve teknolojik gerçekleri duysalar dı kafalarının karışması ve şüphelerinin artmasından başka istifadeleri olacakmıydı?. Değil bundan binsene önce 16. yüzyıl da batı da dünyanın döndüğünü söyleyen insanlar giyotine gidiyordu, düşünün o insanlar birde tüp bebekten ve organ naklinden bahsetselerdi, bütün bütün toplum onları ve o kişilere ilham kaynağı olan mukaddes kitaplar da dışlamayacak mıydı? Bu bahis Kuran ve ilmi gelişmeler başlığı altında genişçe ele alındığı için ona havale edip sadede dönelim

Kur'an'ın sağlam prensipleri

Kuran bütün zaman dilimlerinde olacak hadiseleri bahsetmek gibi anlamsız ve gereksiz bir yola girmek yerine sağlam prensipler getiriyor. İşte mezhep imamları da bu prensipler ölçüsünde yeni çıkan meseleler hakkında hüküm veriyorlar. Bunu çok basit bir misalle anlatacak olursak şöyle diyebiliriz. Babası hayatta olmayan insanlar babalarının hayatta iken koymuş olduğu prensiplerden yola çıkarak, eğer babam yaşasaydı rahmetli, şöyle şöyle derdi, hemen hemen babası veya annesi rahmetli olmuş herkes tarfından böyle en az bir kere denmiştir.

Mezheplerin doğuşunu hazırlayan şartlar nelerdir?

Sürekli gelişen İslâmiyet çok farklı kültürler le karşılaşıyordu, yeni kültürler demek, yeni yeni problemler demekti. Bu insanlara İslâmiyeti anlatmak için giden Sahabe efendilerimiz yeni karşılaştıkları meselelerde Muaz b. Cebel gibi davranıyorlardı. Muaz b. Cebel'in şahsında onun pozisyonundaki herkese açılan bu kapının açılmasıyla yeni fethedilen yerlerde karşılaşılan problemler İslami ölçüler içerisinde hızla çözüme kavuşuyordu. Fakat, çözümlerde ufak farklılıklar oluyordu. Bu farklılıklar kesinlikle ana konular üzerinde olmuyordu, daha çok İslam'a ait teferruat meselelerde oluyordu. Bu da çok normal bir durumdur. Farklı gelenek ve mizacı olan topluluklar da bu kadar farklılıklar anormal görülmemeli. Bir ailede bile, herkesin zevki ve keyfi aynı olmuyor. Bir konu üzerin de, yaş ve kültür seviyesinden dolayı farklı yaklaşımlar olabiliyor. Bir evde durum böyle olursa dünya evinde, milyonlarca nüfusla durumun nasıl olacağı her halde tahmin edilebilir.

Mezheplerin ayrılmasında ki sebepler nedir?

Zanni delillerden fakihlerin hüküm çıkarırken ihtilaf etmelerinin en önemli sebepleri şunlardır. Bunları sayıp İlki üzerinde geniş durmak istiyorum.

1- Arap dilinin farklı manaları anlamaya müsait olması. Bu durum, Kur'an'da ki kelimenin genel veya özel olması, hakikat mi, mecaz mı, tam bilinememesi veya lafzın mutlak ( geniş manalı) mı, mukayyet ( bir bölümle sınırlı olması) mi, tam anlaşılamaması, emir lafzı vaciplik mi, mendupluk mu, ifade ediyor, nehiy lafzı tahrime mi, (harama mı) yoksa kerahate mi, (mekruha) daha yakındır, bir kaç manaya gelebilen kelimeler de asıl mana hangisidir, bunların tam tesbit edilememesindenkaynaklanabilmektedir. En sonuncu duruma bir misal verelim.

"..O'na ancak güzel kelimeler yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır."(fatır 10)

Bu ayetin öznesinde belirsizlik vardır. Cümlenin faili (öznesi) "kelime mi" yoksa "amel mi" tam tespit edilememektedir. Bu durum dilin kendi zenginliğinden ve bir kaç manayı içinde barındırma genişliğinden kaynaklanmaktadır.

Mesela aynı durum Bakara süresinin 282. ayetinde de kendini göstermektedir.

"...(Genellikle) alış-veriş yaptığınızda şahit tutun. Ne yazan, ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) .

“Yudar” (zarar uğramaz) lafzı zararın onlardan gelmesi yani katip ve şahitten gelmesi veya onlara yani katibe ve şahide yapılması anlamlarına da gelebilmektedir. Bu anlamlardan birini seçen mutlaka diğerine göre biraz farklı hüküm verecektir.

2- Rivayetlerin çeşitli oluşu.

Mevzu ile ilgili hadis bir fakihe ulaşmış diğerine ulaşmamış olabilir. Ulaşmışsa zayıf yolla ulaşmış olabilir. Diğer müçtehit ravilerde bir zaaf görmüş olabilir, diğeri de onu zaaf olarak kabul etmeyebilir. Veya ikisine de güvenilir yolla ulaşır ama biri onunla amel için diğerinin koymadığı şartları koyabilir.

3- Kaynakların ihtilaflı oluşu; Kaynaklara güvende farklılıklar olabilmektedir.

4- Bazen de usul kaidelerinin ihtilafı,

5- Kıyasla içtihat,

6- Deliller arasında tearuz ve tercih,

Farklı yaklaşımlar insanın fıtratında vardır.

Efendimiz ordu ve seriyye kumandanlarına buyuruyorlar; Bir kaleyi kuşattığınızda sizden Allah'ın hükmüne göre bırakmanızı isterlerse, onları Allah'ın hükmüne göre bırakmayın, Kendi hükmünüze göre bırakın. Çünkü siz onlar hakkında Allah'ın hükmüne isabet edebîlir misin edemez misin bilemezsiniz" (müslim, tirmizi, ibni mace) Cumhur (çoğunluk) bu konuda der ki; Allah teala’nın her olayda belli bir hükmü vardır. Cumhur bu konuda şunları da ilave eder. Ona isabet eden doğru, edemeyen yanlış hüküm vermiş olur. Fakat hükmün neticesiyle amele bakıldığında, kesin olarak bilinmesi imkansız olduğundan şüphesiz her fakihin hükmü Allah'ın hükmüdür. Müçtehitlerden sadece bir tanesi isabet eder, diğerleri hatalıdır. Çünkü hak bir kaç tane olamaz. Allah katında hak bir tanedir. Bu konuda tamamlayıcı bilgi için İslam fıkhı Ansik.1.cilt. sayfa. 54-55-56'ya bakılabilir.

Olayların arka tarafların da ki farklılıklar.

Mezheplerin ayrılmasın da ki sebeplerden biri de meydana gelen olayların farklı yönlerinin olmasıdır. Mesela bir olayı ele alalım. Hanefî mezhebinde besmelesiz kesilen hayvanın eti yenmez. Ama Şafi mezhebinde bir hayvan besmelesiz kesilse de, sofranıza geldiğinde besmele çekip yiyebilirsiniz. Peki bir konuda neden böylesine farklı görüşler var denecek olursa, olayın arka tarafına bakmak lazım. Peygamberimiz s. Mekke'de bulunduğu sırada etraf kabilelerden kendisine et gönderiliyor. Acaba bu etin üzerine besmele çekildi mi? Çekilmedi mi? Efendimiz'e soruyorlar; Oda besmele çekin ve yiyin diyor. Olay bu, Şimdi mezheplerin bu olaya bakışındaki farklılığın sebebini inceliyelim. Şafi mezhebi diyor ki; hayvan kesilirken etin üzerine besmele çekilip çekilmediği bilinmiyordu onun için Efendimiz besmele çekin ve yiyin buyurdular.

Hanefî mezhebi de diyor ki, etraf da ki kabile ler müslümandı, O nedenle Efendimizin besmele çekin yiyin demesinin, yemeklere başlarken ki sünnet olan besmele olduğu, haydi durmayın yiyin manasında söylendiğini belirtiyorlar. Hanefî ve Şafi uleması bu olaydan yola çıkarak hüküm vermişlerdir. Hemen hemen bütün ortaya çıkan farklılıklar, olayların kendi tabiyatından kaynaklanmaktadır. Yani olaylar faklı manaları anlamaya müsait.

Önemli bir hatırlatma

Bir kere bu farklılıklar, Ortodokslarla Katolikler arasında ki ihtilaflar gibi hiç kanlı bıçaklı olacak seviyeye gelmemiştir. Fakihlerin araların da ki ihtilafları sadece ameli meselelerdedir. itikadi meselelerde hiç bir ayrılık olmamıştır.

Benzer konularda farklı rivayetlerin sebepleri

Sahabenin hepsi her zaman Peygamberimizin yanında bulunamıyordu. Efendimizin yanında sürekli bulunan, Efendimizin 24 saatine tamamen muttali olan sahabeler yok denecek kadar azdı. Efendimizin her anını izleme hususun da arada meydana gelen boşluğu Efendimizin hanımları dolduruyordu. Efendimizin aile içi münasebetlerini onlardan öğreniyoruz. Yani bu değerlendirmeden sonra şunu söyleyebiliriz Sahabe efendilerimizin çoğu gördüğünü değil, görenden duyduğunu anlatıyordu. Ne kadar dikkat edilse de, duyarak öğrenmede, mana bozulmasa bile, lafız da az da olsa bir değişme olabiliyordu. Daha sonraki dönemde gelen müçtehit imamlarının bir birlerinden az farklı hükümler vermelerinde rivayetlerdeki ufak lafız farklılıklarının rolü de vardı.

Karakterin anlatımdaki tesiri

Farklılıklarda rol oynayan bir başka faktörde Sahabe efendilerimizin arasındaki ilim ve mizaç değişikliğinden kaynaklanan seviye farklılıklarıydı. İrşat ve tebliğ için yola çıkan Sahabe Efendilerimizde ki, bu farklılıklar onların tebliğine de yansıyordu. Hepsi anlattığı her olayı ilk elden duymamıştı. İçlerinde hepsi hafız değildi. Efendimizin bütün hadislerini de bilmeyebiliyorlardı. Dini, bu Sabilerden duyan kimseler, öz de, yani, temelde aynı, teferruatta faklı bir İslam duyabiliyorlardı. O gün itibarı ile teyp ve kasetin olmadığı, yazı yazma tekniğindeki imkansızlıklar dikkate alındığında bu kadar farklılık çok normal görülecektir. Sözlü kültürde bu gibi şeyler kaçınılmazdır. Mesela 50 insanı yan yana dizelim, sonra sağ, en baştakine söylediğimiz ilmi, felsefi ve birazda uzun bir sözü en sol da ki 50. kimseye kulak verip dinlediğimizde 50 kişi arasında dolaşmaktan yorgun düşen sözün tanınmaz hale gelmesi şaşılacak bir durum değildir. Biraz mizahi görünen bu durum yukarıda anlatmaya çalıştığımız olaya faklı bir yaklaşım olması açısından hayli ilginçtir.

Her hangi bir mezhebe bağlanmak farz mıdır?

Bir mezhebe tabii olmayan insan günahkar olur mu?_

Bu iki soruyu bir ele almak gerekiyor. Her şeyden önce bilinmesi gereken bir durum vardır ki; mezhepler Peygamber Efendimizin döneminde yoktu, sonradan şartlar ortaya çıkardı, durum böyle olunca, mezheplere uyma hakkında bağlayıcı bir nas olması mümkün değildir. Yani bir mezhebe bağlanmak farz değildir. Bağlanmayan insanlar günah işlemiş olmaz. Bu kısa cevap.

Uzun cevap

Ama her şey bu kısa cevapla bitmiyor. Evet bir yönüyle bir mezhebe bağlanmak farz değil iken, diğer bir yönüyle farzlar ötesi bir farz dır. Bir insanın her hangi bir mezhebe bağlı olmaması için gerekli şart, o kişinin müçtehit imamlar seviyesinde olmasıdır. Eğer kendisi, kendini müçtehit imam seviyesinde görüyorsa, o zaman bir imama bağlı olmadan yaşayabilir. Bilinen bir gerçektir ki, müçtehit imam seviyesinde insan çok azdır. Yukarıda bir müçtehitte bulunması gereken şartları bugün kaç insan da bulabiliriz. Bir mezhep imamına bağlı olup yanlışsız olarak dini vecibelerini yapmak varken, bir imama bağlanmayıp, yaptığını yanlış yapmak bir felakettir. İnsan yanlışını aza indirmek için dünya işlerinde kendinden iyi bilenin tavsiyesini alıyor. Ahiret işlerinde daha dikkatli davranmalı değil mi? Bu konuda düşülen bir başka yanlışta onlarda insan, bizde insanız aldatmacasıdır. Bir talebe, öğretmende insan, bende insanım, ne gerek var öğretmenden ders almama, oturup evde çalışırım dese ne kadar büyük yanlış olur herkesin malumudur. Aynen bunun gibi bir imamın arkasından gitmemek netice olarak insanı felakete götürür. Evet dinen bir mezhebe bağlanmak her ne kadar farz olmasa da, götüreceği yanlış neticelerden kaçınılması itibarı ile uyulması gereken farzlar ötesi bir farzdır. Mesela İstanbul boğazında eskiden kılavuz kaptan almak mecburi değildi. Ama boğazı bilmeyen gemi kaptanlarının yaptıkları korkunç kazalar, kılavuz kaptan almayı zorunlu hale getirdi. Konumuza bir de bu misal ışığında bakılabilir.

Kişi dilediği zaman mezhep değiştirebilir mi?

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Şartlara bağlı, eğer içinde bulunulan şartlar kişiyi başka bir mezhebe uymaya zorlarsa o zaman mezhep değişikliği olabilir. Bu değişiklik şartlara göre tamamen de olabilir kısmen de olabilir. Mesela Şafi bir kimse hanefilerin çoğunlukta bulunduğu bir bölgeye taşınmışsa orada mezhep değiştirebilir. Mezhep değiştirme sık sık olan bir olay olmamalı ve her mezhebin kolay taraflarını alıp "kolaycılar mezhebinin" kurucuları arasında yer almamak gerek.

 

Alıntı;KAYNAK:

Yazar: Anonim Programlayan: Ahmet Berk www.esselam.com - www.darulerkam.de

bilgi@esselam.com

 
  Bugün 114 ziyaretçi (562 klik) buradaydı

beyaz kuğu Selam Dünya !.. Selam Türkiye !.. Sitemize Hoş Geldiniz !.. ( beyaz kuğu ) bir aile sitesidir !.. Lütfen bizi takip ve dostlarınıza tavsiye ediniz !. Bu çorbada tuzu olsun isteyenlerin, tenkit ve tavsiyeleri için ( mim.sait@hotmail.com )veya ( alt1946@windowslive.com ) adreslerine mail göndermelerini bekliyoruz !.. Sitemizde "bir hoş sada" menüsü altında yer alan "beyaz kuğu", "teferruat", "derviş hüseyine mektuplar" ve "hem nalına hem mıhına" bölümleri orjinal olup, bunların hiç bir hakkı mahfuz değildir, kaynak gösterilerek veya gösterilmeksizin kullanılabilir. Diğer dökümanlar ise; çeşitli sitelerden alınmış, bazılarında değişiklik yapılmıştır.İlgililerin talebi halinde derhal kaldırılacaktır!..Bilgilerinize sunulur !.. *** beyaz kuğu***Ailenizin Sitesi***











* * * * *


 
 

Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol