beyaz kuğu
  el-Âlim vel-Müteallim
 

 

        el Alim vel Müteallim



ÖNSÖZ

Ebu Hanife 80/699 - 150/767 Yıllan arasında yaşamış büyük bir fıkıh ve akaid alimidir. Asıl adı Numan, baba adı ise Sabit'tir. Müslümanlar arasında İmamı Azam yani en büyük imam lakabı ile bilinmektedir. Ailesinin Fars, Türk yahut başka bir kavme mensup olduğu kesin olarak belli değilse de, arap olmadığı, fakat araplar arasında doğup büyüdüğü muhakkaktır.
Hz. Peygamber'in ailesine bağlılığı ve dinde samimiyeti aile-sinden alan Ebu Hanife ilk talebelik yıllarında Küfede Kur'anı Kerimi hıfzetti. Arapçanm yeni teşekkül etmekte olan sarf ve nahiv bilgileri ile edebiyatını öğrendi. Yetiştiği çevrede bulunan büyük hadis ahmlerinden hadis dinledi ve bir çok fıkıh meselelerini öğrendi. Son derece kuvvetli bir mantık ve muhakemeye sahip olmasından dolayı, özellikle Irak'ın Basra ve Küfe gibi beldelerinde çok gelişmiş olan Cedel yolu ile Kelâm konusunda ilerlemeler kazandı. Özellikle Kûfe'li büyük alim Ebu Amr eş-Şa'bi'den (öl. 104/722) istifade etti. 16 yaşında bulunduğu esnada, babası ile hacca gittiği ve oradaki hadis alimlerinden hadis dinlediği bilinmektedir. Kendisi müsned'inde bu seyahati esnasında sahabeden Abdullah b. cüz'ez-Zebidî'yi dinlediğini belirtmektedir. Aynca Irak'ta bulunduğu esnada tabiilerden birçok zat ile ilgisi olmuştur. Bu duruma.göre Numan b. Sabit' bir bakıma tabiinden olmasına mukabil, etbau't-Tabiin'in ileri gelen şahsiyetlerinden sayılmaktadır.
Ebu Hanife, tahsil hayatına devam edip çeşitli kelâmi tartışmalara girerken, ticârete de başlamış bulunuyordu. Bilhassa,Hint, îran ve Arap yarımadasının ticaret yollarının birleştiği, her türlü fikrin islâmi bir çerçeve dahilinde münakaşa edildiği Basra'ya yirmi kadar seferi olduğunu, bu seferler esnasında birçok tartışmalarda bulunduğunu kendisi ifade etmektedir.


Bütün bu faaliyetleri neticesinde Ebu Hanife yüksek bir ilmî seviye elde etmiş, özellikle îslâm akaidi konusunda derinleşmiştir.
Daha sonra fıkıh konusu ile daha yakından ilgilenen Ebu Hanife bu konuda eş-Şa'bi ve İbrahim en-Nehai'nin (96/714) talebesi Hammad b. Ebi Süleyman'dan (120/737) faydalandı. Hocasının ölümünden sonra onun halkasında ders ve fetva verme işi takriben kırk yaşında olan Ebu Hanife'ye kaldı. Otuz yıl kadar süren ders ve fetva devresinde, birçok konularda içtihad eden, dini konulara açıklık getiren büyük imam, bir kısmı içtihad seviyesine ulaşan bir çok talebe yetiştirdi. Bu talebeler arasında temayüz eden ve ictihad seviyesine ulaşanlar arasında Ebu Yusuf (158/774) ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybani (189/805) fılchmm devam ettirilmesinde ençok emeği geçen imamlardır.
Yetiştirdiği talebeler yanında imla usuli ile yazdırdığı eserleri ile birçok fıkıh ve itikad meselelerinin hallinde açık bir anlayış getirmiştir.
Ehli Beyt'e karşı derin bir sevgisi olan Ebu Hanife, çağdaşı olan büyük alimler gibi, Emevi idaresi ve daha sonra kurulan Abbasi idaresini benimseyememişti. Bundan dolayı kendisine her iki devirde de yapılan vazife tekliflerini reddetmişti. Fakat ikinci Abbasi halifesi Ebu Ca'fer Mansur kendi teklifinin kabul edilmemesi karşısında Ebu Hanife'yi hapse attırdı. Bağdat'ta onbeş günlük bir hapis müddetinden sonra Ebu Hanife 150/767
tarihinde 70 yaşında iken hapiste vefat etti.
Ebu Hanife îslâm fıkhında kendisine kadar devam eden rey ekolünün, asnndaki en mühim simasıdır. Bizzat kendisinin ifadesine göre, bjr mesele hakkmda Hz. Paygamber'den gelenleri mutlaka, kabul eder. Sahabeden gelenleri seçer, birini diğerine tercih eder fakat hepsini terketmezdi. Bundan başka tabiilerin içtihadına gelince, kendisini onlara uyma durumunda görmezdi.
Onlann ictihad ettiği gibi kendisinin de ictihad edeceğini ifade ederdi. Onun içtihadında sırasıyla uyduğu esaslar kitap, sünnet, sahabe sözleri, kıyas, istihsan, icma ve örftür. O uzun tedris yıllarında fıkıh konusunda birçok fetvalar vermiş ve pekçok öğrenci yetiştirmiş olmasına rağmen, müstakil bir fıkıh kitabı yazmamış
tır. Onun yolunda yürüyen talebelori daha sonra Hanefi fıkhının esasını teşkil eden kitapları, imamlarının görüşlerini belirtmek suretiyle tedvin etmişlerdir. Hanefi fıkhına dair ictihadlan îmam Muhammed, Zahiru'r-Rivaye adı altında toplamıştır. Bu kitaplar, Hanefi fıkhının ana metinleridir.
Ebu Hanife Ehli Sünnet'in itikadı görüşlerinin ortaya çıkmasında da büyük rolü olan bir alimdir. İtikadi konularda bilhassa sual - cevap tarzında zamanımıza kadar intikal eden eserleri Matu'ridi kelâm ekolünün temellerini teşkil etmiştir. Bu eserler Ehli Sünnet inancının temellerini özlü ve mantıklı bir şekilde önümüze sermektedir. Kitaplarında görüleceği üzere, birçok fırkalann mutaassıp görüş ve kanaatlanna karşı Islâmm müsamahasını savunmuştur. Eserleri ileride görüleceği gibi bu hususu ortaya koymaktadır.
Ebu Hanife'nin akaid konusundaki eserleri talebeleri vasıta-
sıyle kaydedilmiş, bir kısmı da soru-cevap şeklinde tesbit edil-
miştir. Bu eserleri şöyle sıralamamız mümkündür:
1.   El-Fıkhu'1-Ekber; Ebu Hanife'nin oğlu Hammad'm baba-
sından naklettiği en şöhretli eseridir. Ayrı silsilelerle zamanı-
mıza kadar gelen birbirinden kısmen farklı üç nüshası vardır. Bu
eser başta Ebu Mansur el-Matûridi olmak üzere birçok alim tara-
fından şerhedilmiştir. Müteaddit defalar türkçeye çevrilmiştir.
Ehli Sünnet akidesini, kısa, özlü ve son derece ihatalı bir şekilde
ifade etmektedir.
2.                   el-Fıkhu'I-Ebsat: Bu eser oğlu Hammad, öğrencisi Ebu
Yusuf ve Ebu Muti' b. Abdillah el-Belhi tarafından rivayet edil-
miştir. Eser sual-cevap tarzında tesbit edilmiştir. Yazma nüsha-
ları Kahire kütüphanesi VII/353 de olan bu eser Ata el-Cürcani
tarafından şerhedilmiştir.
3.                   el-AIim ve'1-müteallim : Bu eserde öğrenci Ebu Mukatil'in
sorduğu sualler Ebu Hanife tarafından cevaplandırılmaktadır.
Bu eser VII/553 de kayıtlıdır. el-Pezdevi de Usûl'ünün mukaddi-
mesinde bu eserin Ebu Hanife'ye ait olduğunu belirtmektedir.
4.                   er-Risale: Bu eser Ebu Hanife tarafından Basra'lı alim,
Ebu Osman el-Betti'ye gönderilmiştir. Kendisi hakkında Mürcie'-
den olduğu hususundaki ithamları reddetmektedir. Eser yukarı-

da belirtilen rivayetlerle el-Pezdevi'nin aynı yerdeki şehadeti ile
imama nisbet edilmektedir. Eserin yazma nüshaları Kahire Kü-
tüphanesi VII/203, 553 de kayıtlıdır.
5. el-Vasıyye: Avrupa kütüphanelerinde ve Kahire kütüp-
ahnesinde {V/264) muhtelif nüshaları bulunan bu eserin Molla
Hüseyin b. İskender el-Hanefî, Ekmelüddin el-Babertî ve el-Ha-
dimi tarafından yazılmış şerhleri mevcuttur. el-Babertî şerhi İs-
tanbul Nuru Osmaniyye, Ayasofya, Bayazid ve Selim Ağa kü-
tüphanelerinde yazma nüshaları mevcuttur.
Osmanlı alimlerinden Kemalüddin Ahmed b. Sinan el-Be-
yazi bu beş eserin rivayet yollarını gösterip arapça olarak «îşa-
retül-Meram em ibareti'1-îmam» ismi ile şerhetmiştir. Bu eserin
yazmalarından birisi Köprülü kütüphanesi 198 numarada kayıt-
lıdır. Eser 1368/1949 yılında Kahire'de basılmıştır.
Biz Ebu Hanife'nin itikada talluk eden bu eserlerinden el-
Alim ve'1-Müteallim, er-Risale ve el-Fıkhu'1-Ebsatı, Büyük alim
Muhammed Zahid el-Kevserî'nin 1368/1949 tarihinde Mısır'da
neşrettiği matbu nüshaya istinaden tercüme ettik.
el-Fıkhu*l-Ekber'in birçok matbu nüshaları bulunmaktadır.
Biz tercümede 1307'de İstanbul'da basılan Ebu'l-Münteka şerhi
kenarında mevcut olan matbu nüshayı esas aldık.
el-Vasıyye'yi tercüme ederken dayandığımız matbu nüsha
Mısır'da İsmail el-Hatib el-Hasenı'nin tashihi ile basılan Ekme-
lüddin el-Babertî şerhindeki metindir. Bu arada bazı mukaye-
seler yapmak için el-Hadimî'nin İstanbul'da basılan el-Vasıyye
şerhine de müracaat ettik.
Metinde geçen âyet ve hadislerin yerlerini dipnotlarda gös-
termeğe çalıştık. Ayrıca tercüme ve metinlerin karşılaştırılma-
sını temin için metinleri de kitaba ilâve etmiş bulunuyoruz.
Bu tercümemizle, bir hizmeti yerine getirebilirsek, kendimizi
mes'ut sayarız.
Tevfik Allah'tandır.
Mustafa ÖZ
2 Mayıs 1981
Bağlarbaşı - İstanbul

 
 
 
 
EL-ALİM VE'L-MÜTTEALLİM
îbni Kadîl-Asker diye bilinen, Ebu'l Hasen Ali b. Halil ed- Di-
meşkî şöyle dedi: Bize Ebu'I-Hasen Bürhanuddin Ali b. el-Belhî
Ebu'1-Muîn Meymun b. Muhammed el-MekhûI! en-Nesefî'den, O
babasından, O Abdulkerîm b. Musa el-Pezdevî'den; O Ebû Man-
sûr el-Mâtüridî'den, O Ebu Bekr Ahmed el-Cüzcânl'den, O Ebû
Süleyman Mûsâ eI-Cüzcan!'den o da Muhammed b. Mukatil er-
Râzi'den, bu son ikisi Ebû Mutî el-Hakem b. Abdillah el-Belhî ve
İsâm b. Yusuf el-Belhî'den, bu ikisi de Ebu Mukatil Hafs b. Selm
es-Semerkandî'den, O da Ebu Hanife'ye sorduğu suallerin cevap-
larını naklederek şöyle dedi
:
Rahman ve Rahim olan Allah'm adiyle.
Hamd âlemlerin Rabbine, salât ve selâm peygamberlerin
efendisi ve sonuncusu Hz. Muhammed'e ve Allah'm s â I i h kul-
lanna.
Ben sana Allah'a karşı tâat ve takva tavsiye ederim. Allah
hesaba çekici ve cezalandırıcı olarak yeter. Allah bize tertemiz
bir hayat ve iyi bir akıbet nasib etsin. İşte senin sorduklarını ce-
vaplandırdım. Eğer uzatma endişesi ve senin için gereğinden çok
açıklama yapma durumu olmasaydı, cevaplandırdığım hususlar-
da daha çok bilgi verirdim. Sana ve kendime hayır dilerim. Ken-
disinden yardım istenen ve güvenilen ancak Allah'tır.
Talebe Ebû Mukatil şöyle dedi: Ey âlim, faziletine inandığım
ve birlikte bulunmaktan istifade edeceğim için sana geldim. Al-
lah'ın beni senden faydalandırmasını niyaz ederim. Allah sana
iyilik versin, eğer sana sual sorarsam bana cevabını ver ki Al-
lah'm sevabına nail olasın.
Karşılaştığım bazı kimseler, bana bir takım şeyler sordular,
sorularına cevap veremedim. Cevap veremediğim için de hak bil-

diğim şeyi terketmedim. Hakkı açıklayacak bir kimsenin mevcut olduğuna inandım. Zira hak ortadan kalkıp, batıl onun yerine
kâim olamazdı. Keza dînin asimi ve mensup olduğum hak yolu
bilmemek, iddia ettiğim konularda ne söylediğini bilmeyen, öğ-
renen bir çocuk yahut hafif akıllı veya kendini nakzederek saç-
malayan, kendisine utanç getiren bir delinin durumu gibi olma-
smı istemedim. Allah seni yüceltsin, bağlandığım hak yolu öğren-
mek ve söylemek istedim. Ki bu sayede, bana karşı direnen ve
beni hak yoldan uzaklaştırmak isteyen bir sapık gelirse, gücü
yetmesin. Öğrenmek için gelen olursa ona da hakkı açıklıyayım
ve işimde basiretli olayım, istedim.
Âlim Ebû Hanife şöyle dedi: Araştırmanda sana fayda vere-
cek iyi bir yola koyulmuşsun. Bil ki, uzuvların göze tabi olması
gibi, amel de ilme tabidir. Az amelle ilim, çok amelle birlikte
olan cehaletten daha hayırlıdır. Bunun gibi hayat için zaruri
olan azık ile hidayet, cehaletle beraber olan çok azıktan daha
faydalıdır. Bundan dolayıdır ki, Allah : «Hiç bilenlerle, bilmeyen-
ler bir olur mu?»* buyurmaktadır.
Talebe: Benim ilim öğrenmek hususundaki isteğimi arttırdı-
nız. Çeşitli insanların sözlerine gelince, inşaallah ben onların
kendime göre aşağı seviyesinden başlıyacağım. Siz, onlara karşı
kullanacağım delilleri bana söyleyin.
Bir takım kimseler gördüm. Onlar «Bu meselelere asla girme,
zira Hz. Peygamber'in ashabı bu konulara girmediler, onlar için
kâfi olan şey senin için de kâfidir,» diyorlardı. Böyle söyleyen-
ler benim üzüntümü artırdılar. Onların halini, büyük ve suyu
bol bir nehirde çıkış yerini bilmediği için boğulacak olan kimse-
ye, bir başkasının «Yerinde dur, sakın çıkış yerini arama,» de-
mesine benzettim.
. Âlim: (Allah rahmet etsin) şöyle dedi: Senin onların bazı
kusurlarını ve onlara karşı bazı delilleri bulduğunu görüyorum.
Fakat onlar sana «Hz. Peygamber'in ashabı için kâfi olan senin
için de kâfi değil midir?» dediklerinde, «evet, ben onlann durumunda olsaydım, onlar için mümkün olan benim için de müm-
kün olurdu.» şeklinde cevap ver. Oysaki onların şartları ile bi-
zim şartlanmız birbirinin aynı değildir. Biz, bize ta'neden, ka-
nımızın dökülmesini helâl sayan kimselerle karşı karşıyayız. O
halde aramızda isabetlinin ve hatalının kim olduğunu bilmeme-
miz, canımızı ve ırzımızı müdafaa etmememiz caiz değildir. Hz.
Peygamberin ashabının hali, kendileriyle vuruşanı olmayan, si-
lah taşımaya ihtiyaç duymayan bir kavmin halidir. Halbuki biz,
bizi vuran ve kanımızı helal sayanlarla karşı karşıyayız. Öyle ki
kişi, insanların ihtilaf ettikleri konuda lisanını muhafaza etse
bile, işittiği hususlarda kalbindeki hisleri menedemiyecektir. Zi-
ra,
kalb iki şeyden birini yahut her ikisini de kötü görecektir.
Kalbin birbirindn farklı iki hususu da sevmesi mümkün değildir.
Kalb zulme meylettiği zaman, zalimleri sever, zalimleri sevdiğin-
de de onlardan olur. Kalb hakka ve hak ehline meylettiği zaman,
onlarla dost olur. Bu duruma göre söz ve amellerin gerçekliği
ancak kalb cihetiyle mümkün olur. O halde lisanı ile iman eden
ve fakat kalbi ile iman etmeyen kimse Allah katında mü'min ola-
maz. Buna mukabil kalbi ile iman eden fakat dili ile söylemeyen
kimse ise, Allah katında mü'mindir.
Talebe: Evet, bu sizin dediğiniz gibidir. Fakat hata edenle,
isabet edeni bilmediğim takdirde, bu husus bana zarar verir mi?
Bunu açıklayınız.
Âlim (r.a.) : Bu sana sadece bir konuda zarar vermemesine
karşı birçok konularda zarar verir. Zarar vermeyecek olan cihet,
senin hata eden kimsenin amelinden dolayı muahaze edilme-
mendir. Buna karşı sana zarar verecek hususlardan birisi; önce
doğruyu hatalıdan ayıramadığın için cehaletle itham edilmendir.
İkincisi; senden başkaları için olduğu gibi senin için de çıkış yo-
lunu bilmeyeceğin bir şüphe durumunun ortaya çıkmasıdır. Zira
sen hatalı mı yoksa isabetli mi olduğunu bilemediğin bu durum-
dan kurtulamazsın. Üçüncüsü ise; hatalıyı isabetliden ayırama-
dığın için, kimi Allah için seveceksin, kime Allah için buğzede-
ceksin? tşte bunu bilemezsin.
Talebe: Benim gözümün perdesini açtınız. Seninle konuşma-
mızdaki bereketi görmeğe başladım. Fakat hakkı tavsif eden fa-

 kat muhalifinin zulüm ve haklılığmı bilmeyen kimse için ne der-
siniz? Bu o kimse için caiz olur mu? O kimsenin hakkı bildiği ya-
hut hak ehli olduğu söylenebilir mi? Bu hususu açıklaym.
Âlim (r.a.) : O kimse hakkı tavsif edip muhalifinin haksızlı-
ğını bilmediği zaman adli de, zulmü de bilmiyor demektir. Ey
kardeşim, bil ki bana göre bütün zümrelerin en câhili ve en kötü-
sü, şüphesiz bu kimselerdir. Onların durumu kendilerine beyaz
bir elbise getiren ve rengi sorulan dört kişinin durumuna ben-
zer : Bu dört kişiden birisi «bu bir kırmızı elbisedir,» der. Diğeri
«bu bir san elbisedir,» der. Üçüncüsü ise «bu bir siyah elbisedir,»
der. Dördüncüsü de «Bu elbise beyazdır,» diye cevap verir. Bu
sonuncuya önceki üç kişinin hatalı mı,' yahut isabetli mi olduğu
sorulduğunda, «şüphesiz ki, ben elbisenin beyaz olduğunu bili-
yorum. Fakat onlann da doğru söylemiş olmalan mümkündür,»
der.
Böylece bu smıfa giren insanlar; «Biz biliyoruz ki zina eden
kimse kâfir değildir. Fakat zina edenin zina fiili, kendisinden
elbisenin çıkarılması gibi imân özelliğini de giderir, görüşündeki
kimselerin kanaatlerinin de doğru olması mümkündür, biz on-
ları yalanlıyamayız.» derler.
Keza; «Haccetmeğe gücü yettiği halde hacca gitmeyen kim-
seyi mü'min olarak isimlendirir ve cenaze namazını kılarız, onun
için Allah'tan af dileriz, haccmı kaza ederiz. Fakat o kimsenin
yahudi yahut hıristiyan olarak öldüğünü ileri sürenleri de ya-
lanlamayız.» derler. Bunlar Şîa'nm görüşünü hem reddederler,
hem de benimserler. Havâric'in sözünü hem inkar ederler, hem
de kabul ederler. Mürcie'nin düşüncesini hem reddederler, hem
de benimserler. Bu halleriyle de kendi düşüncelerinin doğrulan-
masını, bu üç zümrenin görüşlerinin de tezyif edilmesinin gerek-
tiğini ileri sürerler. Aynca bu konuda bir takım rivayetler de
naklederek Hz. Peygamber'in böyle söylediğini naklederler.
Şüphesiz biz biliyoruz ki, Allahu Taâlâ Resulünü tefrika ve
müslümanlan birbirleriyle vuruşturmak için değil, ajmlığı gider-
mek ve müslümanlar arasındaki sevgiyi çoğaltmak için bir rah-
met olarak gönderdi. Halbuki onlar ihtilafın rivayetlerde nasih
ve mensuh olması dolayısıyle meydana geldiğini iddia ederek,

«biz duyduğumuz şekilde rivayet ederiz,» diyorlar. Yazıklar ol-
sun, kendi akıbetleri ile ilgili konuda ne kadar az ihtimam gös-
teriyorlar. Öyle ki insanların karşısına çıkıp mensûh olduğunu
bildikleri şeyleri naklediyorlar. Halbuki bu gün mensuh ile amel
etmek dalâlettir. İnsanlar da onların sözlerini kabul ederek da-
lâlete düşüyorlar. Biz şüphesiz biliyoruz ki Hz. Peygamber bir
âyeti iki nevi tefsir etmemiştir. Kur'ânı Kerim'in nâsih olan aye-
tini herkes için nâsih, mensuh olanını da herkes için mensuh ola-
rak tefsir etmiştir. Kur'an'daki ilahi sıfatlar ve haberlere gelin-
ce-, bunların hiçbirinde mensuh yoktur. Nasih ve mensuh ancak
emir ve nehiyde cereyan eder.
Talebe; Bana yardım ettiğiniz için Allah sizi cennetiyle mü-
kâfatlandırsın. Siz ne iyi öğreticisiniz, bana ulaşamadığım bir
ilim kapısını açtınız. Bu kavmin sözlerinden öyle şeyler nakletti-
niz ki, artık omların düşünce ve görüşlerinin zayıflığı ve acizliği
konusunda daha fazla bilgi sahibi olmaya ihtiyaç duymuyorum.
Fakat siz ikinci zümrenin Allah'ın farz kıldığı herşeyi işlemek,
haram kıldığı herşeyden de kaçınmak demek olan manada Al-
lah'ın dîni çoktur, şeklindeki iddialarının nasıl reddedileceğini
açıklaym.
Âlim (r.a.) : Bilmiyor musun ki, Allah'ın resulleri -Allah hep-
sine salat ve selam eylesin- muhtelif dinlere mensup değillerdi.
Hiçbiri kendi kavmine, kendisinden önce gelmiş olan resulün di-
nini terketmeyi emretmemiştir. Çünki peygamberlerin dini bir-
dir. Buna mukabil her resul kendi şeriatına davet ediyor, kendin-
den önceki resulün şeriatına uymaktan nehyediyordu. Zira re-
sullerin şeriatleri çok ve muhteliftir. Bundan dolayı Allah Kur'-
ânı Kerim'de «Sizin her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik.
Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı.»^ buyurmuştur.
Allah, bütün peygamberlere tevhid demek olan dinin ikamesini,
dinlerini tek bir din kıldığı için de aynlmamalannı emretmiştir.
«O size dinden Nuh'a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e,
Musa'ya ve tsa'ya emrettiğimizi, dini doğru tutun ve ondan ayrı-
lığa düşmeyin diye kanun yaptı.»' «Senden evvel hiç bir peygam-
ber göndermedik ki ona, benden başka hiçbir ilah yoktur, ancak
bana ibadet edin diye vahyetmiş olmayalım.»*, «Allah'ın yarattı-
ğı değiştirilmez, en doğru din budur.»' Yani Allah'ın dini değiş-

 tirilemez. Nitekim din; tebdil, tahvil ve tağyir edilmemiştir. Şeri-
atler se tebdil ve tağyir edilmiştir. Zira bir takım şeyler bazı in-
sanlar için helal iken, Allah onları diğer insanlara haram kıl-
mıştır. Birçok emirler vardır ki, Allah onların yapılmasını bir
kısım insanlara emrettiği halde diğer insanları, onları işlemek-
ten nehyetmiştir. O halde şeriatler çok ve muhteliftir. Şeriatler,
farz kılman şeylerdir. Eğer Allah'ın bütün emrettiklerini yap-
mak ve bütün nehyettiklerinden kaçmmak din olsa idi; bu du-
rumda Allah'ın emrettiklerinden her hangi birini terkeden yahut
nehyettiklerinden her hangi bir şeyi işleyen kimse, Allah'ın di-
nini terketmiş ve kafir olmuş olurdu. Bu durumda kafir olan
kimsenin de müslümanlarla kendi arasında cereyan eden nikah-
lanma, miras, cenazesinin peşinden gitmek, kestiklerini yemek
ve benzeri hususlar ortadan kalkmış olurdu. Oysaki Allah, mü'-
minlerin arasında can ve mallarmm korunup haram kılmması-
nm sebebi olan iman dolayısiyle bu hususları farz kılmıştır. Al-
lah, mü'minlere farz olan şeyleri, onların dini kabul etmelerin-
den sonra emretmiştir: «îmân eden kullanma söyİ3 namazı dos-
doğru kılsınlar.»^ «Ey iman edenler, size kısas farz kılındı..»', «Ey
iman edenler, Allah'ı çok anm..»" ayetleri ve benzerleri bu husu-
su belirtmektedir. Eğer farz kılman şeyler bizatihi iman olsaydı,
Allah o amelleri işleyinceye kadar kullarını mü'min olarak isim-
lendirmezdi. Oysaki Allah, iman ve ameli ayırmıştır. «îman eden
ve salih ameller işleyenler..»', «Hayır, kim muhsin olarak imanıy-
la bütün varlığını Allah'a teslim ederse...»'", «Kim de mü'min
olarak ahireti diler ve onun için çalışırsa..»" ayetlerinde imanın
amel olmadığı tesbit edilmiştir. O halde mü'minler, imanların-
dan dolayı namaz kılar, oruç tutar, zekat verir, hacceder ve Al-
lah'ı zikrederler. Yoksa namaz, zekat, oruç ve haccetmekten do-
layı iman etmiş olmazlar. Bu onların iman ettikten sonra amel
işleme durumlannı ortaya koyar. Farz olan şeyleri işlemeleri de
iman etmiş olmalarmdan dolaîndır. Yoksa onların imanı, farz
olan şeyleri yaptıklanndan dolayı değildir. Bu durum, üzerinde
borç bulunan bir kimsenin haline benzer. Borçlu önce borcunu
kabul eder sonra da öder. Önce ödeyip, sonra da borcunu kabıd
etmez. Borcunu kabul etmesi ödemesinden dolayı değil; bilakis
ödemesi, borcunu kabul etmesinden dolayıdır. Köleler, efendile-
rinin kölesi olduklannı bildiklerinden dolayı onların namına hiz-
met ederler, yoksa onlara hizmet ettiklerinden dolayı onların kö-
lesi olduklarını kabul etmezler. Zira nice insanlar vardır ki baş-
kalarının işinde çalışırlar, fakat onlar bu çalışmaları ile başka-
sının kölesi olduklarını kabul etmezler. Onlann çalışmaları da
köleliği kabul manasına gelmez. Bir başkası ise köleliğini kabul
ettiği halde çalışmaz, fakat onun çalışmaması, köleliğini ortadan
kaldırmaz.
Talebe : Çok güzel belirttiniz. Fakat imanın ne olduğunu
açıklayın.
Âlim (r.k.) : îman; tasdik, marifet, yakin, ikrar ve islamdır.
İnananlar tasdik konusunda üç halde bulunurlar. Bir kısmı Allah'ı
ve Allah'tan gelen şeyleri kalb ve lisan ile tasdik ederler. Bir
başka kısmı lisân ile tasdik eder, kalb ile yalanlar. Bir kısmı da
kalb ile tasdik eder, lisan ile yalanlar.
Talebe: Benim cevabını bulamadığım bir meseleyi açtınız.
Bu üç kısımdan bahsedin. Onların Allah katında mü'min olup ol-
madıklarını açıklayın.
Âlim (r.a.) : Allah'ı ve Allah katından gelen şeyleri kalb ve
lisanı ile tasdik eden kimse Allah katında ve insanlar yanında
mü'mindir. Lisaniyle tasdik, kalbi ile tekzip eden kimse, Allah
katmda kafir, insanlara göre ise mü'min olur. Çünkü insanlar
onun kalbinde olanı bilmezler. îkrar ve şehadetinden dolayı onu
mü'min diye isimlendirmeleri gerekir. Zira kalbdekini öğrenme
külfetine girme durumu yoktur. Bir kısım kimseler de, Allah ka-
tmda mü'min, insanlara göre kafir olur. Bu, imanını gizleme durumunda, lisanı ile küfür izhar etmiş kimsenin halidir. İmanını
gizlemek için böyle yaptığını bilmeyen kimse, onu kafir olarak
isimlendirir. Fakat o kimse Allah katında mü'mindir.
T£Üebe; Hakkı açıkladınız. Fakat görüyorum ki sözlerinizde
imanı, tasdik, ( marifet, ikrar, islam ve yakindir şeklinde çoğalt-
mış oldunuz.
Âlim (r.a.) : Allah iyiliğini versin. Acele etme, fetva konu-
sunda daha ağır ol. Sâna bahsettiğim şeylerden beğenmediklerin
olursa, eğer ihlaslı isen, bana açıklamasını sor. Nice insanlar
vardır ki bir sözü ilk işittikleri zaman beğenmezler fakat açıkla-
ması yapıldığı zaman memnun olurlar. Sakın bir sözü duyup
beğenmeyen, sonra da sahibini lekelemek için o sözü insanlar
arasında söyleyip ifşa eden kimselerden olma. Zira o tip kimse-
ler, «söylenen sözün belki benim bilmediğim bir yönü vardır, ar-
kadaşıma sorayım, herhalde bunu kasdetmediği halde söyleyi-
verdi, benim için gerekli olan dikkatli olmak, arkadaşımı kötü-
lememek, sözünü niçin söylediği anlaşılmcaya kadar onu lekele-
yecek bir şey söylememektir,» diye düşünmezler.
Talebe: Allah seni ilimde sabit ve muvaffak kılsın, sana ver-
diği iyilikleri devam ettirsin. Söylediğinizi öğrendim. Ben talebe
olduğum için kusurumu bağışlayın. Fakat belirttiğiniz tasdik,
marifet, ikrar, islam ve yakinin size göre mevkii ve tefsiri nedir?
Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Bunlar biribirinden farklı ve fakat hepsi de bir
manaya, iman manasma gelen kelimelerdir. Allahu Taâlâ'nm
Rabb olduğunun ikran tasdiki, kesin inancı ve kesin bilgisidir.
Bütün bunlar, muhtelif lafızlar olmalanna rağmen manaları
birdir. Meselâ bir kimseye, ey insan, ey adam veya ey filanca
denmesi gibi. Söyleyen kimse, bu kelimelerle aynı manayı kast-
ettiği halde muhtelif isimlerle çağırmış olmaktadır.
Talebe: Allah sana rahmetiyle muamele etsin. Eğer kendim- kıt bilgi ve görüşümdeki aczi bilmeseydim, sana gelmezdim.
Bende hoşlanmadığın bir şey görürsen, yahut ben sizi sıkıntıya
sokarsam, beni ayıplamayın. Çünki hastanm hastalığının tedavi
zahmeti doktora aittir. Keza görmeyen kimsenin elinden tutma

zahmeti de görene aittir. Bunun gibi Âlim de cahilin sıkıntısma
katlanmalıdır. Cahilin bir takım sözleri duyunca korkup uzak-
laştı^m, fakat bu sözler kendisine açıklanmca sükunete ulaştı-
ğını öğremniş oldum. îman, tasdik, yakin ve ihlası ne kadar gü-
zel açıkladınız. Fakat nasıl olur da, bizim imanımız melekler ve
peygamberlerin imanı gibidir, diyebiliriz? Oysaki onların, Allah'a
karşı bizden daha itaatli olduklarını biliyoruz.
Âlim (r.a.) : Şüphesiz onların Allah'a karşı bizden daha ita-
atli olduklarını biliyorum. Ben sana imanın amelden başka bir
şey olduğunu söylemiştim. Buna göre bizim imanımız da onlann
imanı gibidir. Çünki biz, Allah'ın birliğini, Rab olduğunu, kud-
retini ve ilahi katından gelen her şeyi, meleklerin ikrar ettikleri,
peygamberlerin tasdik ettikleri gibi tasdik ettik. Bundan dolayı
iddia ediyoruz ki, bizim imanımız, meleklerin imanı gibidir. Çün-
ki biz, meleklerin görüp inandıkları, Allah'ın akıllara hayret ve-
ren âyetlerinin hepsine görmediğimiz halde tamamen iman et-
miş b'ilunuyoruz.
Talebe: Allah sizi kurtuluşa erenlere katsın. Ne güzel belirt-
tiniz. Şimdi; iman, tasdik ve yakmimizin meleklerin imanı, ya-
kini ve tasdiki gibi olduğunu anladım. Fakat niçin onlar bize
nazaran, Allah'tan daha çok korkarlar ve O'na daha çok itaat
ederler? Keza cahiller bir musibet anında bir kimsenin sürçme-
sini veya feryadını yahut düşmandan korktuğunu veya arzusun-
daki hırsını görünce, niçin bu yakinin zayıflığmdandır diyorlar?
Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Câhil kimseler «bu yakinin zayıflığmdandır,»
sözünü yakinin açıklamasını bilmedikleri için söylerler. Bir şey
hakkmda kullanılan yakin iafdesi, o şeyi kesin olarak, şek ve
şüphe etmeyerek bilmek demektir. Bundan dolayı şehadet ehli
olan bir müslüman hangi günahı işlerse işlesin, Allah, kitaplar
ve Resuller konusunda şüpheye düşmez. Diğer insanların duru-
munu kendi durumumuzla kıyaslarsak, bizden bir musibet anm-
da bazan sürçme ve feryat veya düşmandan korku sadir olduğu-
nu görürüz. Bu durumda iken Allah ve Allah katından gelen şey-
ler mevzuunda bize herhangi bir şek ve şüphe anz olmaz. Bizim
anlayışımıza göre, kendi durumumuz ne ise, başkalarının duru-

mu da odur. Melekler bize nazaran Allah'tan daha çok korkar-
lar ve O'na daha çok itaat ederler, sözüne gelince; bu bir takım
özelliklerinden dolayıdır. Bu özelliklerinden biri onların nübüv-
vet ve risaletle üstün kılınmaları yanında, Allah korkusu ve sev-
gisi ve bütüng üzel ahlak ile başkalarmdan üstün yaratılmaları
durumudur. Bir başka özellik, onların diğer melekleri ve aklı
hayrete düşüren başka hususları görmeleridir. Üçüncü özellik,
onların musibet anında feryat etmemeleridir. Dördüncüsü ise;
kötülük işleyenlere isabet eden cezayı müşahede etmeleridir. Bu
ve benzeri özelikler onlan masiyetten alıkoymaktadır.
Talebe: Belirttiklerinizi anladım. Doğruyu ifâde ettiniz, gü-
zel Söylediniz. Fakat burada, bizim yakmimiz, korkumuz, ve cür'-
etîmiz ile meleklerin yakmi, korkusu, ve cür'etinin nasıl olduğu
konusunda bir kıyas yapmanızı arzu ediyorum. Çünkü cahil akı-
beti ile ilgili bir hususa değer verirse öğrenmek ister. Siz onım
anlamadığı bir hususu belirttiniz. Bu konuyu bir kıyasla bağlar-
sanız, daha rahat anlar.
Âlim (r.a.) : Kıyas istemeniz iyi bir şey. Meselelerin karşı-
lıklı müzakeresinden faydalanmak isteyen kimse, o esnada söy-
leneni anlamadığı zaman kıyas yapılmasını ister. Bil ki kıyas,
hakkı bulmak isteyenin aradığı hakkı ortaya koyar. Kıyas, hak
sahibinin iddia ettiği hakka ulaşmasında âdil şahitler gibidir.
Eğer cahiller hakkı inkar etmeselerdi, âlimler kıyas ve muka-
yese külfetine girmeyeceklerdi. Meleklerin ve bizim yakmimizin
bir olması, fakat onların bize nazaran Allah'tan daha çok kork-
malarının nasıl olduğu konusunda istediğin kıyasa gelince; bunu
sana şöyle anlatayım: Yüzmek bilen iki kimse var, bunlardan bi-
ri diğerinden daha usta yüzücü değil. İkisi de suyu bol, şiddetli
akmtılı bir nehre geliyorlar. Bunların biri suya girme konusun-
da çok cür'etli, diğeri ise korkuyor. Yahut aynı hastalıktan muz-
darip olan iki hastadan biri, kendisine getirilen çok acı bir ilacı
içmekte cür'etli, diğeri ise korku duyuyor. îşte bu hususta kıyas
budur.
Talebe: Gayet güzel açıkladınız. Fakat bizim imanımız, re-
sullerin imanı gibi ise, imanımızın sevabı da Onların imanının
sevabı gibi değil midir? Eğer bizim imanımızın sevabı, onların İmanının sevabı ise, onların bize karşı üstünlükleri nelerdir? Zi-
ra biz onlarla dünyada iken imanda müsavi oluyoruz, ahirette de
imanm sevabında müsavi oluyoruz. Eğer bizim imanımızın se-
vabı onların imanının sevabından daha aşağı olursa bu zulüm
değil midir? Böyle olduğu takdirde, imanımız onların imanı gibi
olduğu halde, sevabımız, onların sevabı gibi olmuyor.
 

Âlim (r.a.) : Meseleyi büyüttün, fakat fetva hususunda dik-
katli ol. Bizim imanımızın onların imanı gibi olduğunu bilmiyor
musun? Biz de peygamberlerin iman ettikleri her şeye iman et-
tik. Fakat bunun ötesinde, iman ve bütün ibadetlerin sevabı hu-
susunda onların bize üstünlükleri vardır. Çünki Allahu Taala
peygamberleri, diğer insanlardan peygamberlik hususiyeti ile
üstün kıldığı gibi, sözlerini, namazlarını, evlerini, meskenlerini
ve bütün her şeylerini, diğer insanlardan üstün kılmıştır. Allah,
bize onlara verdiği sevap gibi sevap vermediği zaman bize zul-
metmiş olmaz. Zulüm ancak, bizim hakkımızın karşılığını ver-
meyip, mahrum etmesi halinde bahis konusudur. Bunun yanın-
da Allah'ın, hakkımızı tam olarak verip bizi hoşnut kılmasından
sonra, peygamberlere daha çok ihsanda bulunması zulüm değil-
dir. Oysaki nebi ve resullerin, dünyadaki bütün insanlar üzerin-
de üstünlükleri vardır. Çünki onlar önderledir. Allah'ın emin
kullandır. Hiç bir kimse; ibadet, Allah korkusu, huşu ve zatı ilâ-
hi hakkında meşakkatlere katlanmak hususunda, onların sevi-
yesine ulaşamaz. Keza bütün insanlar Allah'ın izni ve onlar va-
sıtasıyle fazilete ulaşmışlardır. Onların duaları sonucu cennete
gireceklerinin ecirlerinin bir benzeri de yine onlara aittir.
Talebe : Şüphesiz ki doğruyu açıkladınız. Allah sizi cennetiy-
le mükâfatlandırsın. Fakat şirk haricinde, Allah'ın mutlaka ce-
zalandıracağı bir kısım günahlar biliyor musunuz? Yahut hepsi-
nin affedileceği kanaatinde misiniz? Eğer, bir kısmı affolunur,
bir kısmı affolunmaz görüşünde iseniz, affolunanlar hangi gû"
nahlardır? Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Allah'ın şirk haricinde mutlaka cezalandıracağı
günahlar hakkında bir şey bilmiyorum. Ehli kıbleden günahkâr
olanların her hangi biri için şirkten maada işlediği günahlar hu-
susunda, Allah onu mutlaka cezalandıracaktır, şeklinde şehâdet-


te bulunamam. Bildiğim şudur ki; günahlarm bir kısmı affedilir.
Amma hangisidir? Bunu bilmiyorum. Zira Kur'anı Kerim'de
«Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız sizin ku-
surlarınızı örteriz...»" buyurulmaktadır. Büyük günahların hep-
sini, yahut affolunacak kusurların tamamını bilmiyorum. Zira
bilmiyorum amma, Allah'ın şirkden başka bütün günahları affet-
mesi mümkündür. Çünki «Şüphesiz Allah kendisine şirk koşul-
masmı affetmez. Onun ötesinde dilediği kimselerin günahlarını
afefder.»" buyurmaktadır. AUahu Taâlâ kimi affetmek ister, ki-
mi affetmek istemez, bunu bilemem.
Talebe : Allah'ın katili affetmesinin, harama bakan bir kim-
seye de azap etmesinin mümkün olduğunu bilmiyor musunuz?
Affedilmelerinin umulması bakımından size göre ikisi de aynı
durumda değil midir?
Âlim (r.a.) : Eğer Allah katili affederse, harama bir defa ba-
kan kimsenin, affedilmeğe daha çok lâyık olduğunu biliyorum.
Bir bakıştan dolayı Allah azaba çekerse, öldürme fiilinden dolayı
azaba çekmesi daha uygundur. Zira Allah, «Allah katında en
şerefliniz, en çok takva sahibi olanmızdır,»" buyurur. Buna göre
bakma fiilinin sahibi, eğer adam öldürme fiilini işlememişse, ka-
til olan kimseden daha çok takva sahibidir. Belirttiğin şekilde her
ikisinin de affedilmesinin umulmasında, bana göre ikisi de aynı
seviyede değildirler. Çünki ben, büyük günah işleyen kimseye
nazaran, küçijk günah işleyenin affedilmesini daha çok ümit
ederim. Bu konuda şöyle bir kıyas yapalım: İki kimse var, bun-
lardan biri denizde, diğeri de küçük bir nehirde yolculuk yapı-
yor. Ben her ikisinin de boğulmasından endişe eder, ve fakat
ikisinin de kurtulmasını ümit ederim. Bununla birlikte, deniz-
deki kimseye nazaran, küçük nehirdeki şahsın kurtulacağını da-
ha çok ümit ederim. Tıpkı bunun gibi, büyük günah işleyenin
durumundan da, küçük günah işleyene nisbetle daha çok kor-
karım, küçük günah işleyenin, büyük günah işleyene nazaran
affedilmesi durumunu daha çok ümit ederim. Buna mukabil, her
ikisinin affını ümit etmeme rağmen, her ikisinin de amelleri nis-
betinde akıbetlerinden korkarım.
 
Talebe: Ne kadar güzel kıyas yapıyorsunuz. Fakat büyük
günah işleyen kimsenin affedilmesini dilemek mi, yoksa ona bed-
dua etmek mi daha iyidir? Yahut siz onun için istiğfar veya la-
netle beddua etmek arasında muhaj^er misiniz? Bütün bunları
bana açıklayın.
Âlîm (r.a.) : Allah'a şirk koşmak ötesindeki günahlar iki kıs-
ma aynlır. Kul bu iki kısım günahtan hangisini işlerse işlesin,
onun affı için dua etmek daha iyidir. Fakat ona lanetle beddua
etsen de günahkar olmazsın. Bu, sana karşı bir kötülük işleyen
kimseye, beddua etmek yerine affetmenin daha iyi olması gibi-
dir. Eğer bir kimse kendisi ile yaratıcısı arasında şirk koşmaksızın
bir günah işlerse, ona merhamet edip şehadet hürmetine işlediği
günahın affı için dua edersen, bu daha iyidir. Eğer onun helak
olması için «Yarabbi, şu adamı günahıyla cezalandır,» şeklinde
beddua edersen, günaha girersin. Günahkar kimse için Allah'tan
af dilemek, iki husustan dolayı daha faziletlidir. Birincisi, o kim-
senin netice itibariyle mü'min olmasıdır. Diğeri ise Allah'ın o
kimseye mutlaka azap edeceğini bildikten sonra, onun için af di-
lersen, bu senin için haramdır. Çünki Allah, cehenneme layık
kıldığı kimseler için af dilenmesini yasaklamıştır. Allah'm, azap
edeceğini bildirdiği kimse için af dilenmesi ve «Yarabbi, sadece
beni öldürme» şeklinde, Allah'm vadinden dönmesinin istenmesi
nehyolunmuştur. Zira Allah, Kur'anı Kerim'de «Her nefis ölümü
tadacaktır.»" buyurmaktadır. Şehadet kelimesine inananlar için,
bu şehadet ve ikrarları hürmetine affedilmelerine dua etmek ef-
daldir. Zira Allah'a itaat hususunda, şehadet kelimesini ikrar et-
mekten daha faziletli bir şey yoktur. Allah'ın emrettiği bütün
farzlar, bu şehadeti kabul ve tasdik muvacehesinde, yedi kat gök
ve yerler arasında bulunan şeylerle, bir yumurtanın mukayese-
sinde, yedi kat gök ve yerler arasında bulunan şeylerle, bir yu-
murtanın mukayesesinden daha küçük bir yer işgal eder. Nasıl
ki şirkin günahı en büyük günah ise, şehadetin ecri de en büyük
ecirdir. Allah, şirkin günahının ne kadar büyük olduğunu, hiç
bir kötü amel için ifade etmediği bir şekilde belirtmiştir:,«Şüp-
hesiz şirk, büyük bir zulümdür.»" Hiçbir kötü amel için AUah,
böyle bir ifadede bulunmamıştır. Keza «Her kim Allah'a şirk ko-
şarsa, yüksekten düşüp de parçalanmış, kuşlar tarafından kapı-

 
şılmış yahut rüzgar tarafından uzak bir yere sürüklenmiş gibi
olur.»", «Onların, Rahman olan Allah'a oğul isnad etmelerinden
neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar parçalanıp
çökecektir.»" ayetlerinde görüldüğü gibi, adam öldürme veya da-
ha başka günahlar için, bu şekilde buyurmamıştır.
Talebe: Konuştukça, meselelerin müzakeresine arzumu da-
ha çok artırıyorsunuz. Bütün mü'minlere hizmetinzden dolayı
Allah sizi hayırla mükafaatlandırsın. Mü'minlerin iyisi ve gü-
nahkarı hakkmdaki sözleriniz, görüş ve davranışlarınız ne ka-
dar güzel. Onların faziletini ne kadar müdrik ve onlara karşı ne
kadar müşfiksiniz. Fakat adi ve hak ehli, ehli kıble olmalarına
rağmen, birbirlerine karşı üstün olmaları durumu var mıdır?
Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Adi ve Hak ehli, Allah'ın mukaddes emirlerine
hürmet konusunda aynı seviyededirler. Fakat onların bir kısmı-,
ilim, dehl, mukaddes ilahî emirlere tazim ve davet, bu konuda
sıkıntılara katlanmak, ve ümmetin bozulmaması hususunda bü-
yük gayret sarfetmelerinden, onların haklarını aramak ve mü-
dafaa etmek bakımından, diğerlerinden üstündür. Tıpkı, düşman
karşısında el ve gönül birliği yapmış bir ordunun fertlerinin;
harp bilgisi, karşılıklı mücadele, hile, silah ve harp malzemele-
rini kullanmak ve askeri harbe teşvik hususunda, birbirinden
farklı bir dunim arzetmesi gibi onlar da, birbirinden farklıdırlar.
Talebe -. Yemin ederim ki, bundan daha açık bir kıyas bilmi-
yorum. Fakat mü'min büyük günahları işlediği zaman, Allah
düşmanı olur mu? Bunu açıklayın.
Alim (r.a.) : Mü'min tevhidi terketmediği müddetçe, bütün
günahlan da işlemiş olsa, yine Allah düşmanı olmaz. Zira düş-
mwı, düşmanına buğz ve nefret besler, noksanlık izafe eder. Hal-
buki mü'min, büyük günah irtikap etmesine rağmen, Allah'ı her
şeyden daha çok sever. Keza mü'min, ateşte yakılması yahut da
Allah'a kalbinden iftirada bulunması hususunda muhayyer bırakılsa; ateşte yakılmayı, Allah'a gönlünden iftira etmeğe tercih eder.
Talebe : Eğer Allah, mü'mine her şeyden daha sevgili ise, ni-
çin mü'min O'na isyan ediyor? Seven, sevdiğinin emrine isyan
eder mi?
Alim (r.a.) : Evet; çocuk babasını sever, fakat bazan da ona
âsi olur. Mü'min de böyledir, her no kadar isyan etse de, Allah
ona her şeyden daha sevgilidir. Şehvet, zahir ve galiptir, birçok
şiddetli arzular üstün geldiği için, mü'min Allah'a asi olur. Bir
sultanın işini yapan vazifeli kimse, işini terkederse karşılığında
çeşitli işkenceler görür. Fakat serbest bırakılınca, eğer gücü ye-
terse işine döner. Keza kadın, doğum esnasında en büyük sıkın-
tılarla karşılaştığı halde, aradan zaman geçip iyi olunca çocuk
istemesi bunun misalidir.
Talebe : Şehvetin galip gelmesi hususunu belirtiyorsunuz. Zi-
ra bir çok âbid kişiler vardır ki, şehvet onları sarsmıştır. Fakat
günahkar mü'min, günah işlerken, işlediğinden dolayı hesaba çe-
kileceğini biliyor mu? Bunu açıklayın.
Alim (r.a.) : Mü'min, irtikap ettiği günahı, azaba çekileceği-
ni bilerek işlemez. Fakat işlediği günahı ya Allah'ın affedeceğini
ümit ettiği için, veya hastalık ve ölümden önce tevbe edeceğini
umduğundan dolayı işler.
Talebe : Kişi azaba uğrayacağından korktuğu bir şeyi işleme-
ye teşebbüs eder mi?
Âlim (r.a.) : Evet, kişi kendisinden korktuğu yiyecek, içecek,
harp, deniz yolculuğu v.s. gibi şeylere yönelir. Eğer insan için,
batmadan kurtulmak ümidi olmasaydı hiç bir zaman deniz yol-
culuğu yapmazdı. Yahut zafer ümidi bulunmasaydı, hiçbir za-
man harbetmezdi.
Talebe: Doğru söylediniz, ben kendimden biliyorum. Zararlı
bir yiyecek yediğim zaman, pişman olup, bir daha o yiyeceği ye-
memeğe karar veriyorum, amma onu görünce de sabredemiyo-
rum. Fakat acaba küfür nedir?

 Âlim (r.a.) : Küfrün ismi ve açıklaması vardır. Küfür, inkâr
ve yalanlama manasiyle açıklanır. Küfür, arapça bir kelimedir.
Araplar, küfür kelimesini, inkâr manasına koymuşlardır. Allahu
Taâlâ'da kitabını arapça inzal etmiştir. Meselâ, bir kimsenin di-
ğerinde, birkaç dirhem alacağı varsa, zamanı gelince alacak-borç
muamelesi bitirilir. Eğer, borçlu borcunu kabul edip de edemez-
se alacaklı arapçada «mâlatanî=benden mühlet istedi» der, fa-
kat borçlu borcunu red ve inkar ederse «kâferenî=inkâr etti»
der, ve bir önceki kelimeyi kullanmaz. Keza mü'min de red ve
inkar etmeksizin, bir farizayı terkedince günahkâr olarak isim-
lendirilir. Eğer, farizayı inkar ederek terkederse, bu takdirde kâ-
fir ve Allah'ın farzlarını inkâr eden kimse diye isimlendirilir.
Talebe: Kişinin inkar ettiğinden dolayı, inkarcı; tasdik etti-
ğinden dolayı tasdik edici, günah işlediği için günahkar, iyilik
yaptığı Çin iyi diye isimlendirilmesi doğru ve bilinen bir şeydir.
Fakat, acaba tevhidi benimseyen, ve fakat Hz. Muhammed'i in-
kar ediyorum, diyen kimsenin durumu nedir? Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Bu vaki olmaz. Eğer olursa o kimseyi Allah'ı in-
kar eden, Allah'ı bildiği iddiasında yalancı kimse sayarız. Onun,
Hz. Muhammed'i inkar etmesi ile, Allah'ı inkar ettiği neticesine
ulaşılır. Çünki Allah'ı inkar etmiş olan, Hz. Muhammed'i de in-
kar etmiş olur. Allah'ın inkan Hz. Muhammed'i inkarı cihetin-
den dolayı değildir. Nitekim Hristiyanlar, tek olan, evlat edinme-
yen, Allah'ı inkarlarından dolayı onu, üç ilâhın üçüncüsü olarak
iddia ettiler. Keza Yahudiler, hiçbir şeye muhtaç olmayan, lut-
funu esirgemeyen, benzeri olmayan, mülkün sahibi Allah'ın fa-
kir ve eli bağlanmış Üzeyr'in de Allah'ın oğlu olduğunu ve Al-
lah'm insan şeklinde bulunduğunu iddia etmişlerdir. Ateşi ilah
edinenler, güneş ve aya secde edenler de, bu durumdadır. Oysaki
Kur'an'da «Bizim ayetlerimizi ancak kafirler inkar ederler.»",
«öyle değil, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan ih-
tilaflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiç-
bir sıkıntı duymayıp teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.»"
buyurulur. O halde Allah'ı bilen ve fakat Hz. Muhammed'i inkar
eden kimsenin, Allah'ı da inkar ettiğine, Hz. Muhammed'i inkan
ile istidlal ederiz. Mesela bir adam 20 kafiz (18 kg. lık bir ölçü)
ağırlığındaki bir yükü taşıyabileceğini iddia eder, biz de onun iki

kafizi bile taşımaktan aciz kaldığını görürsek; iki kafizi taşımak-
tan aciz kalan kimsenin yirmi kafizi taşımak hususunda daha
çok aciz kalacağını anlarız. Bunun gibi, «Ben Allah'ın hak oldu-
ğunu biliyorum, fakat şu insanın onun mahluku olduğunu kabul
ve ikrar etmiyorum,» diyen kimsenin iddia ettiği konuda yalan-
cı olduğunu hemen anlarız. Çünki o kimse Allah'ı hakikaten bi-
lip, ona inansa idi, bütün her şeyi nonun mahluku olduğunu da
bilirdi. Keza yakınında aynı mesafede; yanan bir kandil ile, yan-
makta olan büyük bir ateş bulunan kimse, kandili gördüğünü ve
fakat yanan koca koca odunları görmediğini iddia ederse, onun
yalancı olduğunu anlarsın. Çünki kandilin yandığını gören kim-
senin, yanmakta olan kocaman ateşi daha çok görmesi icâbeder.
Talebe: Beni itminana ulaştırdınız. Fakat Allah'ın Resulü
için: «Ben senin Allah'ın resulü olduğunu biliyorum, fakat seni
öldürmek istiyorum,» diyen kimsenin durumu nedir?
Alim (r.a.) : Bu; mevzuu karıştırmak isteyenlerin ileri sür-
dükleri meselelerdendir. Allah'ın resulü olduğunu bildiği halde
bir kimsenin, onun katlini, ölümünü veya eziyet çekmesi istemesi
mümkün değildir. Bu, bir başkasının kendisi için, bütün insan-
lardan daha sevgili olduğunu iddia etmesine karşılık, «Ben seni
ellerimle öldürmek, etini yemek istiyorum,» demesine benzer.
Allah'ın birliğini kabul ve Hz. Muhammed'e iman ettiğini belir-
ten kimse, Hz. Peygamber için «O bir a'râbî idi veya fakirdi,»
şeklinde bir ayıp ve kusur ortaya koyma çabası içinde bulun-
maz. Eğer Allah'ı bilir ve Hz. Muhammed'in, oVun resulü oldu-
ğuna iman ederse, Allah ve Resulü onun gözünde, belirtilmek is-
tenen ayıp ve kusurlardan münezzeh olur. Yüce Allah, Kur'an'da
Resulünün makamının yüksekliğini «Kim Resule itaat ederse,
Allah'a itaat etmiş olur.»^° ayetinde belirterek, onu mahlukatm-
dan bütün insan ve cinlerin önderi, emir ve kanunlannm emini
kılmıştır. Bunun için Kur'anı Kerlm'de «Resul size neyi vörirse,
onu alın; sizi neden yasaklarsa ondan kaçının.»'" buyurulmuştur.
Talebe: Siz bana bir nur getirdiniz, Allah da kıyamet günü
sizin yolunuzu aydınlatsın. Acaba Allah'ı bildiğini iddia eden ve
fakat Allah'ın çocuk edindiğini iddia etmek isteyen kimsenin
durumu nedir? Bunu açıklayınız.
Âlim (r.a.) : Allah Allah!.. Bu sualin şıklarından biri veya di-
ğeri mümkün olmaz. Mesele, tek bir meseledir. Bu ve benzeri
sualler, zihin karıştırmak isteyenlerin sualleridir, ölü kafiyen
ihtilam olmayacağı halde, nasıl olur da ölünün ihtilam olduğunu
söyleyebilirsiniz? Bunun gibi, Aalah'm birliğine inandığı halde
böyle söyleyen bir kimse olmaz.
Talebe.- Yemin ederim, bu sualler sizin dediğiniz gibi zihin-
leri karıştırmak isteyenlerin sualleridir. Şüphesiz ki bunlar mu-
hal sözlerdir. Fakat acaba bu günün münafıklığı nedir? Bu mü-
nafıklık ilk devrin münafıklığı değil midir? Bu günün küfrü de
ilk devrin küfrü değil midir? îlk devrin münafıklığı nasıldır?
 
 Âlîm (r.a.) : Evet, bu günün münafıklığı ilk devrin münafık-
lığı, bu günün küfrü de ilk devrin küfrüdür. Keza bu günün ts-
lamı da ilk devrin islamıdır. Bunu sana anlatayım: îlk müna-
fıkhk, kalble inkar ve yalanlama, dille tasdik edermiş gibi görün-
me ve ikrar idi. Aynı halde olanlar için durum, bu gün de aynı-
dır. Yüce Allah, münafıkları, kitabında şöyle tavsif eder: «Mü-
nafıklar sana geldiğinde, biz şahitlik ederiz ki, sen Allah'ın Re-
sulüsün, derler.» Allşıh onları reddetmek ve yalanlamak için
«Şüphesiz ki, Allah, senin Resulü olduğunu bilir. Allah şahitlik
eder ki, münafıklar şüphesiz yalancıdırlar.»^ AUah'm onları ya-
lanlaması, onların dedikleri şeyin yalan olmasından dolayı de-
ğildir. Fakat, onların yalancılıkları, dilleri ile açıkladıkan gibi,
ikrar ve tasdik durumunda buunmamalandır. Keza Allah onlar
hakkında şöyle buyurur.- «îman edenlerle karşılaştıkları zaman,
biz iman ettik, derler. Şeytanları ile başbaşa kaldıkları zaman,
biz sizlerle beraberiz, biz ancak alay edicileriz, derler.»" Yani
onlar, Hz. Peygamber ve ashabına, dilleriyle ikrar ve tasdiki
açıklamak suretiyle alay ettiklerini belirtmektedirler.
 
Talebe : Yemin ederim ki bu, bilinen doğru bir şeydir. Fakat
hangi sebepten dolayı Allah, insanları kafir ve mü'min diye isim-
lendirdi? Biz de hangi sebepten dolayı onlan mü'min ve kafir di-
ye isimlendiririz? Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Allah insanları, kalplerindeki şeylerden dolayı,
mü'min ve kafir diye isimlendirmiştir. Çünki Allah, kalplerde
olanı bilir. Biz de insanları, lisanlarından sadir olan tasdik, tek-
zip, kıyafet ve ibadetle mü'min veya kafir diye isimlendiririz.
Mesela, tanımadığımız halde, mescitlerde bulunan, kıbleye yö-
nelerek namaz kılan kimseleri gördüğümüz zaman, onları mü'-
min olarak isimlendiririz,   kendilerine selam veririz. Bununla
beraber, onların Yahudi veya hıristiyan olmaları da mümkün-
dür. Keza, Hz. Peygamber devrinde, lisanlariyle iman ettiklerini
açıklayan münafıkları, ashap mü'min olarak isimlendiriyorlardı.
Halbuki onlar, kalblerindeki inkar ve tekzipten dolayı Allah ka-
tında kaifrdirler. îşte bundan, kafir olmaları mümkün olduğu
halde, insanların açığa vurdukları imân alameti ile, onların mü'-
min olduklanna hükmedeceğimiz neticesini çıkaracağımızı id-
dia ediyoruz. Diğer bir kısım insanları da, mü'minlerin şekil ve
kıyafetlerin izhar etmeyip, kafirlere ait şeklî özellikleri göster-
dikleri için kâfir diye isimlendiririz. Muhtemelen bunlar, Allah'a
imanları ve bizim bilgimizin dışmda namaz kılmak gibi bir du-
rumları varsa, Allah katında mü'min olabilirler. Bizim onlan
kafir bilmemizden dolayı Allah bizi cezalandırmaz. Çünki Allah
bizi, kalplerde bulunanı ve gizli niyetleri bilmekle mükellef kıl-
mamıştır. Ancak Rabbimiz, insanlardan sadir olan amellere gö-
re onlan, mü'min diye isimlendirmemizi, buna göre onlan sev-
memizi veya sevmememizi teklif etmiştir. Kalplerde gizli olan
şeyleri ancak Allah bilir. Keza, Kiramen Katibin melekleri bile,
insanlann açığa vurduklan amellerini yazmakla vazifelidir.
Çünki kalpte bulunan şeyleri bilmeğe imkanları yoktur. Kalp-
lerde olanı ancak Allah ve Allah'ın kendisine vahyettiği peygam-
berinden başka kimse bilmez. Vahiy olmadan, kalplerde buluna-
nı bildiğini iddia eden, alemlerin Rabbi'nin ilmine sahip olduğu-
nu iddia etmiş olur. Kalplerde ve hariçte, Allah'ın bildiğini, ken-
disinin de bildiği iddiasında bulunan insan, büyük bir günah iş-
lemiş. Cehennem ve küfrü hak etmiş olur.

 
Talebe: Şüphesiz doğruyu belirttiniz. Fakat acaba, ircâm"
aslı nereden gelmiştir? Açıklaması nedir? Akıbetini irca eden
kimdir?
Âlim (r.a.) : îrcaın aslı meleklerden gelmiştir. Allah, melek-
lere isimlerin delalet ettiği eşyayı göstererek *Bana bunların
isimlerini haber verin.»" buyurdu. Bütün melekler hatadan ve
ilimsiz olarak söz söyleyerek dalâlete düşmekten-korkup durak-
layarak «Seni tenzih ederiz, senin öğrettiğinizden başka bir bil-
gimiz yoktur.»" dediler. Böylece bilmediği şeyi soran, sorduğu
konuda aldırmajnp konuşan, isabet etmezse hatalı, isabet ederse
ilimsiz ve cahilce söylediği için öğülmeyen kimse gibi bid'at işle-
mediler. Bunun için Allah, «Bilmediğin şeyin peşine düşme, çünki
kulak, göz ve kalp, bunların hepsi bundan mes'ûldür.»" buyu-
rur. Yani, gerçek olarak bilmediğini söyleme, demektir. Bu ayet-
le Allah, Resulüne kesin bilgi olmadan zan ile konuşmak, incit-
mek, her hangi bir kimseye iftira atmağa ruhsat vermemişken,
nasıl olur da insanlar, kesin bilgileri olmadan zanla bi rbirlerine
tecavüz eder ve ayıplarlar? Tevakkufun -duraklamanm- mana-
sı ise, haram, helal veya bizden önceki ümmetler hakkında bil-
mediğin konularda, sana sorulanlar için «En güzelini Allah bilir,»
demendir. Eğer üç kimse, bilmediğimiz, tecrübelerimizle ve ken-
di ölçülerimizle de bilemeyeceğimiz bir sözü bize getirirlerse, bu-
nun ilmini Allah'a havale eder ve tevakkuf edersin.
îrcâ şöyle bir misalle açıklanabilir: Sen durumları iyi olan
bir toplulukta idin. Daha sonra onları, birbiriyle iyi olarak bıra-
kıp ayrıldın. Sonra onların iki zümreye ayrıldıklarını ve birbir-
lerini öldürdüklerini duydun, onlara geldin. Ayrılırken iyi olarak
bıriaktığm halde, sonradan biribirini öldüren bu kimselere sordu-
ğun zaman iki zümreden her biri kendisinin zulme uğradığını
söyledi. Oysaki leh ve aleyhlerinde kendilerinden başka şahit de
yoktur. Aralarındaki öldürme fiili sabit olduğu halde mazlum ve
24.  Ircâ, büyük günah işleyen müminler için cennetlik veya cehennemlik-
tir şeklinde kesin hüküm vermeyip, onlarm akıbet ve hükümlerini Al-
lah'a havale etmektir.
 
zalim ortada yoktur. Çünki hasım olan bu iki tarafm birbiri için
şehadetleri caiz değildir. Bu takdirde birbirini öldürmekten do-
layı her iki tarafın da, isabetli olmadıklannı bilmen gerekir. Ya
iki taraf da hatalı, yahut biri hatalı, diğeri isabetlidir.
Günah işleyenlerin cennetlik veya cehennemlik olduklarım
söylemeden, onlar hakkındaki hükmü geciktirmen de ircâdır. Zi-
ra insanlar bize göre üç sınıfa ayrılır:
Peygamberler ve peygamberlerin cennetlik olduğunu bildik-
leri kimseler cennetliktirler. İkinci kısım insanlar, müşriklerdir.
Biz onlann cehennemlik olduklama şehadet ederiz. Üçüncü sınıf
insanlar ise; Allah'ın birliğine iannanlar zümresidir. Biz bu ko-
nuda tevakkuf ederiz, onların cennet ve cehennem ehli oldukla-
nna şehadet etmeyiz. Onlar için ilahi affı ummakla birlikte, aza-
ba çekileceklerinden de korkarız. Onlar Allah'ın buyurduğu gibi
«İyi ameli, kötü bir amelle karıştırmışlardır, olur ki Allah onla-
rın tevbelerini kabul eder.»^" deriz, ve Allah'ın onları affedeceği-
ni umarız. Keza «Allah şüphesiz ki, kendisine şirk koşulmasını
affetmez. Ondan başkasını dileyeceği kimse için affeder.»^^ buyu-
rulmuştur. Bunun için günah işleyenlerin de günah ve hatala-
rının neticesinden korkarız.
Talebe : Ne kadar doğru, açık ve hakka yakın söz söylediniz.
Fakat acaba, peygamberler ve onların söyledikleri kimselerin dı-
şında, pek çok oruç tutup, namaz kıldığını gördüğümüz kimsenin
cennete girmesi gereklidir, diyebilir misiniz? Bunu açıklayın.
Alim (r.a.) : Hakkında nass ile cennet vacip kılınanlardan
ötesi için cennetliktir, diyemem. Cehennemlikler için de durum
aynıdır.
Talebe: «Mü'min zina edince, başmdan gömleğinin çıkarıldığı
gibi, imanı da çıkanlır, sonra tevbe edince iman kendisine iade
edilir»*' hadisini rivayet eden kimseler için ne dersiniz? Eğer
tasdik ederseniz Haricîlerin prensiplerini kabul etmiş olursunuz.
Onların görüşlerinde şüphe ederseniz, Haricîlerin prensiplerinde
de şüpheye düşmüş ve ifade ettiğiniz haktan rücu etmiş olursu-
nuz. Eğer, râvilerin sözünü tekzip edecek olursanız, onlar da sizi
Hz. Peygamber'in sözünü yalanlamış olmakla suçlarlar. Çünki

onlar, Hz. Peygamber'e ulaşıncaya kadar, bu hadisi muteber ki-
şilerden nakletmişlerdir.
Âlim (r.a.) : Tekzip etmek, ancak «Ben Hz. Peygamber'in sö-
zünü yalanlıyorum,» diyen kimsenin yalanlamasıdır. Fakat bir
kimse «Ben Hz. Peygamber'in söylediği her şeye iman ederim,
fakat O kötülük yapılmasın söylemedi, Kur'an'a da muhalefet et-
medi» derse, bu söz o kimsenin, Hz. Peygamber'i ve Kur'anı Ke-
rim'i tasdik etmesi; Allah'ın Resulünü, Kur'an'a muhalefetten
tenzih etmesidir. Eğer, Hz. Peygamber, Kur'an'a muhalefet etse
ve Allah için hak olmayan şeyleri kendiliğinden uy dursa idi, Al-
lah onun kudret ve kuvvetini alır, kalp damarını koparırdı. Nite-
kim bu husus Kur'an'da şöyle belirtilir: «Eğer peygamber söyle-
mediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş olsa idi, elbet-
te onun sağ elini ahverirdik, sonra da kalp damarını koparıve-
rirdik. Sizin hiç biriniz de buna mani olamazdı.»^' Allah'ın pey-
gamberi, Allah'ın kitabına muhalefet etmez, Allah'ın kitabına
muhalefet eden kimse de Allah'ın peygamberi olamaz. Onların
rivayet ettikleri bu haber Kur'an'a muhaliftir. Çünki Allah-,
Kur'anı Kerim'de «Zina eden kadın ve erkek...»^ ayetinde zânî
ve zânîyeden iman vasfını nefyetmemiştir. Keza «Sizden fuhşu
irtikap edenlerin her ikisini de..»^^ ayetinde Allah, «sizden» kay-
dı ile Yahudi ve Hıristiyanları değil, Müslümanları kasdetmek-
tedir. O halde Kur'anı Kerim hilafına, Hz. Peygamber'den hadis
nakleden her hangi bir kimseyi reddetmek, Hz. Peygamber'i red-
detmek veya tekzip etmek demek değildir. Bilakis, Hz. Peygam-
ber adına btılı reddeden kimseyi reddetmek demektir. İtham Hz.
Peygamber'e değil, nakleden kimseye racidir. Hz. Peygamber'in
söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız her şey can, baş
üstünedir. Biz onlann hepsine iman ettik, onların Allah Resulü-
nün söylediği gibi olduğuna şehadet ederiz. Keza Hz. Peygam-
ber'in, Allah'ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine, Allah'ın kul-
 

larrna ulaştınlmasmı emrettiği bir şeye de mani olmadığma şa-
hitlik ederiz. O, hiç bir şeyi Allah'ın tavsif ettiğinden başka şe-
kilde tavsif etmez. Yine şehadet ederiz ki O, bütün işlerde Al-
lah'm emrine muvafakat etmiş, hiç bir bid'at ortaya koymamış-
tır. Allah'm söylemediği hiç bir şeyi de, Allah'a isnad etmemiş-
tir. Aynca kendiliğinden bir şey de teklif etmemiştir. Bunun için
Allahu Taâlâ «Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.»^
buyurmaktadır.
Talebe : Çok güzel açıkladınız. Fakat içki içen kimsenin, kırk
gün ve kırk gece namazının kabul olunmayacağını iddia eden
kimse için ne dersiniz? Bana iyilikleri yıkan ve iptal eden bu hu-
susu açıklaymız.
Âlim (r.a.) : «Allah, içki içen kimsenin kırk gün ve kırk gece
kıldığı namazı kabul etmez»^ sözünün açıklamasını bilmiyorum.
Söz sahiplerinin sözlerinin, hakikate kesin olarak aykırı olduğu-
nu bildiğimiz bir açıklama yapmadıkları sürece, onları yalan-
lamam. Biz biliyoruz ki Allah, kulunu işlediği günahtan dolayı
cezalandırır veya günahını affeder, Allah, kulunu işlemediği gü-
nahtan Ötürü cezalandırmaz, kulun işlediği farzları hesap eder,
günahlarını da yazar. Meselâ, bir kimsenin malının zekatından,
daha fazla vermesi gerekirken, elli dirhem verdiğini kabul ede-
lim. Bu durumda Allah onu verdiği miktardan dolayı değil, ver-
mediği miktardan dolayı cezalandırır. Verdiği miktarı kul lehin-
de değerlendirir. Keza bu kimse oruç tutar, namaz kılar, hacca
gider ve adam öldürürse, bu hususta iyilikleri hesap edilir, kö-
tülükleri ise aleyhine yazılır. Allah bu konuda Kur'an'da şöyle
buîoırur: «Kazandığı iyilik kendi lehine, yaptığı kötülük de ken-
di aleyhinedir.»*, «Bir iş yapanın amelini ben, elbette boşa çıkar-
mam.»", «Yalnız işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılacaksı-
nız,»'', «Ancak işlediklerinizin cezasını göreceksiniz.»^", «Kim zer-
 
re miktarı iyilik işlerse karşılığını görür, kim de zerre mikıan
kötülük işlerse karşılığını görür»* «Küçük, büyük her şey yazı-
lıdır.» ** Bu duruma göre, iyilik ve kötülükler az da olsa Allah ta-
rafından yazılmaktadır. «Biz kıyamet günü adalet terazilerini
koyacağız. Hiç bir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacak-
tır. Hardal danesi ağırlığınca olsa da biz onu hesaba katacağız.
Bizim hesap görmemiz elverir.»"' Bütün bunların aksini iddia
eden kimse Allah'ı zulümle tavsif etmiş olur. Oysaki Allah zulm-
etmeyeceği hususunda kullarını temin etmiştir -. «Hiç bir kimse
hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmaz.»*", «Ancak işlediklerinizin ce-
zasmı görürsünüz.»"', «Kim bir zerre miktarı iyilik işlerse onun
mükâfaatını, kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse onun ceza-
sını görür.»"^ ayetleri bu hususu belirtmektedir. Allah, iyiliklere
mukabelede bulunduğu için, kendisinin şekûr olduğunu ifade et-
miştir. O, merhametlilerin merhametlisidir.
İyiliklere gelince; onları üç şeyden biri boşa çıkarır. Bunla-
nn birincisi, Allah'a şirk koşmaktır. Bu konuda Allah, «Her kim
imanı inkar ederse, bütün işledikleri boşa gider.»"'' buyurmuştur.
İkincisi; bir kimseyi azad etmek, veya sıle-i rahimde bulunmak
yahut Allah rızası için bir malı sadaka olarak verdikten sonra
gazaplanmak, veya gazap haricinde iyilik yaptığı kimseyi min-
net altında bırakmak için «Ben sana sıle-i rahimde bulunmadım
mı?..» ve benzeri şeyler söyleyerek başa kakma durumudur. Bu
ve benzeri hususlarda o kimsenin sevabı suratına çarpılır. Zira
Yüce Allah, «Sadakalarınızı, başa kakma ve eza vermek suretiy-
le iptal etmeyin.»"^ buyurmaktadır. Üçüncüsü; başkalarına göste-
riş yapmak için, amel işlemektir. Riya için yapılan salih ameli
Allah kabul etmez. Bu üç günahın ötesindekiler, iyilikleri yıkıp
boşa çıkarmazlar.
Talebe: Çok güzel ifade ettiniz. Fakat acaba, sizin kâfir ol-
duğunuz hakkında, şahitlik eden bir kimse hakkında, sizin şeha-
detiniz nedir? Bunu açıklayınız.
Âlim (r.a.) : Benim şehadetim, onun yalancı olduğu yönün-
dedir. Bundan dolayı onu, kâfir değil, yalancı olarak isimlendiri-
rim. Zira haram iki türlüdür: Allah'a karşı işlenen haram, kul-
lara karşı işlenen haram. Allah'a karşı işlenen haram, şirk koş-
mak, tekzip etmek ve küfürdür. Allah'ın kullarına karşı işlenen
haram ise, kullar arasında cereyan eden haksızlıklardır. Allah ve
Resulünü yalanlayan kimsenin, beni yalanlayan kimse gibi ol-
ması gerekmez. Çünki Allah ve Resulünü yalanlayan kimsenin
günahı, bütün insanları yalanlamasından dolayı kazanacağı gü-
anhtan daha büyüktür. Benim kâfir olduğuma şehadet eden kim-
se bana göre yalancıdır. Onun benim hakkımda yalan söyleme-
si, benim de onun hakkında yalan söylememi helal kılmaz. Zira
Allah «Bir kavme düşmanlığınz, sizi adaletsizliğe sevketmesin.
Âdil davranın, çünki adalet takvaya en j'-akın olandır.»^" buyur-
maktadır.
Talebe: Bu iyi bir hususiyet. Fakat kendisinin kafir olduğu-
na şehadet eden kimse için ne dersiniz?
Âlim (r,a.) .- Onun kendisi hakkında söylemiş olduğu yala-
nın, tahkik edilmesinin benim için gerekli olmadığını söylerim.
Çünki o, kendisinin eşek olduğunu söylese, benim doğrudur, de-
mem icabetmez. Fakat Allah ile bir ilgisi olmadığını belirtir, veya
«Ben Allah ve Resulüne iman etmiyorum.» derse, kendisinin mü'-
min olduğunu söylese de ben onu kafir diye isimlendiririm. Keza
Allah'ın birliğini kabul eden ve Allah katında gelen her şeye
iman eden kimse, kendisi için kafir dese bile, ben ona mü'min
derim.
Talebe : O kimsenin kendisi için ifade ettiğinden daha güze-
lini söylediğinizi görüyorum. Siz bu iyiliğe daha çok layıksınız.
Fakat o kimse bana «senin dininle veya kulluk ettiğinle bir ilgim
yoktur,» derse durumu ne olur?
Âlim (r.a.) : Bana böyle söylerse acele etmem ve o kimseye
«Allah'ın dini ile mi, yoksa Allah ile mi ilgin yoktur?» diye sora-

nm. Bu iki sözden birini söylerse ona kâfir ve müşrik derim. Fa-
kat «Ben Allah'tan ve Allah'ın dininden ilgimi kesmiyonmı, fa-
kat senin dinin ile ilgimi kesiyorum. Çünki senin dinin, Allah'ı
inkârdır, senin taptığından ilgimi kesiyorum, zira sen şeytana
tapıyorsun.» derse ona kaifr demem, çünki o, beni tekzip et-
mektedir.
Talebe: Yemin ederim, bu söz takva ve ihtiyat ehlinin sözü-
dür. Fakat acaba şeytana itaat eden, onun rızasını gözeten kim-
se, kâfir ve şeytana tapan olmaz mı? Bu hususu açıklaymız.
Âlim (r.a.) : Bu sual ile ne kasdettiğini biliyor musun? Şüp-
hesiz mü'min, Allah'a isyan ettiği zaman, ameli her ne kadar
taat ve rıza yönüyle şeytana muvafık olsa da işlediği bu masiyet
ile şeytana itaat eden, onun rızasını isteyen ve ona yönelen kim-
se olmaz.
Talebe : Bana, ibadetin açıklamasını yapm.
Âlim (r.a.) : îbadet kelimesi, taat, rağbet ve rubûbiyetin ik-
rarı manalarına gelen şümullü bir kelimedir. Kul iman etmek
konusunda, Allah'a itaat ederse, kendisinde Allah'tan ummak
ve korkmak durumu hasıl olur. Bu üç haslet kulda mevcut olun-
ca, Allah'a ibadet etmiş olur. Allah'tan ummak ve korkmak hali
bulunmayınca, bir kimse mü'min olamaz. Fakat nice mü'minler
vardır ki, bir kısmında Allah korkusu daha çok, bir kısmında da
daha azdır. Keza, Allah'tan başka bir kimseye, sevabını umarak
ve gazabından korkarak itaat eden kimse, ona ibadet etmiş sa-
yılır. Eğer her konuda yalnız itaat ile amel etmek ibadet olsa
idi, Allah'tan başkasına itaat eden herkes, itaat ettiklerine ibadet
etmiş olurlardı.
Talebe: Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba bir şeyden
korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir olur mu?
Âlim (r.a.) : Korku ve ummak yahut da iki halden birinde
bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse, onun Allah'm
izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeğe muktedir ol-
duğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda, bir kimse hayrı
Allaht'an umduğu, yahut Allah'ın kendisini başkalarının eline
düşürmek yahut birşeyi sebep kılmakla vereceği beladan endişe

ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse kafir ol-
maz. Çünki baba, evladının kendisine faydalı olmasını, kişi hay-
vanının kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etme-
sini, devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda
kafirlik bahis konusu olmaz. Çünki umduğunu Allah'tan um-
maktadır. Kendisin evladından ve komşusundan faydalandırma-
sını, içtiği ilaçtan şifa ihsan etmesini, Allah'tan ümit eden kim-
se kafir olmaz, insan bazan serden korkar, Allah'ın kendisini
kötü şeylerle müptela kılmasından korkarak kaçar. Mesela Al-
lah'ın resul seçtiği ve kelamı ile mümtaz kıldığı Hz. Musa Allah
ile arasında hiç bir-elçi olmadan «Beni öldürmelerinden korka-
krım.»'" demişti. Peygamber Eefndimiz mağaraya saklanmıştı.
Bu durumda onlar için küfür katiyen bahis mevzuu olamaz. Ke-
za insan yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya evinin
yıkılması, sel afeti v© zarar verecek yiyecek yahut içeceklerden
korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hâli de-
ğil, ancak korkmak arız olmuş olur.
Talebe: Şüphesiz bildiklerimizi söyledinz. Fakat bu mahluk-
lardan, Allah'tan korktuğundan daha çok korkan mü'minin du-
rumu nedir? Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Mü'minin, Allah'tan daha çok korktuğu hiç bir
varlık yoktur. Zira mü'min şiddetli bir şekilde hastalandığı, ya-
hut Allah'tan gelen kötü bir musibete uğradığı zaman bile, gizli
veya açık olarak «Yarabbi, ne kötü yaptın,» demez. Bunu içinden
de söylemez. Buna mukabil Allah'ı daha çok zikreder. Eğer bu
musibetin yüzde biri, dünya hükümdarlarının birisinden gelmiş
olsa idi; o kimse güvendiği kimselere, hükümdarın duymadığı
yerde onun zulmünü kalbi ve lisanı ile ifadeden çekinmezdi. Hal-
buki mü'min gizli, aşikar, sıcak, soğuk her yerde Allah'ın emrini
gözetir. Dünya hükümdarlarının emirleri ise gizli, açık, isteyerek
yahut istemeyerek, her hal ve kârda gözetilmez. Mesela, bazan
bir mü'minin soğuk bir gecede yıkanması gerekir, hoşuna gitme-
se de uykusundan uyanır, Allah'tan başkasının bilmediği bir
durum için ve sırf Allah'tan korktuğu için gusleder. Keza şiddetli
sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu halde orucunu tutar. Ya-

nmda kimse bulunmadığı halds Allah'ın emrini gözetir, sabre-
der. Allah'tan korktuğu için feryad etmez. Buna mukabil bir kim-
se, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu müddetçe ondan kor-
kar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün bunlardan anlıyoruz ki,
mü'minin Allah'tan daha çok korktuğu hiç bir varlık yoktur.
Talebe: Yemin ederim, kendi nefsimizden de anlıyabileceği-
miz bir hususu ifade ettiniz. Fakat acaba, iman ve küfrün ne ol-
duğunu bilmeyen bir kimsenin durumu nedir? Bunu açıklayın.
Âlim Cr.a.) : Şüphesiz ki insanlar; yüce Allah'ı bilme ve tas-
dik etmeleri ile mü'min, inkâr etmeleri sebebiyle de kafir olurlar.
Allahı'n kulu olduklarını ikrar, Allah'ın birliğini ve onun katın-
dan gelen şeyleri tasdik ettikleri zaman, iman ve küfrün ne de-
mek olduğunu bilmeseler de, imanın hayırlı, küfrün de şerli bir
şey olduğunu bildiklerinden dolayı, kafir olmazlar. Mesela ken-
disine bal ve kinin" getirilen bir kimse, ikisinden de tadar; ba-
lın tatlı, kininin de acı olduğunu bilir. O kimsenin tatlılık ve acı-
lık mefhumunu bilmediği söylenemez. Söylenecek tek şey onun
acılık ve tatlılık isimlerini bilmediğidir. îman ve küfür isimleri-
ni bilmeyen de böyledir. Fakat o kimse imanın iyi, küfrün de
kötü olduğunu bilir. Bu durumda olan bir kimsenin Allah'ı bil-
mediği söylenemez. Sadece iman ve küfür isimlerini bilmiyor
denilir.
Talebe: Acaba mü'min azap görürse, imanı ona fayda verir
mi? Kendisinde iman mevcut iken, iman ettikten sonra azaba
maruz kalır mı? Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.) : Suallerin içinde, benzerini sormadığın mesele-
leri sordun. Ben inşaallah sana o konularda fetva vereceğim.
«Mü'min eğer a'T-ap görürse imanı fayda verir mi? Kendinde
iman olduğu halde azaba uğrar mı?» diyorsun. Evet, iman mü'-
mine fayda verir, çünki iman onu en şiddetli azaptan korur. En
şiddetli azap ise ancak kâfirin azabıdır. Zira küfürden daha bü-
yük bir günah yoktur. Bu durumda bulunan mü'min Allah'ı in-
kar etmemiş, fakat emrettiği bazı hususlarda ona asi olmuştur.
Eğer Allah, ona azap ederse işlediği nisbetinde azap eder. İşleme-
diği şey için azap etmez. Tıpkı adam öldürüp, hırsızlık yapma-

yan kimsenin, sadece katil suçu ile cezaladnırılıp, hırsızlık suçu
ile cezalandırılmaması gibi. Nitekim Allah Kur'anı Kerim'de
«Yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.»^^ buyurmak-
tadır. Hastalığı az olan hastanın durumu daha ehvendir. Dünya-
da azap çekip, en şiddetli azaptan kurtulan sadece bir nevi azap
çeken kimsenin durumu, iki çeşit azap çeken kimseden daha ko-
laydır. Mü'min de böyledir, eğer işlediği bir günah için azap gö-
rürse, bu iki günah için çekeceği azaptan daha hafif olur.
Talebe: Yemin ederim ki bu, doğru bildiğimiz şeylerdendir.
Fakat acaba ibadetleri muhtelif ve çok olduğu halde, kâfirlerin
küfrü niçin aynıdır? Keza semadakilerin imanı ile, yeryüzünde-
kilerin imani; - oysaki meleklerin yapmaları gereken çeşitli amel-
leri varken - niçin birdir?
Âlim (r.a.) : Meleklerin yapmaları farz olan ameller, bizim
yapmamız farz ola namellerden başkadır. Meleklere farz olan ve
bizden önceki ümmetlere de afrz kılınmış olan şeyler de, bize
farz kılınanlardan farklıdır. Sema ehlinin imanı, evvelki ümmet-
lerin imanı ve bizim imanımız ise, birdir. Çünki hepimiz iman et-,
tik ve yalnızca Allah'a ibadet ettik. Tıpkı bunun gibi, kafirlerin
küfrü ve inkarı bir ve fakat ibadetleri farklıdır. Mesela bir ya-
hudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, «Allah'a ibadet ediyo-
rum,» der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratıl-
mış olan oğlu Üzeyr olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse
Allah'a iman etmiş olmaz. Eğer bir hıristiyana, kime ibadet etti-
ğini sorarsan, «Allah'a ibadet ediyorum,» der. Allah'ı sorduğun-
da, onun îsa'nm cesedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir
yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan
kimse ise Allah'a iman etmiş olmaz. Mecûsiye de, kime ibadet
ettiğin sorarsan, o da «Allah'a ibadet ediyorum,» diye cevap ve-
rir. Fakat Allah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu
bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse
de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bil-
memeleri, ve inkarları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok
ve değişiktir. Mesela üç kişi var, bunlardan biri kendisinde, dün-
yada eşi bulunmayan bir beyaz inci mevcut olduğunu iddia edi-

yor. Dalla sonra kara üzümün bir danesini çıkararak, bunun in-
ci olduğuna yemin ediyor, diğerleri ile de bu konuda tartışmağa
giriyor. Bir başkası kendisinde dünyada benzeri bulunmayan bir
inci olduğunu iddia ederek bir ayva çıkarıyor ve bunun inci ol-
duğuna yemin edip insanlarla münakaşaya giriyor. Üçüncüsü,
eşsiz kıymetteki incinin kendisinde bulunduğunu iddia ederek,
bir çamur parçası çıkarıyor ve bunun inci olduğu hususunda ye-
min ederek, başkalarıyla bahse giriyor. Bu üç kişi inciyi bilme-
dikleri konusunda birleşmişlerdir. Zira, sıfatlan çok ve değişik
olmasına rağmen, hiç biri inciyi bilmemektedirler. îşte böylece
sen onların tavs'lf ve ibadet ettiklerine, ibadet etmediğini bilir-
sin. Çünki onlar üç yahut iki ilah tavsif ediyorlar, tavsif ettik-
lerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tavsif
ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabudun, onların ibadet
ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da, senin ibadet ettiğin-
den başkasıdır. Bunun için Kur'an'da: «De ki, ey kafirler, ben
sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsı-
nız.»" buyurulmuştur.
Talebe: Anlattığınız bu konuyu, belirttiğiniz veçhile öğren-
dim. Fakat niçin onlar, Allah Rabbimizdir, dedikleri halde, Al-
lah'ı bilmeyen kimseler oluyorlar?
Âlim (r.a.) : Şüphesiz ki onların, Allah Rabbimizdir, dedikle-
rini biliyorum.. Oysaki onlar bununla da Allah'ı bilmiyorlar. Çün-
ki Allah «Onlara gökleri ve yeri kim yarattı» diye soracak olsan,
Allah, derler. Sen de Allah'a hamdolsun de. Onların çoğu bil-
mezler.»" buyurmaktadır. Yani onların çoğu, anasından kör ola-
rak doğan bir sabinin, hiç bir şey bilmeksizin geceyi, gündüzü,
sanyı, siyahı söylemesi gibi bu sözü gayri şuuri olarak söyle-
yenler gibidir. Böylece kafirler Allah'ın ismini, mü'minlerden
işitmişler, işittiklerini de bilmeden söylemektedirler. Bunun için
Kur'anı Kerim'de «Ahirete inanmayanların kalpleri, inkar edi-
cidir, kendileri de kibirlidir.»'' buyurulmuştur.
Talebe : Bu husus belirttiğiniz gibi. Fakat acaba peygamberi
Allah vasıtasıyla mı bilirsiniz, yoksa Allah'ı peygamber vasıta

sıyla mı bilirsiniz? Peygamberi Allah taraf mdan, onun vasıtasıyla bilirseniz, bu nasıl olur? Halbuki peygamber sizi Allah'a ça-ğırmaktadır. Bunu açıklayını
Alim (r.a.) : Evet, peygamberin peygamberliğini Allah tara-fından biliriz. Her ne kadar peygamber Allah'a çağırırsa da, hiç bir kimse, Allah gönlüne tasdik ve peygamber olduğu bilgisini koymadan, peygamberin hak ve doğru söylediğini bilemez. Bu-nun için Allah «Sen şüphesiz ki, sevdiğini hidayete ulaştıramazsın, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir.»" buyurmaktadır.
Eğer Allah'ı bilmek, peygamberler vasıtasıyla olsaydı, insanlara marifetullah nimetini ihsan etmek, Allah'tan değil, peygamberlerden olurdu. Halbuki Rabbini bilme nimetini peygambere ihsan eden de Allah'tır. Peygamberi, insanlara tanıtarak tasdik ettir-
mesi, Allah'ın insanlar için bir nimeti ve lutfudur. Kul, bildiği hayrı ancak Allah tarafından bilir, dememiz gerekir.
Talebe: Beni rahatlattmız. Fakat acaba, velayet ve beraetin açıklaması nedir? Velayet ve beraet bir kimsede içtima eder mi?
Âlim (r.a.) . Velayet, iyi amelden dolayı hoşnutluk, beraet dekötü amelden dolayı hoşnutsuzluk demektir. Her ikisi de bazan bir insanda birleşebilir, bazan da birleşmezler. îyi ve kötü işler işleyen bir mü'mine yaptığı iyi işlerde muvafakat eder ve onu seversin, işlediği kötü şeylerden dolayı da ona muhalefet eder, ayrılır ve sevmezsin. Bu, sorduğun velayet ve beraetin bir kimse-
de birleşmesinin misalidir. Kafir olan, kendisinde iyi bir durum bulunmayan kimseye de buğzeder ve bütün kötülüklerinde
kendisinden ayrılırsın. Daima sevdiğin ve hiç bir davranışından
hoşnutsuzluk duymadığın kimse ise bütün iyi şeyleri işleyen ve
kötü şeylerden sakınan mü'min kimsedir. Sen onun her hususi-
yetini sever, hiç bir şeyinden hoşnutsuzluk duymazsın.
Talebe: Çok güzel söylediniz. Fakat acaba, nimete küfür ne
demektir? Bunu açıklayın.
Alim (r.a.) : Nimete küfür, kişinin nimetlerin Allah'tan olduğunu inkar etmesidir. Eğer nimetlerden birini inkar ve onun Allah'tan olmadığını iddia ederse o kimse Allah katında kâfir olur.Böylece Allah karşısında kâifr olan, nimetlerini de inkar eder.

Yüce Allah Kur'anı Kerim'de «Onlar Allah'ın nimetlerini itiraf
ederler, sonra da inkar ederler.»" Yani kafirler gecenin gece,
gündüzün de, gündüz olduğunu bilirler. Sıhhat, zenginlik ve
ulaştıkları rahat ve bolluğun nimet olduğunu itiraf ederler. Fa-
kat onlar asıl lütuf ve ihsan edici olan Allah'a değil, kendilerinin
ibadet ettikleri şeye nisbet ederler. Bundan dolayı Allah, onların
Allah'ın nimetlerini itiraf edip sonra da onları inkar ettiklerini
ifade eder. Yani onlar, nimetlerin hiç bir benzeri olmayan Al-
lah'tan olduğunu inkar ederler.
Ancak Allah'tan yardım dileriz. Bize Allah'ın yardımı kâfi-
dir, O ne güzel vekildir. Allahu Taâlâ, Eefndimiz Muhammed
aleyhi's-selam, O'nun âl ve ashabına salat ve selâm eylesin.
Elhamdülillah, el-Âlim ve'1-Müteallim burada bitti.
 
  Bugün 72 ziyaretçi (912 klik) buradaydı

beyaz kuğu Selam Dünya !.. Selam Türkiye !.. Sitemize Hoş Geldiniz !.. ( beyaz kuğu ) bir aile sitesidir !.. Lütfen bizi takip ve dostlarınıza tavsiye ediniz !. Bu çorbada tuzu olsun isteyenlerin, tenkit ve tavsiyeleri için ( mim.sait@hotmail.com )veya ( alt1946@windowslive.com ) adreslerine mail göndermelerini bekliyoruz !.. Sitemizde "bir hoş sada" menüsü altında yer alan "beyaz kuğu", "teferruat", "derviş hüseyine mektuplar" ve "hem nalına hem mıhına" bölümleri orjinal olup, bunların hiç bir hakkı mahfuz değildir, kaynak gösterilerek veya gösterilmeksizin kullanılabilir. Diğer dökümanlar ise; çeşitli sitelerden alınmış, bazılarında değişiklik yapılmıştır.İlgililerin talebi halinde derhal kaldırılacaktır!..Bilgilerinize sunulur !.. *** beyaz kuğu***Ailenizin Sitesi***











* * * * *