beyaz kuğu
  Kur'an'daki Asil Islam Bu
 

KUR’AN’DAKİ ASIL İSLÂM BU

 

M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

 

“Onlar öyle kimselerdir ki: yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları, Ümmi Nebi olan Peygamber’e uyarlar. Ki O Peygamber, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder. İyi ve temiz şeyleri onlara HELAL eder, kötü ve zararlı şeyleri onarlara  HARAM eder. Onarın ağır yüklerini, sırtarında olan zincirleri kaldırır. İşte O’na iman edenler, O’na tazim ederler, O’na yardım edenler ve O’unla beraber indirilen nura uyanlar yok mu! İşte onlar selamete erenlerin ta kendileridir.” ( A’raf: 157)

 

                “ Ey Peygamber! Biz seni bir şahit bir müjdeci, ( gittikleri yolun kötü akıbetinden) korkutucu, Allah’ın izniyle O’nun yoluna davetçi ve NUR’LAR SAÇAN bir kandil olarak gönderdik.” ( Ahzab: 45-46)

 

             “ Allah ve melek’ leri, Peygamber’e salat etmekte, ( O’nun şerefini gözetmeğe, şanını yüceltmeğe özen göstermekte)’ dir.

 

             “Ey inananlar siz de O’na salat edin (O’nun şanını yücelmeğe özen gösterin); içtenlikle selam edin ( O’na esenlik dileyin)” ( Ahzab: 56)

                “ De ki: “ Eğer siz, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki; Allah’ da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

 

            De ki: “ Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez”.” (Al-i İmran: 31-32)

 

                 “ Allah’a ve Resul’üne itaat edin, ta ki esirgenesiniz. And olsun ki: Mü’minler daha evvel apaçık ve kat’i  bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, Allah içlerinden ve kendilerinden, onlara ayetlerini okur, onları tertemiz yapar, onlara KİTAB ve HİKMET’ i öğretir, bir peygamber göndermiş olduğu için, büyük bir lütufta bulunmuştur.” ( Al-i İmran: 164)

 

                “ Ey iman edenler! Allah’a itaat edin! Resulüllah’a ve sizden olan idarecilere itaat edin! Bir şeyde ihtilafa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız eğer; onu (n hallini) Allah (ın kitabın) a ve Resul (ünün sünnettin)e götürün. Böyle yapmanız sizin için daha hayırlı ve pek iyidir! (Nisa: 59)

 

                 “ Öyle değil, Rabb’ine and olsun ki: Onlar aralarında çıkan ihtilaflı şeylerde seni hakem yapmadıkça, sonrada verdiğin hükümden, kendilerinde hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça İMAN ETMİŞ OLMAZLAR.” (Nisa:65)

 

                “ Kim Allah’a ve Resul’üne itaat ederse: İşte onlar, Allah’ın kendilerine nimet bahşettiği, peygamber’lerle, sıdık’larla, şehid’lerle ve iyi kimse’lerle beraberdirler. Arkadaş olarak bunlar ne güzeldir.” (Nisa: 69)

 

                “ Kim Resul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse   (çevirsin), biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. ( üzülme. Onların işini bize bırak).” ( Nisa: 80)

 

                 “ Bana ızdırap veren, yalnız islamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sevmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse. İman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selamette olsa.”

 

 

 

 

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın Adıyla

 

 

İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ

 

 

 

 

 

            Değerli okurlarım,

 

            Rabb’ime sonsuz övgüler ve şükürler olsun ki; KUR’AN’DAKİ ASIL İSLAM BU! İsimli kitabımızın birinci baskısı çok kısa bir sürede bitmiştir. Yurdumuzun her tarafından gelen şiddetli istekler üzerine, az da olsa bazı dizgi ve imla hatalarını düzelterek bu ikinci baskısını sizlere sunuyorum. Bu kitabın kapağına: Y.Nuri Öztürk’e C.1 yazılmıştı ve ikinci cevabı vaat etmiştim. İnşaallah  yazımına başlamış olduğum ikinci kitabı da sizlere kısa sürede sunmayı umuyorum. Ancak, ikinci kitaba almayı düşündüğüm halde, bir an evvel okurlarımın bilgilerine ulaşsın diye; şu günlerde çokça konuşulan: KUR’AN-I KERİM’İN KAÇ AYET OLDUĞU konusunun açıklamasını, bu kitabın son bölümüne ilave ediyorum. Bu bölümün de dikkatle okunmasını bilhassa dilerim. Salat-ü selam Resul-ü Kibriya’ya, üstün aile halkına ve ashabına; hidayet tüm insanlara; selam ve kurtuluş inananlara olsun. (Âmin)

 

 

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla,

 

 

 

ÖNSÖZ

 

 

 

            Değerli okurlarım: son senelerde; İslam dini namına konuşan, kendilerini büyük müctehid ve mezhep imamlarının yerine oturtabilmek için, işlerine geldiği konularda o zatların görüşlerini öne süren, genelde ise; onları hiçe sayan, onlara; profesör Hüseyin Atay’ın dediği gibi “ sığ görüşlüler” diyen, (Kur’an’daki İslam s.163) Evet o mübarek insanlar; sünnet ve sağlam hadisleri makbul görüp; onları derledikleri ve o sağlam hadislerle ayetleri bir araya getirip, İslam fıkhını, hukukunu ve ilmihal’lerini bizlere hazırladıkları, Kütüb-ü Sitte dediğimiz altı hadis kitabında bulunan ve tümüne yakını sahih kabul edilen hadislerin varlığını kabul ettiklerinden ve o sağlam hadis’leri; kur’an-dan sonra dini kaynak sayıp, hükümler çıkardıklarından dolayı, o çok değerli İslam alimlerine: “ bunlarınki Allah’a ve kur’an-a ortak koşmaktır.” (Kur’an-daki İslam s.71 satır: 21) diyen, Sayın Öztürk gibi; sayıları az olsa da, öyle ölçüsüz, insafsız, ilimde rasih (yüksek anlayış sahibi) olmayan, sözüm ona alimler ve ilahiyat profesörleri çıktı ki; kendilerini  dinde müceddid (yenileyici) zannettikleri için, yine ileriki sayfalarda göreceğiniz gibi, tahrif etmedikleri hiçbir dini mes’ele bırakmadılar.

 

 

 

            Sayın Öztürk’ün hocam diye takdim ettiği Sayın profesör Hüseyin Atay: Ceviz Kabuğu programında ve Sayın Öztürk’ün yanında; “Akıl Kur’an’dan üstündür” iddiasında bulunurken birisi çıkıp da: Allah, (c.c.) Tevbe sûre’sinin 28. ayetinde: “ Ey iman edenler! Müşrikler ( Allah’a ortak koşanlar) necistir (pistir.) Bu yüzden bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar…” buyurmaktadır. Nasıl oluyor da, bu müşriklerin kafirlerin, canilerin, teröristlerin, zanilerin, ateistlerin uyuşturucu tutkunlarının akılları Kur’an’dan üstün oluyor? demediler. Kaldı ki; Kur’an kelamullah’tır, Allah kelamıdır, Allah’ın sözüdür. Kadimdir, ezelidir, ebedidir, hiçbir akıl ondan üstün olamaz.

 

          

 

            Tabi bunların arasında bulunan, bunların görüşlerine karşı oldukları halde, çeşitli nedenlerle seslerini yükseltmeyen çok değerli profesörlerimiz, ilim adamlarımız da vardır. Onlara selâm olsun. Allah (c.c.) onların selamet ve cesaretlerini artırsın.

 

 

 

            Türkiye’mizde dini mes’eleleri layıkıyle bilenlerin sayısı çok az olduğu, zihinler tamamen boş bulunduğundan, bilhassa islami yaşantısı zayıf olan birçok insanlar, bunların tesiri altında kalmaktadırlar. Daha zararlısı ise: kendileri öğretim üyeleri olduklarından, kendi görüşlerinde yetiştirecekleri, ilerinin ilim adamları olacaktır.

 

 

 

            Bu sünnet ve hadisi: ihtiyaçları olduğu zaman kabul edip işlerine gelmediğinde ve de genelde kabul etmeyen kişiler: nerdeyse kitabı teslim edip, hiçbir şeye karışmamış ve Kitab’ın yorumunu kendilerine bırakmış bir peygamber ve böyle bir din tahayyül ederek; Kur’an’ın açıklamalarını kendilerinin yapabileceklerini zannediyorlar. Halbuki, bu ulvi görevi Cenab-ı Hak, ayeti kerime’lerde görüleceği gibi, Resulallah’ (s.a.s.)a vermiş, bu hususta mü’minleri de şöylece uyarmıştır:

 

 

 

            “ Andolsun ki Allah mü’minlere, kendilerine (Allah’ın) ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab ve Hikmet’i öğreten, kendi içlerinden bir peygamber göndermekle lutufta bulunmuştur: Oysa onlar daha önceleri ap açık bir sapıklığın içindeydiler.” ( Al-i İmran: 164)

 

 

 

                Diğer ayette Cenab-ı Allah:

 

            “ Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı ve hikmeti ve size (daha) bilmediklerinizi öğreten bir resul gönderdik.” (Bakara: 151)

 

 

 

Buyururken, yoksa Sayın Öztürk; “bu resul’ün açıklamasına ihtiyacımız yoktur, bize bu Kur’an yeter, onu biz açıklarız” mı diyeceksiniz?

 

 

 

Değerli okurlarım. Zaten bunların dışında Edip Yüksel gibi: Hz. Peygamber (s.a.s.) kitab’ı getirmiş görevi bitmiş diyorlar. Hatta Tv Kanal 6 da Ceviz Kabuğu programına; telefonla iştirak eden bir konuşmacı sayın Öztürk’e hitaben: “ Ne diyorsunuz! Resulullah’ı bir müvezzi’ye (postacıya)mı benzetiyorsunuz?” demişti de sayın Öztürk de: “ Ne diyorsun Kur’an’a müvezzi (postacı)olmak az bir şeymi?” demişti. Aynı konuşmaya Metin Yüksel de Amerika’dan telefonla iştirak etmiş: “hocam artık reformu başlatalım.” demiş sayın Öztürk ise, tebessümlü bir sukutla cevap vermişti…

 

 

 

İnancımız budur ki: Böyle binlerce reformist gelse de: Allah Nurunu tamamlayacak, Kitabını ve Dinini ebediyen koruyacaktır. Bu satırları yazabilmemize imkan ve güç veren, Rahman ve Rahim olan Allah’a (c.c.) sonsuz hamdü senalar ve sevgili peygamberimiz efendimiz ile aile halkı ve ashabına sonsuz selatu selamlar, bu yanlış görüşte olan kardeşlerimize ve cümlemize de en güzel hidayetler olsun.

 

 

 

İşte bu yenici profesörlerin onlarca iddialarından; bu kitapta cevaplandırmaya çalışacağımız konulardan bazıları:

 

 

 

1-REENKARNASYON: Yani insanlar öldükten sonra başka bedenlere girerek, günahlardan temizleninceye, tekamül edinceye kadar; defalarca, dünyaya gelir, yaşar, ölür, tekrar doğar, yaşar, ölür, tekamülleri tamamlanıncaya kadar bu böyle devam edermiş!

 

2-KUR’AN’I KERİM: İnsan ibadetsiz ve cünüb de olsa Kur’an’ı Kerim’i eline alır, okuyabilirmiş; abdestsiz el sürülmemesi istenen Kur’an; Levhi Mahfuz’daki Kur’anmış!

 

 

 

            3-KADIN: Hayız ve nifas (yani adet ve doğum sonrası) halinde iken de namaz kılar, oruç tutabilirmiş!

 

 

 

            4-NAMAZ: Her hangi bir sebepten dolayı vaktinde kılınamayan namaz, bilahare kaza edilemezmiş!

 

 

 

            5-TESETTÜR (ÖRTÜNME): İffeti korumak için değilmiş ve “ saçının belli bir kısmı açık kalacak bir şekilde örten kişiler Kur’an’ın beyanına aykırı davranmakla suçlanamazmış” ve saçların bütünüyle görünmeyecek şekilde kapatılmasını emreden bir ifade yokmuş! Ahzab suresinin 59. ayetine rağmen, cariye’lerle Hürler arasında giyim farkı yokmuş. ( Kur’an’daki İslam kitabının 529-530 sayfasındaki; sayın Hayrettin Karaman’ın ve sayın  Öztürk’ün kendi iddialarıyla tenakuza düşüyorlar.)

 

 

 

            6-CİLBAB: İnanan kadınların evden dışarı çıktıklarında: İnanmış Hür kadınlardan oldukları anlaşılsın, tanınsınlar da cahiller tarafından kendilerine eziyet edilmesin diye: vücutlarını baştan ayağa örten Cilbab’ın, üzerlerine alınmasını emreden, Ahzab suresinin 59. ayeti, bu zamanda uygulanmayabilirmiş!

 

 

 

            7-PEYGAMBERİMİZ: Peygamber’imizin ümmi’liğinin okuma yazma bilmemekle hiçbir ilgisi yokmuş. Ümmi kelimesinin Kur’an dilinde karşılığı, okuma-yazma bilmeyen değil, Ehli Kitab’ın elindeki belgelere dayalı bilgilerle eğitilmemiş insan demekmiş!

 

 

 

            8-HELAL, HARAM: Kur’an’da isimleri yazılı hayvanlardan başka eti haram olan hiçbir hayvan yokmuş, hadislere dayanarak yeni haramlar icad etmek Kur’an’ın ruhuna aykırıymış!

 

 

 

            9-ŞEFAAT: Kur’an’da kimin şefaat edeceği ismen belli olmadığı için; kim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) şefaat edecek derse kafir olurmuş!

 

 

 

            10-KUR’AN’DA NASİH-MENSUH: Önceden helal olan birşey, sonradan gelen ayetlerle yasaklansa, haram edilse dahi; orda olmazsa başka yerde ve o zamanda olmazsa başka zamanda helal sayılır ve uygulanabilirmiş!. Nasih ve Mensuh diye birşey yokmuş. Yani önce inmiş bir ayetin hükmü sonradan gelen ayetle kaldırılamazmış!

 

                      

 

            Bu iddiaları, yukarıda sıraladığımız gibi, ilerideki sayfalarda, bölümler halinde aydınlatmaya çalışacağız. Tabi bu yazılanlar sayın Öztürk’ün yazdığı Kur’an’daki İslam kitabındaki hata ve yanlışların onda biri değil. Onun için kitabın kapağına sayın Öztürk’e cevap: 1 diye yazdık. Diğer bölümlerini de inşallah en yakın tarihlerde cevaplandırmaya çalışacağız. Bu çalışmalarımız esnasında ve basılma aşamasında bizden maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen tüm dostlarımıza şükranlarımı sunar, eksik ve tüm hatalarım için önce Rabbim’in affını diler, siz okuyucularımın da hoşgörülerinizi, yapıcı ve tamamlayıcı tenkitlerinizi bildirmenizi beklerim. Bütün övgülerin hepsi her şeyi yoktan var eden Allah’a (c.c.) sonsuz selat-ü selam’da O’nun resul-ü kibriyası’na ve onun muhterem aile halkı ile güzide ashabına ve de tüm kurtuluşlar inananlara olsun. Rabbim, bu hatalı kardeşlerimizi de, bizleri de en doğruya ulaştırsın. Amin.

 

 

 

17 Ekim 1998/Cumartesi

 

M.Avni (Avnullah) ÖZMANSUR

 

Malatya                     

 

 

 

Not: 1-Düzeltme:

 

Bundan önce çıkmış bulunan “ Başsız Şehid” adlı kitabımızın 109. sayfasının 13 ve 25. satırlarında bulunan   “Sağındaki” kelimelerinin “ Solundaki” olarak düzeltilmesini istirham ederiz.

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

REENKARNASYON

 

 

 

 

 

            Değerli okurlarım, bu bölümde Allah’ın izniyle: Aslen eski Mısır, eski Yunan, Hind ve Sind’lerin inançlarında yer alan; bilhassa son senelerde Türkiye’mizde, Profesör Yaşar Nuri Öztürk, Profesör Hüseyin Atay, Prof. Kayserilioğlu, Prof. Süleyman Ateş ve emsali reformcu(!) Profesörlerin kitaplarında yazdıkları ve defalarca televizyon programlarında savundukları ve gerçekmiş gibi insanlara savundukları REENKARNASYON inancı ve diğer sapık görüşlerinin üzerinde duracak; onların Kur’an ayetlerini yanlış yorumlarla gerçek mânâsından nasıl çıkardıklarını izah ederek; esasen Kur’an’ın bu yanlış inançların nasıl kökünden reddettiğini gözler önüne sereceğiz.

 

            Şunu da ifade edelim ki, onların itirazlarına hiç yer bırakmamak için biz, ayet meallerini bizzat Süleyman Ateş’in kendi meâlinden aldık.

 

          

            REENKARNASYON NEDİR?

 

 

 

            Savunanların iddiasına göre Reenkarnasyon; yaşayan bir insan, eğer dünyada tekâmülünü tamamlamadan ölmüş ise: tamamen temizleninceye, tekâmülünü tamamlayıncaya kadar, öldükten sonra, başka bedenle doğarak yeniden yaşaması, yine ölüp yine dünyaya başka  bir bedenle doğup yaşaması, yine ölmesi, yani tekâmül edip günahlardan temizleninceye, cenneti hak edinceye kadar, dünyaya gelip gitmesi imiş!

 

            Şimdi burada; uzun süre Başbakanlığımızı yapmış bulunan Sn. Tansu Çiller’in eşi Özer Çiller Bey ile ilgili; 13 Ocak 1995 tarihli Hürriyet gazetesinde Gülçin Telci Hanım’ın imzasıyla yayınlanan haberi aynen alıyorum:

 

            “Başbakan Tansu Çiller’in eşi Özer Çiller, “Yeniden Hayata dönüş” teorilerine çok inandığını ve bundan önceki hayatında Rus Çarı olduğunu söylüyor. Çiller, bütün hayatı boyunca “Reenkarnasyon” (Hayata başka kişilik altında dönüş) teorileri ile ilgilendiğini, kendisinin daha önceki hayatında adı çok bilinmeyen bir Rus Çarı (İmparator) olduğunu öne sürüyor. Özer Bey, Allah üzerine bir de kitap yazdığını belirtiyor. Daha önceleri off the record olarak söyleyen Çiller, son günlerde bu tutumunu değiştirerek açıkça anlatıyor;

 

            BAŞBAKANLIK Konutu’nda gazetecilere önceki gün Allah’la görüşüyorum” açıklaması yapan Başbakan Tansu Çiller’in eşi Özer Çiller’in öldükten sonra yeniden doğmaya (Reenkarnasyon)’a inanan bir kişi olduğu ortaya çıktı.

 

            Yakın çevresine,” ilk hayatında bir Rus çarıydım” açıklaması yapan Özer bey’in bu konu açıldığında şu açıklamayı yaptığı öğrenildi:

 

            “ Ben bundan bir önceki hayatımda, steplerde yaşadığıma eminim. Daha önceki hayatımda bir Rus çarıydım. Ama öyle çok önemlilerden değil. Daha az tanınmış bir Rus çarıydım. Çok şaşaalı bir yaşantı içindeydim. Rusya’yı hiç görmedim ama, oradaki her şey bana o kadar yakın ve doğal geliyor ki…”

 

            KİTAP YAZIYOR: Özer Çiller’in din konusunda yeni bir kitap hazırlığı içinde olduğu belirtildi. Özer Çiller’in yeni kitabı ALLAH konusunda olacak. Çiller’in eski ortağı Bilger Duruman da Kur’an’ı Kerim için kılavuz yazıyor. Özer Uçuran Çiller, “Mutlu ve Başarılı Olma Sanatı” isimli kitabında yeniden yaşamla ilgili düşüncelerini aktarmış ve “Yaşayan ölüler ve ölüpte seneler sonra gömülenler sınıfına girmek istemiyorsanız, ruhsal dünyanızı geliştirmek zorundasınız” demişti.” (Burada Gülçin Hanım’ın gazete haberi bitti)

 

 

 

                Değerli okurlarım. Bu reformcu profesörlerin reklam ve propagandaları neticesinde, Çiller gibi temiz inancını kaybetmiş kardeşlerimizin sayılarının artmamamsı ve Allah’ın onlara hidayet vermesi dileğiyle, ana mevzuumuz olan Reenkarnasyonu: Kur’an’daki İslam kitabında savunan Yaşar Nuri Öztürk’ün, kendi kitabından ilgili sayfaları aynen alarak eleştirmeye çalışacağız. Burada ayetler üzerindeki tartışmalara girmeden önce onlara sorarız; herkes temizlenecek cennete girecekse, cehennemdekiler kimlerdir.?

 

            Öldükten sonra dünyaya tekrar gelmek suretiyle ateşi, yani cehennemi ve ahiretteki olayları gözleriyle gören kimse için, gaybe  iman diye bir şey kalır mı? Ve de o adam için imtihan söz konusu olur mu.? Kaldı ki, Bakara suresinin 3. ayetinde

 

 

 

 

 

b £à¡ß ë  ñì¨Ü £_Ûa  æì¢àî©Ô¢í ë ¡k¤î ̤Ûb¡2  æì¢ä¡ß¤ªì¢í  åí©Æ £Û a :

 

= æì¢Ô¡1¤ä¢í ¤á¢çb ä¤Ó 9 0

 

            “Onlar ki; gaybe inanırlar; namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan dağıtırlar.” Buyrulmakla Kur’an, en başta gaybe imanın, ehemmiyetini ve önemini belirtiyor.

 

            Aslında onların bu yanlış görüş ve iddialarını reddetmeye Taha suresinin 55. ayeti kâfidir. İşte ayet:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

¤á¢Ø¢u¡`¤_¢ã  bè¤ä¡ß ë ¤á¢×¢ î©È¢ã b èî©Ï ë ¤á¢×b ä¤Ô Ü   b è¤ä¡ß :

 

:ô¨`¤ ¢a ¦ñ 0b m

 

            “Sizi ondan (yerden) yarattık, yine oraya döndürürüz ve sizi BİR KEZ daha ondan çıkarırız.” (20/55)

 

            Görüldüğü gibi Allah (c.c.) bizim temizleninceye kadar değil, bir kez  topraktan çıkarılacağımızı gayet net ve herkesin anlayacağı şekilde bildirmektedir. Bu açık bilgiyi sunduktan sonra; onların yararlanmak istedikleri ayetlere ve iddialara gelelim:

 

 

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLÂM

 

 

 

 

 

            Yaşar Nuri Öztürk’ün, Kur’an’daki İslâm isimli kitabının, önce REENKARNASYON ile ilgili bölümlerini, ayrı ayrı sayfalardan buraya aynen alıyorum: Her bölümü ayrı ayrı okuyarak cevaplandıracağız. Zaten kendisi, göreceğiniz gibi ilgilendirdiği ayetleri topluca ele alıp davasını savunmamış, kitabında ilgilendirdiği ayetler gelince ayrı ayrı yerlerde savunmuş ve de bunları, soru cevap şekline sokmuş, yani önce soruyu yazmış altına da cevap demiş. Soru yerine (s harfini cevap yerine (c) harfini kullanmış. Soruların yanındaki ayetlerin sure imini yazmamış, sade sure numarasını yazmış. İyi anlaşılsın diye biz, sure ismini de yazdık.

 

            Ayrıca,adı geçen kitaptan aldığımız bölümlerin hepsini karışıklık olmasın, iyice anlaşılsın diye iki taraftan girintili (dar), italik ve bazı bölümlerini de siyah yazıyla yazdık. Ayrıca ayet ve hadisleri de siyah yazdık. Yardım ve başarı Allah’tandır.

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

BİRİNCİ KISIM

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLÂM: Sayfa 152-153

 

            Fatır Suresi Ayet: 37

 

          

 

            S-37 Ayetteki azaptan kurtulmak isteyişi ve buna verilen cevabı değerlendirir misiniz?

 

            C-Önce ayeti görelim: “Onlar o cehennem ateşinde: ‘Rabbimiz bizi çıkar, önce yaptığımızdan başka iyi işler yapalım’ diye feryat ederler. Biz sizi, öğüt alacak olanın öğüt alabileceği bir ömürle yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı da geldi. Öyle ise tadın azabı; artık zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”

 

            Ayetten anlaşılıyor ki, yeni bir imkan verilmesini isteyenler daha önce kendilerine yeterli süre verildiği için red cevabı almaktadırlar. Bu süre verilmemiş olsaydı tekrar dünya planına gönderilebileceklerdi. Açıktır ki, bu ayetin muhatabı olmak bakımından dünyada yirmibeşyıl kalanla yüzyıl kalan aynı tutulamaz.

 

            Böyle bir şey Allah’ın adaletine ters düşer. Geri dönüşe red cevabı verilmesi için dünyada kalışın “öğüt alanın, onu alması için gerekli bir süre”yi bulması lazımdır.

 

            Şunu da söyleyelim ki, Kur’an ömür kavramını insanın tekâmülünü tamamlaması için gerekli olan süre anlamında kullanmaktadır. Buna  muammer olmak da deniyor. 11. ayet bu sürenin bir kitapta belirlendiğini ve hiç kimsenin bu belirlenen süresinin o kitaptaki kayıtlar aksine  kısaltılamayacağını söylemektedir. Sürenin dünyaya kaç kez gelmekle tamamlanacağını Cenab-ı Hak bilir. Kişinin mahşer hesabı işte bu sürenin tamamlanması sonunda görülecektir.

 

            İmkanları iyi kullanamayarak ömrü, yani kendisine verilen süreyi heder edenler  “erzel-i ömr’e” yani tekâmül için belirlenen çizginin başlangıç noktasına geri çevrilirler. Yasin suresi 68. ayet de bu espiriye dikkat çeker. “Kime uzun ömür veriyorsak onun yaratılışını baş aşağı geri çeviriyoruz hâlâ akıl etmiyorlar mı?” (Kur’an’daki İslam Sayfa: 152-153)

 

 

 

            Burada sayın Öztürk gözü açıklık ederek tam aleyhinde bizim öne süreceğimiz ayeti alarak sanki, ayette “ Biz öğüt alacak olanın öğüt alabileceği bir ömür için dünyaya DEFALARCA GÖNDERİLMEDİK Mİ?” denmiş gibi ayeti saptırarak Daha önce kendilerine yeterli süre (yani birkaç kez dünyaya geliş gidiş süresi) verildiği için red cevabı almaktadırlar. Bu süre verilmemiş olsaydı tekrar dünya planına gönderilebileceklerdi.” diyor. Sayfanın altına doğru da: “sürenin dünyaya kaç kez gelmekle tamamlanacağını Cenab-ı Hak bilir. Kişinin mahşer hesabı işte bu sürenin tamamlanması sonunda görülecektir.” diyor. Bir de “yirmibeşyıl kalanla yüzyıl kalan aynı tutulamaz. Böyle bir şey Allah’ın adaletine ters düşer.” diyerek neredeyse haşa Allah’ı tehdit ediyor.

 

            Ayeti kerimede Allah (c.c.) “sizi defalarca yaşatmadık mı?” demiyor tam aksine “Öğüt alanın, öğüt alabileceği bir ömürle yaşatmadık mı” diyerek ömrün bir defa olduğunu vurguluyor. Ve çıkış isteklerini reddederek, “Öyle ise tadın azabı, zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” diyerek onları azarlıyor.

 

            Şimdi Öztürk’e sorarız; hani ölenler tekâmül edip temizleninceye kadar Reenkarne olacaklardı.? Bu ayette sözü geçenler niçin tekâmül edip temizlenmemişler, ateşe atılıyorlar.?

 

            Hani Reenkarnasyon onları temizleyip tekâmül ettirecekti.! Sen diyorsun ki “ bunlara önce süre verilmiş dünyaya birkaç kez gelmiş gitmişler de, onun için dünyaya tekrar dönüş istekleri kabul edilmedi.”  Bunların gelip gittiklerini nasıl uyduruyor, Allah’ın ayetlerinin manasını nasıl tahrif ediyorsun.?

 

            Taha suresindeki “Bizi sizi, öğüt alacak olanınöğüt alabileceği bir ömürle yaşatmadık mı.?” Bu ayette senin dediğin gibi dünyaya bir çok defa gidip gelmek asla mevzuu bahis değildir. Ancak doğumdan ölüme kadar geçen süre anlatılmaktadır. Bu ayetin tefsiri mahiyetindeki hadisleri ve ayeti kerimeyi Riyazüssalihinden buraya aynen alıyorum.

 

1.                 Hadis: “İbn-i Abbas ve muhakkik alimler, bu ayetin manasının: “Sizi altmış sene yaşatmadık mı?” “demek olduğunu söylediler.” Bu sözü ileried zikredeceğimiz hadis de te’yid ediyor. Bir kavle göre onsekiz, diğer bir kavle göre kırk yıldır. Bu sonuncu söz Hasan, Kelbi ve Mesruk’undur. Bu kavil İbn-i Abbas’dan da rivayet edilmiştir.

 

Medinelilerin kırk yaşına vardıklarında; ibadetle uğraşmak için, başka işlerden el çektiklerin de rivayet ettiler. Bazıları “ büluğ çağına kadar yaşatmadık mı?” manasındadır, dediler.

 

            Allah’u Teala’nın “size Nezir de geldi” kavlindeki nezirden murad, Muhammed Aleyhisselam olduğunu İbn-i Abbas ve Cumhuru Ulema söylediler. (Riyazüssalihin Cilt 1 Sahife: 147-148)

 

2.                 Hadis: Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (a.s.) şöyle demiştir:

 

 

 

 

 

“Allah’u Teala, ölümünü altmış sene te’hir ettiği kimse için mazeret beyan etmeye meydan bırakmamıştır.” Buhari (Riyazüssalihin cilt 1 Hadis no: 112)

 

Fakat kırk yaş görüşünü te’yid eden, doğrulayan Ahkaf suresinin 15. ayetini alıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

¢é¤n Ü à y b6¦ãb  ¤y¡a ¡é¤í  ¡Ûa ì¡2  æb  ¤ã¡üa b ä¤î £" ë ë :Q

 

 æì¢r¨Ü q ¢é¢Ûb _¡Ï ë ¢é¢Ü¤à y ë b6¦ç¤`¢× ¢é¤n È " ë ë b¦ç¤`¢× ¢é¢£ß¢a

 

 4b Ó =¦ò ä    åî©È 2¤0 a  Í Ü 2 ë ¢ê £ ¢( a  Í Ü 2 a !¡a ¬ó¨£n y a6¦`¤è (

 

ó¨Ü Ç ë  £ó Ü Ç  o¤à Ȥã a ¬ó©n £Ûa  Ù n à¤È¡ã  `¢Ø¤( a ¤æ a ¬ó©ä¤Ç¡9¤ë a ¡£l 0

 

7ó©n £í¡£0¢! ó©Ï ó©Û ¤|¡Ü¤" a ë ¢éî¨"¤` m b¦z¡Ûb "  3 à¤Ç a ¤æ a ë  £ô  ¡Ûa ë

 

: åî©à¡Ü¤ ¢à¤Ûa  å¡ß ó©£ã¡a ë  Ù¤î Û¡a ¢o¤j¢m ó©£ã¡a

 

 

 

 

 

            “Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. ( ana karnında) taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihayet (insan) güçlü çağına erip KIRK YAŞINA varınca “Ya Rabb’i, dedi, beni, bana ve anama, babama verdiğin nimete şükretmeye razı olacağın yararlı işler yapmaya sevk eyle. Benim için, zürriyetim için de salahı devam ettir. (benden gelecek olanları da iyi insanlar yap.) ben sana yüz tuttum ve ben (sana) teslim olanlardanım.” 46/15

 

          

 

Görüldüğü gibi bu ayeti kerime, insanın en güçlü, en düşünceli ve en olgun yaşının kırk olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. 18 yaş ise; hem dini konularda sorumluluk yüklendiği, hem de medeni kanunlarda sorumluluk yüklendiği göreve ve yükümlülüklerin başladığı bir yaş sınırıdır ve her yönüyle gerek dünya işlerinde, gerek ahiret işlerinde akıl baliğ olmuş, rüştüne ermiştir. Bu yaştan yani akıl baliğ olup rüştüne ermeden önce ölenler ise; zaten mükellef olmadıklarından sorumlu tutulmazlar. Siz bazı profesörlerin dediği gibi dünyaya birkaç kez gelip gitmek söz konusu değildir.

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

İKİNCİ KISIM

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLAM: Sayfa: 160-161

 

            Vakıa Suresi ayet: 60-62

 

            S-60-62. ayetlerdeki “ölüm ve tekrar yaratılma” kavramlarına ne dersiniz.?

 

            C-Önce ayetleri görelim: “Aranızda ölümü biz takdir ettik ve biz yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta ve suretlerde tekrar yapılandırmamız hususunda önüne geçilecekler de değiliz.”(Ayrıca Bk.İnsan,28)

 

            Bu ayetlerden mahşerdeki yaratılış anlaşılabileceği gibi, dünyada yeniden bedenlenme yani Reenkarnasyon da anlaşılabilir. Hatta ayetler ikinci manayı anlamaya daha uygundur. Nitekim Fahrettin Razi’ den Elmalılı’ya kadar birçok müfessir getirdikleri açıklamalarla da ikinci manayı ortaya koymuş, ancak geleneksel kabule uyarak Reenkarnasyon’dan bahsetmemişlerdir. Kur’an’ı tabuların ve peşin fikirlerin cenderesine girmeden anlamayı esas alan Süleyman Ateş bu müstesna tavrını burada da sergilemiş ve ayetleri açıklarken şu satırları yazmıştır.

 

            “Birinci ayette, yeniden yaratılacak insanın bedeninin, bu bedenin aynı değil, benzeri olacağı: “Sizi bilmediğiniz bir biçimde yaparız” anlamındaki ikinci cümleden de yeniden yaratılacak insanın bilinmeyen bir biçimde yaratılacağı anlaşılır. Daha önce geçen benzeri ayetlerle karşılaştırılırsa bu ayetlerden de kemal bulmadan ölmüş insan ruhunun, bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir biçimde yeni bir bedene sokulup bedensel hayata getirileceği manası çıkarılabilir.”

 

            “Bu ayetler, olgunluk kazanmış mümin insanlara değil, ahireti inkar eden kemal bulmamış cehennem halkına hitaptır. Bundan, kemal bulmamış inkarcı insanların, kemal bulmak üzere tekrar bedenlere sokularak yeniden yaratılacağı anlaşılır. Bu takdirde ba’s (yeniden bedensel hayata çıkarma, öldükten sonra diriltme) olayı, kemal bulmamış ruhlara mahsus olabilir. Kemal bulmuş ruhlar, Huld Cennetine gittiklerinden bedensel hayata dönmezler. Ba’s, kemal bulmamış ruhların, kemal bulmak üzere bedensel hayata getirilmesidir ki bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyanın ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayatıdır.

 

            Her bedensel hayatta yapılanlar, ruhun daha sonraki hayatının mahiyetini çizer. Kötülüklerden korunan ve Allah’a ibadetle olgunlaşan ruh, ebedilik cennetine girer, bir daha, gerçekte azab olan bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar, olgunlaşıncaya dek yeni bedenlere sokularak dünyaya getirilirler. Olgunlaşmanın tek yolu da Allah’a ibadet ve güzel ahlaktır.

 

            Ayetlerden bu mana anlaşılabilir ama tenasuh (Reenkarnasyon) demek olan bu açıklama, cumhurun anlayışına aykırıdır. Bu bakımdan bu mananın muhtemel olmakla beraber, cumhurca ayetlere böyle bir mana verilmediğini belirtmemiz gerekir.” (Ateş: 9/238) Kur’an’daki İslam sayfa: 160-161

 

 

 

            Sayın Öztürk; yukarıda görüldüğü gibi yine ayetlerin manasını saptırıyor ve aynı davranışı Süleyman Ateş’le beraber sürdürüyorsunuz!

 

            Vakıâ suresinin 60-61. ayetlerinin meallerini yazdıktan sonra parantez içinde (ayrıca bk.insan 28) dediğiniz için önce yine Ateş’ten insan suresi 28. ayetin mealini alıyorum:

 

 

 

b ä¤÷¡( a !¡a ë 7¤á¢ç `¤  a ¬b ã¤&   ( ë ¤á¢çb ä¤Ô Ü   ¢å¤z ã :

 

:5í© ¤j m ¤á¢è Ûb r¤ß a ¬b ä¤Û £  2

 

 

 

            “Biz onları yarattık, yapılarını sıkıca bağladık (vücut parçalarlını birbirine sıkı sıkıya bağladık, eklemlerini, damarlarını sağlam yaptık). dilediğimiz zaman onları benzerleri ile değiştiririz.” (İnsan:28)

 

 

 

 

 

= åî©Óì¢j¤  à¡2 ¢å¤z ã b ß ë  p¤ì à¤Ûa ¢á¢Ø ä¤î 2 b ã¤0 £  Ó ¢å¤z ã :

 

 

 

 

 

            Bu gelen ayetler de vakıa suresinin meali:

 

            “Aranızda ölümü takdir eden (ne zaman öleceğinizi belirleyen) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (kimse bizim tayin ettiğimiz vakti geçemez).” (Vakıa: 60)

 

 

 

 

 

æì¢à Ü¤È müb ß ó©Ï ¤á¢Ø ÷¡'¤ä¢ã ë ¤á¢Ø Ûb r¤ß a  4¡£  j¢ã ¤æ a ó¬¨Ü Ç :

 

 

 

            “(size böyle ölümü takdir ettik) Ki, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşa edelim.” (Vakıa: 61)

 

 

 

 æë¢` £× Æ m ü¤ì Ü Ï ó¨Û@ë¢üa  ñ b¤' £äÛa ¢á¢n¤à¡Ü Ç ¤  Ô Û ë

 

 

 

            “Andolsun ilk yaratmayı bildiniz. (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? (ilk defa yarattığımızı gördüğünüzden dolayı yeniden yaratabileceğimizi de anlamanız icab eder).” (Vakıa: 62)

 

 

 

Burada da göz göre göre, yıllarca önce ahirete gitmiş olan değerli müfessirlerden Fahreddin Er-Razi’ye ve Elmalılı Hamdi Yazır’a iftira ediyorsun! Bu ayetlerin tefsirinde ne tenasuh, ne de Reenkarnasyon lafları senin de bildiğin gibi katiyen geçmiyor. Çok uzar diye tefsirdeki bölümleri buraya almıyorum. Fakat sen sayın Öztürk, var olduğunu iddia ettiğine göre; işte onların sözleri diye iki cümle ile de olsa birer örnek alıp yazman gerekmez miydi?

 

Sayın Süleyman Ateş’e gelince, yukarıda şöyle söylüyor. “Ba’s kemal bulmamış ruhların, kemal bulmak üzere bedensel hayata getirilmesidir. Ki bedenden beden geçen ruh, bu bedenler içinde dünyanın ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayatıdır. Her bedensel hayatta yapılanlar, ruhun daha sonraki hayatının mahiyetini çizer…Olgunlaşmayan ruhlar, olgunlaşıncaya dek yeni bedenlere sokularak dünyaya getirilirler…”

 

            Sayın Ateş’in söylediğini cahil bir insan dahi söylemez. Çünkü, en cahil insanlar dahi, şu hadis-i şerifi mealen bilirler. İşte hadis:

 

 

 

Ebu Hureyre (r.a)’den ‘Peygamber (a.s.) Şöyle buyurmuştur:’ “ Dünya mü’minin hapishanesi, kâfirin cennetidir.” (Müslim, Tirmizi,Tac.Terc.C.5 Ha.no: 504)

 

 

 

Ateş Hoca, Peygamberimiz Efendimizin kâfirler için cennet dediğine  cehennem diyor. Sayın Ateş’e sorarız: Eğer dünyada bedenlenmek  cehennemde yanmaksa, ahirette cehennemde dişleri açıkta kalacak şekilde yüzlerine alevler çarparak yanmakta olan cehennemlikler; niçin yeniden dünyaya dönmek istiyorlar. “ Her bedene girişi, dünyaya yaşayışı cehennem azabı” ise dünyadaki bu cehennemin ateşi nerede.? Dersen “sıkıntı ve ızdıraplar onları olgunlaştıracak,” ahiretteki cehennem ateşinin sıkıntı ve ızdırabı daha şiddetli olduğu için sizin aklınıza göre orada daha çabuk olgunlaşması gerekmez mi? Bu garip iddialarla gülünç durumlara nasıl düşüyorsunuz.?

 

 

 

İnsan suresinde Cenab-ı Hak, “Dilediğimiz zaman onları benzerleri ile değiştiririz.” buyuruyor. Elbette bizler öleceğiz; yerimize ağzı, gözü, eli, ayağı yani kaba hatlarla bizler gibi insanlar getirilecektir. Yani insan nesli kıyamete kadar kesilmeyip devam edcektir. Yine Vakıa suresinde de… “Sizin yerinize benzerlerinizi getirelim. Ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşa edelim.”

 

Yine bu ayette de ölenlerin yerine benzerlerimizin getirileceği, yani insan neslinin devam edeceği; bizlerin ise ölümümüzden sonra, ahiret hayatımız için; oranın şartlarına uygun ve ölümsüz hayat sürebilecek; (cennetin genişliği yerle gökler kadar olduğuna göre) belki de, ışık hızıyla hareket edebilecek, yediği, içtiği pislik olmayan, sümüğü, balgamı bulunmayan, yedikleri içtikleri buhar ve güzel kokulu ter ile vücuttan çıkan, bilemediğimiz, tahmin edemediğimiz güzellikte bir yaratılışla yaratılacağız.

 

Bu ayetlerin de Reenkarnasyon’la uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Sayın Ateş! Sen diyorsun ki; “olgunlaşıncaya kadar yeni bedenle gelip gidecekler” yani bu hesaba göre herkes cennete girecek. Cehennem boş kalacak!

 

Bakalım Allah (c.c.) ne buyuruyor:

 

 

 

 £æì¢È u¤`¢m ¤á¢Ø¡£2 0 ó¨Û¡aá¢q ¤á¢Ø¡2  3¡£×¢ë ô©Æ £Ûa ¡p¤ì à¤Ûa ¢Ù Ü ß ¤á¢Øî¨£Ï ì n í ¤3¢Ó :

 

:;             “De ki: ‘Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alır, sonra Rabbinize döndürülürsünüz’ ” (Secde: 11)

 

 

 

 

 

  ¤ä¡Ç ¤á¡è¡ @¢ªë¢0 aì¢ ¡×b ã  æì¢ß¡`¤v¢à¤Ûa ¡!¡a ô¬¨` m ¤ì Û ë :

 

b¦z¡Ûb " ¤3 à¤È ã b ä¤È¡u¤0b Ï b ä¤È¡à   ë b ã¤` _¤2 a ¬b ä £2 0 6¤á¡è¡£2 0

 

: æì¢ä¡Óì¢ß b £ã¡a

 

 

 

 

 

            “Rablerinin huzurunda (utançtan) başlarını öne eğmiş; ‘Rabbimiz gördük, işittik, bizi geri döndür, iyi iş yapalım; artık kesin olarak inandık’ demekte olan suçluları bir görsen” (Secde: 12)

 

 

 

 £Õ y ¤å¡Ø¨Û ë b èí¨ ¢ç § ¤1 ã  £3¢× b ä¤î m¨ü b ä¤÷¡( ¤ì Û ë :

 

 åî©È à¤u a ¡ b £äÛa ë ¡ò £ä¡v¤Ûa  å¡ß  á £ä è u  £å ÷ Ü¤ß ü ó©£ä¡ß ¢4¤ì Ô¤Ûa

 

 

 

            “Dileseydik herkese hidayeti verirdik, fakat Benden ‘mutlaka cehennemi, cinlerden ve insanlardan bir kısmı ile tamamen dolduracağım’ sözü çıkmıştır.” (Secde: 13)

 

 

 

b £ã¡a a7 Æ¨ç ¤á¢Ø¡ß¤ì í  õ¬b Ô¡Û ¤á¢nî,©  ã b à¡2 aì¢Óë¢Æ Ï :

 

 æì¢Ü à¤È m ¤á¢n¤ä¢× b à¡2 ¡ ¤Ü¢_¤Ûa  la Æ Ç aì¢Óë¢! ë ¤á¢×b äî,©  ã

 

 

 

            “Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanızın cezasını tadın biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan ötürü ebedi azabı tadın” (Secde: 14)

 

 

 

            Burada da; 12. ayette görüldüğü gibi geri dönmek isteyenlere 14. ayette verilen cevap: “Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan ötürü ebedi azabı tadın” buyrulmaktadır.

 

            Allah (c.c.) bunlara bu şekilde hitab ettikten sonra Sayın Profesörler yoksa sizler mi onları cehennemden çıkarıp Reenkarne olmak üzere dünyaya döndüreceksiniz!?

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

 

 

 

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLAM Sayfa: 248-250

 

          

 

            Mü’min Sûresi: Ayet 11

 

            S-11. Ayette Reenkarnasyona bir işaret var mıdır.?

 

            C- “Evet, vardır. Bu ayet azap çekmekte olan bazı kişilerin şöyle feryat ettiklerini bildiriyor: “Ey Rabbimiz, Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Bundan çıkmak için bir başka yol daha var mı.?”

 

            Görüldüğü gibi, ayette iki defa öldürülüp diriltilen ve tekrar diriltilmek isteyen bir topluluk söz konusu edilmektedir. Buradaki iki defa öldürülüp iki defa diriltilmeyi ayete parantez içi ilaveler yaparak istedikleri anlamlarla çekenlerin kendi kanaatleri Allah’ın kitabına sokmaktan başka hiçbir dayanakları yoktur. Bu ayet ve benzeri birçok ayet bazı insanların ikinci, üçüncü kez bedenlenmek üzere dünyaya geri gönderildiklerini göstermektedir. Saffat suresi 54-61. ayetlerde biri cehennemde, biri cennete iki arkadaş şöyle konuşturulmaktadır. “Bakarmısınız, dedi. Baktı, onu cehennemin tam ortasında gördü. Dedi ki: ‘Vallahi,az kalsın beni de oralara indirecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı şimdi bende elbette oradakilerdendim. Biz cennetlikler tekrar ölecek miyiz? Hayır, yalnız ilk ölümümüz. Ve biz azaba da uğratılmayacağız. Gerçekten de bu büyük başarının ta kendisidir. Çalışanlar böylesi için çalışsınlar.”

 

            Görüldüğü gibi ayette cennet ehli yani tekâmülünü tamamlamış olanların tekrar döndürülmeyecekleri söylenerek cehennem ehli ile bir farklarının  da bu olduğuna dikkat çekilmektedir. Duhan suresi 56. ayet, cennet ehlinin ikinci kez öldürülmemelerini yine Allah’ın bir lütfu olarak gündeme getirmektedir: “Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar. Allah onları senin Rabbinden bir lütuf olarak cehennem azabından korumuştur.”

 

            Müfessir Süleyman Ateş, Furkan suresinin 13-14. ayetlerinde işaret ettiğimiz yönde değerlendirerek şu açıklamayı yapıyor: “Cennet hayatında ölüm yoktur. Cehennem azabından kurtulmuş olanlar ölümsüz olarak o nimet ve ikram içinde sonsuzca kalırlar.” “Cennetliklerin ölmeyecekleri vurgulanırken cehennemlikler hakkında böyle bir açıklama yapılmamıştır. Hatta tersine oradakilerin ölümü temenni edecekleri, “Orada ölümü çağırırlar; kendilerine: ‘bugün bir tek ölüm çağırmayın, birçok ölüm çağırın’ (Furkan suresi, 13-14) ayetleri ile belirtilir.”

 

            Tefsirlere göre bu ifadelerde, cehennem azabının korkunçluğu anlatılmaktadır. Yani o azap öyle korkunçtur ki orada bulunan ölmeyi yaşamaya yeğleyecek, ölüpte kurtulmayı dileyecek ama bu mümkün olmayacaktır: ‘O, en büyük ateşe girer, sonra onun içinde, ne ölür nede yaşar,’ (A’la suresi: 12-13) ayetleri de bu anlamı güçlendirmektedir.

 

            Belki de bu ayetlerde, dünyada olgunlaşıp bedenin ölümünden sonra, cennete giden ruhların bir daha dünyadaki bedensel hayata dönmeyecekleri; fakat dünyada olgunlaşmadan bedenden ayrılan ruhların, bir süre ruhsal azaptan sonra bedene dönüp tekrar ölecekleri, ta ruh olgunluğuna erişinceyedek birkaç kez bedensel hayata dönüp ölümü tadacakları; ancak olgunlaşmış olan ruhların bedenden ayrıldıktan sonra: “Allah’ı nasıl tanımazsınız ki siz ölüler idiniz O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O’na döndürüleceksiniz.’ (Bakara suresi: 28)

 

            ‘Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu, Sonra dilediği zaman onu yeniden DİRİLTTİ.’ (Abese suresi: 21-22) ayetlerinin zahirinden de bu mana anlaşılmaktadır. Gerçeği Allah bilir.

 

            “İnsanlar, belli yönde şartlanmış olan kamunun tepkisinden çekindikleri için bazı ayetlerin açık anlamını tevil etme yolunun tutmuşlar.” (Ateş,8/318)

 

            Ateş’e göre Bakara 28, Vakıa 60-61, İnsan 28, Abese 19-22. ayetlerde de tekrar bedenlenmeye işaret vardır. Ateş, şunu da ekliyor: “Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz.” (Nisa,56) ayeti ünlü İslami düşünce ekolu İhvanus-Safa tarafından tekrar bedenlenmeye delil olarak değerlendirilmiştir.” (Ateş,8/202) Kur’an’daki İslam: 248-250

 

 

 

            Sayın Öztürk, bu sayfanın başında yine ayete ilaveler yaparak, ayeti tahrif etmişsin! Mü’min suresinin 11. ayeti Ateş’in mealinde şöyle: “Dediler ki, Rabbimiz bizi iki kez öldürdün ve bizi iki kez dirilttin ve günahlarımızı itiraf ettik şimdi (şu ateşten) çıkmak için (bize) bir yol var mı (acaba) ?” evet ayetin metni bu. Peki sen bu ayette “bir başka yol daha” kelimelerini  nerden çıkardın? Sanki bir defa çıkılmış da bir başka yol daha isteniyormuş gibi. Ayrıca abese suresinin 21-22. ayetlerindeki mana, bütün meal ve tefsirlerde:

 

          

 

            “Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra dilediği zaman onu yeniden DİRİLTECEK” iken; nasıl oluyor da Sayın Öztürk sen, “onu yeniden DİRİLTTİ” diyebiliyorsun? Bu yaptığın işler günah olmuyor mu.?

 

            “Parantez içi  ilavelerle ayetler yönlendiriliyor” diyorsun. Bu davranış gayet asil bir davranıştır. Ayetlerin anlaşılması için bazı kelimeler izah edilmek üzere parantez açılıyor.

 

            Bunun mânası parantez içindeki kelimeler ayet değil, bizim izahımız demektir. Ve herkes böyle bilmekte ve anlamaktadır. Böyle yapanların  biri de Sayın Süleyman Ateş’dir ve iyi yapmıştır. Ya sen! Parantez içine almadan ayetin kendisiymiş gibi ayetle ilgisi olmayan kelimeleri nasıl karıştırıyor, v ede kendi sözlerini ayet diye nasıl okutuyorsun.?

 

            Bu ayetteki; “iki kez ölmek, iki kez dirilmek” ile Reenkarnasyon’un uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Hiçbir müfessir buna böyle bir mana vermemiştir. Reformcu profesörler müstesna!

 

            Aşağıda büyük müfessir Elmalılı Hamdi Yazır Efendinin tefsirinde  de görüleceği gibi; birinci ölüm normal yaşamın sonundaki ölümdür. İlk diriliş, ilk hesabı vermek için kabirde dirilmektir; ikinci ölüm bir müddet azap gördükten sonra mezarda ölmektir. İkinci dirilmek ise, kıyamet koptuğunda herkesle beraber kabirden çıkarak Allah’ın huzuruna, mahşer yerine gitmektir.

 

            Bakın büyük müfessir Elmalılı bu ayet için ne diyor:

 

            “Diyecekler ki: Ya Rabbena bizi iki kez öldürdün iki de dirilttin yani iki ölüm öldürdün iki dirim dirilttin. Buradan azabı kabre istidlal edilmiştir. Deniliyor ki birinci öldürme dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme kabirdeki birinci ihyayı (diriltmeyi) takibeden ölüm, ikinci ihya (dirilme) da ba’s (yani mahşerdeki diriliş) şu halde dünya hayatı kâle alınmamıştır.

 

            Çünkü dünyada inkar ettiklerini ikrar ile itirafı zünub ediyorlar (günahlarının itiraf ediyorlar) denilmektedir. (Elmalılı C.6 Sh.4148-49)

 

          

 

            Diğer ayetlere gelince elbette gerçek mü’minler ilk ölümden sonra ayetlerde görüldüğü gibi ikinci ölümü, kabir azabını görmeden direkt cennet sefası ile müjdeleniyorlar. Bakın daha hayatta iken Allah (c.c.) Hadid suresinde, onları nasıl müjdeliyor:

 

 

 

         > æì¢Ôí©£†¡£–Ûa ¢á¢ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a ¬©é¡Ü¢ ¢‰ ë ¡é¨£ÜÛb¡2 aì¢ä ߨa  åí©ˆ £Ûa ë

 

 åí©ˆ £Ûa ë 6¤á¢ç¢‰ì¢ã ë ¤á¢ç¢Š¤u a ¤á¢è Û 6¤á¡è¡£2 ‰  †¤ä¡Ç ¢õ¬a † 袣'Ûa ë

 

;¡áî©z v¤Ûa ¢lb z¤• a  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a ¬b ä¡mb í¨b¡2 aì¢2 £ˆ × ë a뢊 1 ×

 

 

 

            “Allah’a ve Resullerine inananlar, iste Rablerinin yanında onlar, sıdıklar ve şehidlerdir, onların mükâfatları ve nurları vardır. İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, onlar da cehennem halkıdır.” (57/19)

 

            Yukarıda almış olduğum saffat suresinin 54 ve 61. ayetleri sizin iddianızı tamamen reddetmekte, dünyada ilk ölümden başka ölüm olmadığını bildirmektedir. Yine onun gibi duhan suresinin yukarıda geçen 56. ayetinde de:

 

 

 

7ó¨Ûë@¢üa  ò m¤ì à¤Ûa ü¡a  p¤ì à¤Ûa b èî©Ï  æì¢Óë¢Æ íü :

 

:=¡áî©z v¤Ûa  la Æ Ç ¤á¢èî¨Ó ë ë

 

 

 

            “Orada ilk ölümden başka ölüm tadmazlar, Allah (c.c.) onları senin Rabbinden bir lütuf olarak cehennem azabından korumuştur.” Buyurarak Reenkarnasyonu reddetmektedir.

 

BİRİNCİ BÖLÜM

DÖRDÜNCÜ KISIM

 

KUR’AN’DAKİ İSLAM: Sayfa: 257-258

 

 

 

            Şura suresi ayet: 30

 

S-30 Ayette, “Dert ve kederlerin insan elinin ürünü olduğu” söyleniyor. Bu ne demektir.?

 

C-30 “Şöyle deniyor: “Size gelip çatan herhangi bir musibet yalnız ve yalnız kendi ellerinizin ürettikleri yüzündendir. Allah bunların bir çoğunu da affediyor.”İnsanı rahatsız eden, ona huzursuzluk ve mutsuzluk veren her şey (seyyie), Kur’an’ın açık beyanlarına göre insan elinin ürünüdür böyle olmasaydı Allah’a zulüm izafe edilmiş olurdu. Allah zulümden münezzehtir. Burada akla gelen ikinci soru şudur: hiçbir kötülük sergilemeden, hatta kötülük yapmaya imkan dahi bulamadan, bir yığın dert ve belanın pençesinde kıvranan insanların, mesela çocukların durumları nasıl izah edilecektir.? Ayetle ilgili olarak bu soru başlangıçtan beri hep sorulmuştur. Ve gündeme Reenkarnasyon gelmiştir. Tekrar bedenlenme kabul edildiğinde sorunun cevabı verilmiş olur. Ne yazık ki tekrar bedenlenme akla Hint düşüncesindeki mahşer inancını kabul etmeyen tenasuhu getirdiği için, çoğu İslam bilginleri hiç tartışmaya girmeden “böyle şey olmaz” demiş ve Reenkarnasyonu bir çırpıda reddetmişlerdir. Oysa ki Reenkarnasyonu kabul, Kur’an’ın Haşir inancını kabule asla engel değildir. Başka bir ifadeyle, Reenkarnasyonu kabul eden bir insan otomatik olarak mahşer inancını reddetmek gibi bir duruma kesinlikle düşmez. Mahşer inancını kabul edip etmemek ayrı bir olaydır. Reenkarnasyonu hiç kabul etmeden mahşere inanmayan yüzbinlerce insan vardır.

 

            İşin esası şudur: Reenkarnasyonun varlığı mahşer inancı ile çelişmez. O inanç bütün ihtişam ve açıklığıyla varlığını korur Reenkarnasyon da işleyebilir. Bir Ba’s yani kıyametin kopuşundan sonra diriltilme ve hesaba çekilme keyfiyetidir ve bu keyfiyet dinin omurga iman noktalarından biridir. İstisnasız bütün insanlar ba’s edilecek ve hayat maceralarının hesabını Hakk’ın huzurunda vereceklerdir. Ve bu hesap verme Allah’ın bizi o günün şartlarına göre bir bedene kavuşturmasıyla olacaktır. Kur’an bunu Halk-ı Cedid (yeniden yaratılma), Yani ba’stesi dirilip bedenlenme, mezarda çürüyüp dağılmış olan bedene girme değildir.

 

            Hal böyle olunca ba’s anına kadar yani berzah (mahşerle dünya arası devre) boyunca bir ruhun birkaç kez bedenlenmesi ne ba’sa ne haşre ne de hesaba çekilmeye ters düşen bir tarafı söz konusu edilemez.

 

            Süleyman Ateş 30. ayeti açıklarken bu konuyu genişçe tartışmış ve Kur’an’ın daha bir çok ayetinin Reenkarnasyon’u ifadeye koyduğunu söylemiştir.” (Kur’an’daki İslam Sayfa: 257)

 

          

 

            Sayın Öztürk, yine buradaki şura suresinin 30. ayetinde de hiç ilgisi olmadığı halde Reenkarnasyona delil yapmak istiyorsun! Halbuki burada ölmek-dirilmek sözü de geçmiyor. Ve de günahkar mü’minlere hitap ediyor, onları uyarıyor.

 

            Aynı zamanda, mü’minlere gelecek bir musibetin onların imtihanları ve sabrettikleri takdirde derecelerini yükseltilmesi için olduğunu, yani Bakara suresinin 155 ve 157.ayetlerini unutuyorsun. İşte ayetler:

 

 

 

 

 

¤Ô ã ë ¡Êì¢v¤Ûa ë ¡Ò¤ì _¤Ûa  å¡ß §õ¤ó '¡2 ¤á¢Ø £ã ì¢Ü¤j ä Û ë :

 

= åí©`¡2b £_Ûa ¡`¡£' 2 ë 6¡pa ` à £rÛa ë ¡ ¢1¤ã üa ë ¡4a ì¤ß üa  å¡ß

 

 

 

            “Andolsun sizi; korku,açlık, mallar (ınız) dan, canlar (ınız) dan ve ürünler (iniz) den eksiltmek gibi şeylerle deneriz: sabredenleri müjdele.”

 

 

 

b £ã¡a a¬ì¢Ûb Ó =¥ò jî©_¢ß ¤á¢è¤n 2b " a ¬a !¡a  åí©Æ £Û a :

 

:6 æì¢È¡ua 0 ¡é¤î Û¡a ¬ b£ã¡a ë ¡é¨£Ü¡Û

 

 

 

            “Ki onlara bir bela eriştiği zaman ‘biz Allah içiniz ve biz ona döneceğiz’ derler.”

 

 

 

 

 

 æ뢠 n¤è¢à¤Ûa ¢á¢çÙ¡÷¬¨Û¯ë¢a ë ¥ò à¤y 0 ë ¤á¡è¡£2 0 ¤å¡ß ¥pa ì Ü " ¤á¡è¤î Ü Ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a :

 

:

 

            “İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (2/155-157)

 

 

 

            Görüldüğü gibi ayette geçen musibetler, imtihan vesilesi ve mü’minleri ödüllendirmek içindir. Yine bilindiği gibi her Peygamber (a.s.) de çeşitli imtihanlardan geçmişlerdir.

 

            Sayın Öztürk, sen diyorsun ki; “Hiçbir kötülük sergilemeden, hatta kötülük yapmaya imkan dahi bulamadan, bir yığın dert ve belanın pençesinde kıvranan insanların, mesela çocukların durumları nasıl izah edilecektir.? Ayetle ilgili olarak bu soru başlangıçtan beri hep sorulmuştur ve gündeme Reenkarnasyon gelmiştir. Tekrar bedenlenme kabul edildiğinde sorunun cevabı verilmiş olur. Ne yazık ki, tekrar bedenlenme akla Hint düşüncesindeki mahşer inancını kabul etmeyen tenasuh’u getirdiği için çoğu İslam bilginleri hiç tartışmaya girmeden “böyle bir şey olmaz” demiş ve Reenkarnasyonu bir çırpıda reddetmişlerdir…”

 

 

 

            Sayın Öztürk, bu iddialarında, demek istiyorsun ki; önceki hayatlarında suç işleyenler yeniden dünyaya başka bedenle geldiklerinde önceki hayatta yaptıklarının cezasını çekiyorlar.!

 

            Yoksa senin bu mantığına göre daha çocukken kardeşleri tarafından kuyuya atılan, sonra köle diye yoldan geçen kervana satılan, o küçük  yaşına rağmen yıllarca kölelik yapan sonra iftiraya uğrayıp yine yıllarca zindanda yatan Peygamberimizin “insanların en mükerremi Yusuf’ dur, çünkü o peygamber oğlu peygamber oğlu peygamberdir” dediği Yusuf Aleyhisselam da mı Reenkarne oldu da bir önceki hayatının cezasını ikinci gelişinde daha çocukken çekmeye başladı.? Yoksa Yusuf (a.s.)’ın acısıyla ağlaya ağlaya gözlerini kaybeden babası Yakub (a.s.) da mı? Yoksa gözleri ama olan Şuayb (a.s.) veya yıllarca hastalanıp her şeyini kaybeden Eyyub (a.s.) da mı? Yoksa babasız doğan, Ruhullah olan ve çocukluğundan itibaren çeşitli iftira ve zulümlere düçar olup Yahudilerin elinden dağlarda saklanan, taşları başına yastık eden ve sonunda Yahudilerin işkencelerinden kurtulması için göğe çıkarılan İsa (a.s.) da mı? Yoksa senin mantığına göre; dünyaya gelmeden babasını, altı yaşında annesini kaybederek hem yetim hem öksüz kalan kainatın efendisi, Rahmeten’lil Âlemin olan, Hz. Muhammed (a.s.) da mı önceki hayatından dolayı eziyetlere düçar kaldılar.?

 

            Tabi ki, hiçbiri değil, bu çileler, acılar onların iyice olgunlaşması yüksek dereceleri kazanmaları ve sabırlarıyla tüm insanlığa en güzel birer örnek olmaları içindi.

 

            İşte ayet:

 

 

 

¤å à¡Û ¥ò ä   y ¥ñ ì¤ ¢a ¡é¨£ÜÛa ¡4좠 0 ó©Ï ¤á¢Ø Û  æb × ¤  Ô Û :

 

a6¦`î©r ×  騣ÜÛa  ` × ! ë  `¡ ¨üa  â¤ì î¤Ûa ë  é¨£ÜÛa aì¢u¤` í  æb ×

 

            “Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok zikreden kimseler için en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab suresi: 21)

 

 

 

            Bunlara ilaveten bu görüşümüzü te’yid eden Hadis-i Şerif meallerini de buraya alıyorum:

 

 

 

            1.Hadis: “İnsanlar içinde belası en çetin olanlar peygamberlerdir. Ondan sonra da  efdalden efdale teveccüh eder. Kişi dininin derecesine göre belalanır. Artık dininde salâbet (ve kuvvet) varsa belası çetinleşir. Dininde yufkalık (za’f) varsa o da dini miktarınca bela görür. Bu suretle kula ait bela, yeryüzünde, üzerinde  hiçbir günah kalmayarak, yürüyeceği bir zamana kadar devam eder, gider.” (Buhari, Müslim, Ahmet B.Hanbel, Tirmizi, İbn-i Hibban, Hakim Saad R.A’dan)

 

 

 

            2.Hadis: “Mü’min olan kişiye yorgunluktan, hastalıktan, meraktan, mahzunluktan, gamdan ezadan, hatta kendisine batan bir dikenden metevellid herhangi bir musibet gelmeye dursun ille Cenab-ı Hakk bunlar sebebiyle onun günahlarını bağışlar.” (İbn-i Hibban, Ebu Hureyre, Ebu Said r.Anhuma, H.B.Ç.Cilt 2 Sh.872)

 

 

Peygamberimize Sesleniş: 1

 

 

 

Sen! Varlık yüzüğünün, üstünün elmas taşı!

 

Sen ki! Ezel nurundan, nurların en üst başı !

 

Bütün nurlar nurunun gölgesi olur ancak!

 

Elbette bu gözeden, tüm nurlar parlayacak!

 

“Nurlar saçan bir kandil”, dedi Rabbim şanına!

 

Seni yüceltmek için, ta aldırdı yanına!

 

Mirac mucizesiyle, Arş’ı A’la’ya çıktın!

 

İnanan insanlara, rahmetleri akıttın!

 

Ne irfan’lar o anda, açıldı da açıldı!

 

Ne rahmetler ve nurlar, saçıldı da saçıldı!

 

Arş’ı A’la, melekler, her zerre bu törende;

 

Buna benzer bir olay, görülmedi evrende!

 

Öyle bir tören ki bu: insan, cin, melek hayran!

 

Yedi kat gökler ve Arş, hatta Kürsi’de seyran!

 

Ne büyük ikramdır ki, bu yolculuk anında,

 

Mesafeler katlandı, sonsuzluk mekanında!

 

Diğer Peygamber’ler de, mirac ettiler mutlak!

 

“Kabe Kavseyn ev edna” sana verildi ancak!

 

Allah ve melekleri, salat ediyor sana!

 

Teslim olmak, salavat, farz tüm Müslümanlara!

 

(Kur’an’ın ve Peygamberimizin çağı aşan mesajları)

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

BEŞİNCİ KISIM

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLAM: Sayfa: 282-283

 

            Nahl Suresi ayet: 70

 

 

 

            S-70. Ayette sözü edilen yaratılma, öldürülme ve tekrar ömrün başlangıcına geri götürülme ne demektir.?

 

            C-    “Önce ayeti görelim:

 

            Ayet “Allah sizi yarattı. Sonra öldürüyor. İçinizden bazıları ömrün en basit ve düşük noktasına geri çevrilir ki, bir şey bildikten sonra hiçbir şey bilmez hale gelsin.”

 

            Geleneksel müfessir ve mealciler bu ve Hac suresi 5. ayetteki “erzelil umr” (ömrün en basit ve düşük noktası), deyimini ihtiyarlık ve bunaklık şeklinde manalandırarak ayetin bütün esprisini yok etmişlerdir. Bir kere, erzeli ömr’e atılmaktan veya itilmekten değil, geri götürülmekten bahsediliyor. Yerüddü itilmek, atılmak gibi pejoratif bir mana ifade etmez. Bir geri çevirme başa döndürme iade eder. Buna göre erzelil umr, ömrün başlangıcı yani tekâmül sürecinin en düşük noktası demek olur.

 

            İkincisi, insanın ileri yaşlara kadar yaşatılması, elinin ayağının tutmaz, hafızasının gereğince işlemez hale gelmesi insan için, bir rezillik ve düşüklük neden olsun? İnsan, ömrünün o noktasında fıtrat kanunları açısından en saygın ve en olgun dönemindedir. Allah, kulunu kendisine en yakın olduğu bir döneminde böyle kötü bir sıfatla anmaz.

 

            En iyisini Allah bilir ama, bize göre bu ayette, mucize bir üslupla yeniden bedenlenme yani Reenkarnasyon gündeme getirilmektedir. Allah insanları yaratır ve öldürür. Ölenlerden bazıları (hepsi için kural değil) yeniden ömrünün başlangıç noktasına çevrilir ve ilk hayatında edindiği bilgileri hatırlamayacak bir biçimde yeniden bedenlenir.” (Kur’an’daki İslam Sayfa: 282-283)

 

 

 

            Sayın Öztürk, yukarıdaki satırlarda da Nahl suresinin 70. ayetinde bulunan erzel-i ömür kelimesini ihtiyarlık ve bunaklık olduğunu yazan tarih boyunca gelmiş çok değerli bütün müfessir ve kıymetli meal sahiplerini dışlayarak: “İnsanın ileri yaşlara kadar yaşatılması, elinin, ayağının tutmaz, hafızasının gereğince işlemez hale gelmesi insan için, bir rezillik ve düşüklük neden olsun…Bize göre bu ayet mucize bir üslupla yeniden bedenlenme yani Reenkarnasyon getirmektedir. Allah insanları yaratır ve öldürür, ölenlerden bazıları yeniden ömrünün başlangıç noktasına geri çevrilir ve ilk hayatında edindiği bilgileri hatırlamayacak bir biçimde yeniden bedenlenir.” diyorsun.

 

            Bu gülünç iddialara karşı burada birkaç sual akla geliyor:

 

            1-Eğer yeniden dünyaya dönecek, bedenlenip yaşayacak ruh, önceki hayatını hiç hatırlamayacak, bilgisi sıfır olacaksa yani ilk yaşantısını bilmeyecek ise, yeniden dünyaya gelmesinin ne faydası olacak? İmtihansa zaten bir ömür yaşadı, aynı karakter ve kabiliyetteki ruh, önceki hayatını bilip ibret almadıktan sonra on defa gelse gitse ne değişir.!?

 

            Sonra ayette “Bazılarınızı öldürür, bazılarınız bildikten sonra hiçbir şey bilmez hale gelsin diye” buyruluyor. Bunun yaşayan kimse için olduğu aşikardır.

 

            2-Ayette bildirilen erzelil ümr yaşlılık ve bunaklık değilse onlara yakıştıramıyorsan; annesinden yeni doğmuş, günahsız, nur topu gibi masum bebeklere rezil ve düşük kelimesini nasıl yakıştırıyorsun.?

 

            3-Bilhassa bu asrımızda Allah korkusu azalmış insanların anne ve babalarını, hanımdan çekindikleri için; ya yalnızlığa yada darülaceze’ye attıklarını ve onların oralarda evlat ve torun sevgisinden mahrum, ve de perişanlıklar içerisinde göz yaşı döktüklerini görmüyor musun.?

 

 

 

Bakara suresinin 151. ayetinde:

 

 

 

 

 

¤á¢Ø¤î Ü Ç aì¢Ü¤n í ¤á¢Ø¤ä¡ß ü좠 0 ¤á¢Øî©Ï b ä¤Ü  ¤0 a ¬b à × :

 

¤á¢Ø¢à¡£Ü È¢í ë  ò à¤Ø¡z¤Ûa ë  lb n¡Ø¤Ûa ¢á¢Ø¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¢Øî©£× R¢í ë b ä¡mb í¨a

 

6 æì¢à Ü¤È m aì¢ãì¢Ø m ¤á Ûb ß

 

 

 

            “Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitap ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir resul gönderdik.”

 

 

 

            İşte bu ayette yüksek vasıfları Allah tarafından sıralanan ve bize bilmediklerimizi öğreten kâinatın efendisi Peygamberimiz Efendimiz, erzelil ömrü ihtiyarlıktan dolayı acizlik ve bunaklık olarak analmış ve aşağıya aldığım hadislerde o şekilde yaşamaktan Allah’a sığınmıştır. İşte hadisler:

 

 

 

            1.Hadis: İbni Mesud (r.a) şöyle demiştir; Peygamberimiz Efendimiz akşamladığı zaman şöyle dua ederdi. “…Ya Rab tembellikten, bunaklıktan, cehennemden ve kabirde azap görmekten sana sığınırım.” Sabahladığı vakitte “Biz sabaha dahil olduk mülk O’nundur; bu günün hayrını diler, şerrinden sana sığınırım” buyururdu. (Müslim. Riyazussalihin C.3 H.A.Nu:14)

 

 

 

            2.Hadis: Aişe (r.a)’den. Peygamber (a.s.) şöyle derdi: “Ey Allah’ım tembellikten, fazla ihtiyarlıktan, günah işlemekten, borçlanmaktan, kabir imtihanından ve azabından, ateşin fitnesinden ve azabından sana sığınırım. Yine zenginlik fitnesinin şerrinden ve Mesih Deccal fitnesinden sana sığınırım. Ey Allah’ım, hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka, beyaz elbisenin kirini temizlediğin gibi kalbimi hatalardan temizle, doğuyu batıdan uzaklaştırdığın kadar beni de hatalarımdan uzak kıl.” (Buhari Müslim, E.Davud, Tirmizi, Nesei)

 

 

 

            3.Hadis: Zeyd Bin Erkam (r.a.) şöyle demiştir: ‘Size ancak Resulullahın (s.a.v) dediği gibi diyerek Allah’a sığınmazınız tavsiye ederim. O şöyle derdi: “Ey Allah’ım!, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, fazla ihtiyar olmaktan ve kabir azabından sana sığınırım. Ey Allah’ım! Nefsime takvasını ver, onu tertemiz eyle; sen nefsi temizleyenlerin en hayırlısısın; sen onun hem velisi hem Mevlâsısın. Ey Allah’ım! Faydalı olmayan ilimden, korkmayan kalbden, doymayan nefisden, kabul olmayan duadan sana sığınırım.” (Müslim, E.Davud, Tirmizi,Nesei)

 

 

 

            4.Hadis: Sa’d (r.a.) şöyle demiştir: ‘Peygamber (a.s.)’ın Allah’a sığındığı (şu) kelimelerle Allah’a sığının’: “Ey Allah’ım! Sana korkudan sığınırı, cimrilikten sığınırım, erzeli ömürden sığınırım ve sana dünya fitnesi ile kabir azabından sığınırım.” (Buhari, Tirmizi Nesei, Tac Trc.C.5 Sa.227-228)

 

 

 

            Yine diyorsun ki: “Hac suresinin 5. ayetinde de, erzeli ömür yanlış anlaşılmış” daima aynı görüşte olduğunuz, destek için yanına aldığın Sayın Süleyman Ateş tefsirindeki yanlış ve sapık yorumları dışında mealinde kasıtlı hata yapmamaya çalışıyor. Onun mealinden Hac suresinin 5. ayetini aynen alıyorum.

 

 

 

¡s¤È j¤Ûa  å¡ß §k¤í 0 ó©Ï ¤á¢n¤ä¢× ¤æ¡a ¢ b £äÛa b 袣í a ¬b í

 

§ò Ô Ü Ç ¤å¡ß  £á¢q §ò 1¤À¢ã ¤å¡ß  £á¢q §la `¢m ¤å¡ß ¤á¢×b ä¤Ô Ü   b £ã¡b Ï

 

¢£`¡Ô¢ã ë 6¤á¢Ø Û  å¡£î j¢ä¡Û §ò Ô £Ü _¢ß ¡`¤î Ë ë §ò Ô £Ü _¢ß §ò ̤a¢ß ¤å¡ß  £á¢q

 

¤á¢Ø¢u¡`¤_¢ã  £á¢q ó¦£à  ¢ß §3 u a ó¬¨Û¡a ¢õ¬b ' ã b ß ¡âb y¤0 üa ó¡Ï

 

¤á¢Ø¤ä¡ß ë ó¨£Ï ì n¢í ¤å ß ¤á¢Ø¤ä¡ß ë 7¤á¢× £ ¢( a a¬ì¢Ì¢Ü¤j n¡Û  £á¢q 5¤1¡x

 

§á¤Ü¡Ç ¡ ¤È 2 ¤å¡ß  á Ü¤È í 5¤î Ø¡Û ¡`¢à¢È¤Ûa ¡4 !¤0 a ó¬¨Û¡a ¢£& `¢í ¤å ß

 

b è¤î Ü Ç b ä¤Û R¤ã a ¬a !¡b Ï ¦ñ  ¡ßb ç   ¤0 üa ô ` m ë b6¦÷¤î (

 

§wî©è 2 §x¤ë 9 ¡£3¢× ¤å¡ß ¤o n j¤ã a ë ¤o 2 0 ë ¤p £R n¤ça  õ¬b à¤Ûa

 

 

 

 

 

            “Ey inananlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilinki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe (sperme) den, sonra alaka (embrio) dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve kabiliyetler) inize ermeniz için (sizi büyütüyoruz) içinizden kimi öldürülüyor. Kimi de ömrün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin. (çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca güçsüz bir duruma düşsün) Yeri de kurumuş ölmüş görürsün fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bitirir.”

 

 

 

            Görüldüğü gibi Sayın Ateş, ayette geçen erzelil ömrü, ömrün en kötü çağı, ihtiyarlık olarak ve sahabeye ve Peygamberimize dayanan en doğru manayı vermiş. Ve sizin gibi burada manayı saptırarak Reenkarnasyon’a bir pay çıkarmamıştır. Gerçi başka ayetlerde yanlış ve sapık yorumları çoktur ancak ayetin metnine kendi sözlerini sizin gibi katmamaktadır. Şimdi burada: Fiziki ve tıbbi olara da vücudun en olgun zamanının kırk yaş olduğunu ve sonra vücudun hücrelerinin baş aşağı eksilmeye başladığını gösteren ilmi bir belgeyi sunuyorum.

 

İşte Belge:

 

 

BİR YILDA VÜCUDUMUZDA NELER OLUYUR?

 

 

 

            HAYATIMIZDA bir yılı daha geride bıraktığımızda, yaşlandığımızı pek fark etmeyiz. Ancak 365 gün içerisinde vücudumuzda çok büyük değişiklikler oluyor. bir yılda 36 milyon’a yakın beyin hücresi ölüyor, derimiz inceliyor, 100 bin’e yakın saç kılı kaybediyoruz. Bir yılda vücudumuz şöyle yaşlanıyor;

 

            KALP: Kalbimiz vücudumuzun her yerine, her yıl yaklaşık 2 milyon 270 bin litre kan pompalıyor. Dinlenme anında bile kalp dakikada 80 kez atıyor. Kalp vücuda 1 dakikada yaklaşık 5 litre kan pompalıyor. Bir insan 1 yıl boyunca hiçbir şey yapmadan yatsa bile, kalp 42 milyon kez atıyor. Her yıl kalp bir parça küçülüyor ve kalp damarları daralıyor. Kan basıncı 30-70 arasında yüzde 20-30 oranında artıyor.

 

            KAN: Vücudumuzda sürekli temizlenerek yenilenen 5 litre kan dolaşıyor. Kanın yüzde 40’ını milyonlarca alyuvarlar oluşturuyor. Kanın yüzde 5’ini de kan pulcukları teşkil eder. 25 yaşından itibaren içinde oksijen bulunan kanın miktarı azalır. Bu kanın miktarı, her yılda yüzde 5-10 oranında azalır ve bu nedenle insan her yeni yaşla beraber daha çabuk yorulur.

 

            KASLAR: 30-70 yaşlarındaki bir kadın, kaslarının yüzde 35’ini kaybeder. Kadının gücü 20-70 yaş arasında üçte bir oranında azalır. Buna karşılık her yıl vücuttaki yağ miktarı artar. İnsanların çoğu 30-40 yaşları arasında yaklaşık beş kilo şişmanlar. Bu yağlar genellikle kalçada birikir. 50 yaşın ortalarından itibaren İNSAN KÜÇÜLMEYE BAŞLAR.

 

            SİNDİRİM SİSTEMİ: Günde 2 bin kalori yakan bir kadın, yılda 730 bin kalori yakar. Bu miktar yaklaşık 1460 paket çikolata veya yaklaşık 12 bin elmanın verdiği kaloriye eşittir. Her 10 yılda bir insan vücudunun yaktığı kalori miktarı yüzde 2 oranında azalır. 70 yaşındaki bir insanın 700 kaloriye daha az ihtiyaç vardır. Vücut bir yılda yaklaşık 627 litre sıvı sindirir.

 

            TERLEME: Dücut her gün yaklaşık 0,57 litre su kaybeder. Bir yılda 208 adet bir litrelik kola şişesine denk gelir. Terleme ile vücut ağırlığının sadece yüzde 1-2 oranındaki su kaybı insanın kondisyonunun yüzde 5-8 oranında düşürür.

 

            CİLT: Derideki hücrelerin yenilenmesi her geçen yılla yavaşlar. Cilt esnekliğini kaybeder. Çabuk kurumaya başlar. Bunun sonunda 20 yaşın sonlarlında ciltteki, 50 yaşından itibaren de ağız çevresindeki ilk kırışıklıklar ortaya çıkar.

 

            SAÇLAR: Sağlıklı bir saç, ayda 1,27, yılda 15 cm. uzar. Yetişkinler de her gün 150-300 adet saç kılı dökülür. Bir yılda 100 bin adet dökülür. Gençlerde dökülen saçların yerine yenisi çıkar. Ancak bu sürecin hızı özellikle her yıl azalır. 30 yaşından itibaren boya pigmenti melanin miktarını azalması nedeniyle saçlar beyazlaşmaya başlar. 50 yaşındaki her iki kadından birinin saçları beyazdır.

 

            AYAK TIRNAKLARI: Ayak tırnaklarının uzama süresi el tırnaklarını uzama süresinin iki katıdır. Ayak tırnakları, kırılmamamsı ve kesilmemesi halinde yılda 2,5 cm uzar.

 

            EL TIRNAKLARI: Sağlıklı el tırnakları bir yılda 5 cm uzar. Tırnaklar da ölü hücrelerden oluşur.

 

            BEYİN: Her yıl, toplam 100 milyon beyin hücresinden 36 milyonu ölür. Sinir sisteminin çalışmasını sağlayan milyonlarca beyin hücresinin en aktif oldukları yaşlar yetişkinlik çağlarıdır.

 

            KEMİKLER: Kemikler, 35 yaşından itibaren güçlerini kaybeder. 40 yaşından itibaren her yıl kemik maddesi yüzde 1-1,5 oranında azalmaya başlar.

 

 

 

            Bu bilimsel belgede de görüldüğü gibi; kırk yaşından itibaren her yıl kemik maddesi yüzde 1-1,5 oranında azalmaya başlıyor. Bir yılda 36 milyona yakın beyin hücresi ölüyor ve insanlar bildiklerini bilmez hale geliyorlar ve erzelil ömre ulaşıyorlar. Tekrar ediyorum erzelil ömrün sizin iddia ettiğiniz gibi Reenkarnasyon’la hiçbir ilgisi yoktur.

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

ALTINCI KISIM

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLAM: Sayfa: 291-292

 

 

 

            Nuh suresi  ayet: 17-18

 

 

 

            S-17 ve 18. ayetlerde sözü edilen, yerden tekrar tekrar çıkarılmayı açıklar mısınız.?

 

            C-“Şöyle deniyor: “Allah sizi yerden bir bitki fışkırtır gibi fışkırttı. Sonra yine oraya geri çevirecek ve sizi tekrar çıkaracaktır.”

 

 

 

            Bu ayetler insanın yaratılış sırrına dikkat çekerek onu Hakk’ın kudreti üzerinde düşünmeye çağırıyor. Bizim anladığımız budur!

 

            Bu ayetlerde Reenkarnasyon’u anlayan bilginlerde vardır. Muhyiddin İbn Arabi (Ölm.1240) Bunların başında gelir. Müfessir Süleyman Ateş de ayetleri böyle yorumlamıştır. Şöyle diyor: “insanı temelde topraktan çeşitli aşamalardan (bitki-sperm-insan aşamalarından) geçirerek yaratan Allah, ölümle tekrar toprağa döndürür; ama aynı olguyu tekrarlar, inanan insanlar değil, Hz. Nuh’un hitab ettiği, irşada çalıştığı müşrik insanlardır. İşte onara hitaben: ‘Sonra sizi tekrar toprağa döndürüyor ve bir kez daha oradan çıkarıyor.’ (18) buyuruluyor. Müşrik suçlu insanın, cezasını çekip olgunlaşmak üzere yeniden topraktan çıkarılıp yaratılacağı belirtiliyor.”

 

            “Bu anlatımda iki ihtimal vardır, insan kıyamette yeniden bedene sokulup topraktan çıkarılacaktır. Müfessirlerin büyük çoğunluğunun kanaatine göre Haşr, şu toprak üzerinde olacaktır. Bu takdirde ayette bedenden ayrılan insan ruhunun, yeniden bedene sokulup, haşrin olacağı bu dünyaya yeniden getirileceği anlatılmıştır. Bu ikinci anlamı güçlendiren birkaç ayet vardır. Vakıa suresinin: ‘Aranızda ölümü takdir eden biziz, Bizim önümüze geçilmez. (size ölümü takdir ettik) Ki sizi benzerlerinizle değiştirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden yapalım.’ (60/61)

 

            ““Yahut ayette şu anlam olabilir: Toprağa karışan insan bedeni toprakta çözülür, toprağı besleyen gübre olur. Sonra bitkilere hayat verir. Yeniden bitkiler insan bedeninde sperm haline gelir. Sperm rahm’e düşer, aradan uzun süre geçtikten sonra tekrar insan olur. “ Ama böyle yaratılan insanın bedenidir. Anne karnında bedene ruh üflenir ki bunun mahiyetini biz bilmeyiz.” (Süleyman Ateş 10/83)” (Kur’an’daki İslam Sayfa: 291)

 

          

 

            Sayın Öztürk, burada da kendi sözlerini hiç parantez kullanmadan ayetlere ilave etmişsin. Muhyiddin Arabi’den tek satır olsun örnek almadan 700 yıl önce yaşamış bir İslam büyüğüne de iftira ediyorsun. Şimdi aynı ayeti Ateş’in mealinden alıyorum.

 

            “Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra oraya geri çevirecek ve tekrar oradan çıkaracaktır.”

 

            Bu doğru manaya sen “yerden bitki fışkırtır gibi” sözünü neden ilave ediyorsun.?

 

            Bu ayetteki mana: Herkesin bildiği gibi Allah Adem (a.s.)’ı topraktan yarattı. Neslinin vücudunu da topraktan gelen çeşitli hayvani ve nebati gıdalarla ana rahminde geliştirerek büyütüyor. Fakat; Ateş’in de itiraf ettiği gibi ona, ana rahminde ruh üfleniyor sonra ömrünün sonunda tekrar ölüyor. Mahşerde tekrar dirilecek. Ancak; Ateş’in “Aynı olguyu tekrarlar” şeklindeki ifadesi de kendi görüşü olsa da, ayetle hiçbir  ilgisi olmayan bir ilave ve saptırmadır. Görüldüğü gibi bu ayetinde Reenkarnasyon’la uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

YEDİNCİ KISIM

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLAM: Sayfa: 312-313

 

 

 

            Mü’minun suresi ayet: 99,100-105,108

 

 

 

            S-99-100 ve 105-108. ayetlerde Reenkarnasyonun mümkün olmayacağına ilişkin deliller var mıdır?

 

            C- Bu ayetlerde dünyaya tekrar geri dönmek isteyenlere red cevabı verildiği söyleniyor. Ancak bu Reenkarnasyon’un hiç olmadığına değil, sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delildir. Elbetteki dünyaya tekrar dönmemesine karar verilenlerin bu yoldaki istekleri reddedilecektir. Ama bu onların daha önce Reenkarne olmadıklarını veya başkalarının dünyaya tekrar gönderilmediğini ifade etmez; geri gelmenin herkes için kural olmadığını belgeler.

 

 

 

            Kur’an Reenkarnasyonun herkes için mutlaka işleyen sürekli bir mekanizma olduğunu kabul etmemekle birlikte bazı ruhların Reenkarne olduklarını açıkça göstermektedir. Burada önemli olan nokta, Reenkarnasyon meselesi Hint sistemlerinde veya bazı çağdaş spiritüalist anlayışlarda esas alınan haşir inancını inkar şekline büründürmemektir. Esasen İslam bilginleri çoğunluğunun Reenkarnasyon’a bir çırpıda karşı çıkışlarının arkasında Kur’an’ın haşir inancının zedelenmesi endişesi vardır. Onlar bu endişenin itişiyle Reenkarnasyon’a delil olacak ayetleri parantez içi ilaveler yaparak veya acaip tevillere giderek anlam kaymalarına uğratmışlardır. Onların bu tavırlarına saygı duyabiliriz fakat Kur’an’ın Reenkarnasyon’u toptan reddettiğini söyleyerek şunun bunun hatırı için Kur’an’ın beyanlarını görmezlikten gelemeyiz.

 

            Reenkarnasyon’a delil veren ayetlerde Nahl 70, Hac 5, Mü’min 11. ayetler, ait oldukları yerlerde değerlendirilmiştir. Burada üzerinde duracağımız ayet, Bakara suresinin 28. ayetidir. Şöyle deniyor: “Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz? Siz ölülerdiniz O sizi diriltti sonra sizi öldürüyor. Sonra yine diriltiyor. Sonra O’na döndürülüyorsunuz.” Görüldüğü gibi burada birbiri ardınca iki ölüm iki dirilmeden ve nihayet Allah’a döndürülmekten bahsediliyor. (Bu konuda Kur’an’ın diğer verileriyle ilgili hadislerin değerlendirilişi için Bk.BTK. Mesh maddesi ve kendi dilinden Hz.Muhammed) (Kur’an’daki İslam sayfa: 312)

 

 

 

            Sayın Öztürk, her bölümde verdiğin cevabın baş tarafında önce ayeti görelim diyerek, ayet meallerini alıp, saptırma yorumlar yaptığın halde, burada yukarıda numarasını verdiğin ayetlerin meallerini vermedin, yani ayetlerin aslını okuyuculardan gizleyerek manalarını çarpıtıp mü’minleri aldatmak için, Reenkarnasyon sapkınlığına yol arıyorsun. İşte okuyuculardan sakladığın ayetlerin yine arkadaşın Süleyman Ateş’ten mealleri:

 

 

 

=¡æì¢È¡u¤‰a ¡£l ‰  4b Ó ¢p¤ì à¤Ûa ¢á¢ç † y a  õ¬b u a ‡¡a ¬ó¨£n y

 

 

 

            “Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman: ‘Rabbim der! Beni (dünyaya) geri döndürünüz.!” (23/99)

 

 

 

 

 

b è £ã¡a 65 × ¢o¤× ` m b àî©Ï b¦z¡Ûb " ¢3 à¤Ç a ¬ó©£Ü È Û :

 

: æì¢r Ȥj¢í ¡â¤ì í ó¨Û¡a ¥_ 9¤` 2 ¤á¡è¡ö¬a 0 ë ¤å¡ß ë b6 è¢Ü¡ö¬b Ó  ì¢ç ¥ò à¡Ü ×

 

 

 

            “Ki terk ettiğim dünyada yaralı bir iş yapayım.’ Hayır, bu onun söylediği, (olmayacak) bir laftır. Önlerinde ta dirilecekleri (kıyamet) gün (ün) e kadar  (geriye dönmelerine engel olan) bir perde vardır.” (23/100)

 

 

 

: æì¢z¡Ûb × b èî©Ï ¤á¢ç ë ¢0b £äÛa ¢á¢è çì¢u¢ë ¢| 1¤Ü m

 

 

 

            “(Orada onların) Yüzlerini ateş yalar, öyle ki (ateşin) içinde (dehşetten dudakları gerilir de) dişleri açıkta kalır.” (23/104)

 

 

 

 æì¢2¡£Æ Ø¢m b è¡2 ¤á¢n¤ä¢Ø Ï ¤á¢Ø¤î Ü Ç ó¨Ü¤n¢m ó©mb í¨a ¤å¢Ø m ¤á Û a

 

 

 

            “Ayetlerimiz size okunurdu da siz onları yalanlardınız değil mi.?” (23/105)

 

 

 

åî©£Û¬b " b¦ß¤ì Ó b £ä¢× ë b ä¢m ì¤Ô¡( b ä¤î Ü Ç ¤o j Ü Ë b ä £2 0 aì¢Ûb Ó

 

 

 

 

 

            “Rabbimiz, dediler bahtsızlığımız bizi yendi. Biz sapık bir topluluk olduk.” (23/106)

 

 

 

 æì¢à¡Ûb à b £ã¡b Ï b 㤠¢Ç ¤æ¡b Ï b è¤ä¡ß b ä¤u¡`¤  a ¬b ä £2 0

 

 

 

            “Rabbimiz, bizi bundan çıkar. Eğer bir daha (yaptığımız kötü işlere) dönersek artık biz gerçekten zalimlerdeniz.” (23/107)

 

 

 

¡æì¢à¡£Ü Ø¢m ü ë b èî©Ï a@¢ªì  ¤ a  4b Ó

 

 

 

            “Buyurdu ki: ‘sinin orada, benimle konuşmayın!” (23/108)

 

 

 

            Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi kafirlerin, inkarcıların dünyaya dönüş istekleri şiddetle reddedilmekte ateşin içindekilere “sinin orada konuşmayın” buyrulmaktadır. Sayın Öztürk ve sayın Prof’lar! Bu kadar açık ve net ayetler varken, Allah’ın (c.c.) yapmadığı ve reddettiği bir olayı, iftira ederek, nasıl Allah’a yakıştırmaya çalışıyorsunuz. Allah’ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız.?

 

            Bir de bakara suresinin 28. ayetini alıyor, onu manasından kaydırmaya çalışmıyorsunuz. İşte ayet meali yine Ateş’ten:

 

 

 

 £á¢q 7¤á¢×b î¤y b Ï b¦ma ì¤ß a ¤á¢n¤ä¢× ë ¡é¨£ÜÛb¡2  æë¢`¢1¤Ø m  Ѥî ×

 

æì¢È u¤`¢m ¡é¤î Û¡a  £á¢q ¤á¢Øî©î¤z¢í  £á¢q ¤á¢Ø¢nî©à¢í

 

            “Allah’ı nasıl inkar edersiniz ki, siz ölüler idiniz O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O’na döndürüleceksiniz.” (2/28)

 

 

 

            Görüldüğü gibi ayet, gayet açık ve net. Ana rahminde ölü bedenimize ruh üflemek suretiyle bizi diriltti.

 

            Yaşamımız sonunda tekrar öldürecek, mahşerde kıyamet kopunca tekrar diriltecek ve huzuruna çıkacağız. Reenkarnasyon bu ayetin neresinde var? Değerli okurlarım, Reenkarnasyon yani temizleninceye kadar aynı ruhun başka bedenlerle dünyaya gelip yaşamasını reddeden ayetleri gördük. Şimdi yeni ayetlere gelmeden önce, alken bir düşünelim; eğer ruhlar temizleninceye kadar dünyaya gelselerdi cehenneme lüzum kalır mıydı, yahut cehennemde kimse olur muydu.? Halbuki Allah (c.c.) cehennemde yanmakta olanların isteklerinin reddedildiğini defalarca bildirmektedir. İkinci husus bir kişi ahireti, ateşi gördükten sonra, dünyaya geri gönderilse onun için imtihan mevzuu bahis olur mu.? Ve ona kopya verilmiş olmaz mı.? Çünkü imtihanın özelliği gaybe (bilinmeyene ve görülmeyene) imandır. İnsanlardan istenen şeyler: Ahiret alemi, cennet, cehennem, melekler vesaireye inanmaktır.

 

            Bunları gözüyle gören kişi için, bunlara inanıp inanmadığı nasıl imtihan suali olabilir.? O zaten bunları ölünce bizzat görmüş oldu. Bu ne kadar yakışıksız ve asılsız bir iddiadır. Ayrıca, aynı ruhlar gitse gelse insan nüfusu bu kadar artar mıydı.? Her yönüyle yanlış!

 

            Burada Öztürk ve yandaşı Profların görmek ve göstermek istemedikleri; iddialarını çürüten diğer ayetlere geliyorum.itiraz yeri kalmasın diye de, yine Süleyman Ateş’in kendi mealinden alıyorum.

 

            Bakınız mü’minun suresinde; İnsanın ana rahmindeki gelişmesini doğuncaya kadar ve de yaşayıp öldükten sonra tekrar dirilinceye kadar bütün gelişimini bu ayetlerde nasıl sıralamaktadır:

 

 

 

 

 

7§åî©x ¤å¡ß §ò Û5¢  ¤å¡ß  æb  ¤ã¡üa b ä¤Ô Ü   ¤  Ô Û ë

 

 

 

“Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık.” (23/12)

 

 

 

åî©Ø ß §0a ` Ó ó©Ï ¦ò 1¤À¢ã ¢êb ä¤Ü È u  £á¢q

 

 

 

            “Sonra onu bir nutfe (sperm) olarak sağlam bir karar yerine koyduk.” (23/13)

 

 

 

¦ò ̤a¢ß  ò Ô Ü È¤Ûa b ä¤Ô Ü _ Ï ¦ò Ô Ü Ç  ò 1¤À¢£äÛa b ä¤Ô Ü    £á¢q

 

 £á¢q b>¦à¤z Û  âb ġȤÛa b ã¤ì   Ø Ï b¦ßb Ä¡Ç  ò ̤a¢à¤Ûa b ä¤Ô Ü _ Ï

 

 åî©Ô¡Ûb _¤Ûa ¢å  ¤y a ¢é¨£ÜÛa  Ú 0b j n Ï 6 `  ¨a b¦Ô¤Ü   ¢êb ã¤b '¤ã a

 

 

 

 

 

            “Sonra nutfeyi alaka (emriyo)’ya çevirdik, alaka (embriyo)’yı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir.” (23/14)

 

 

 

 æì¢n¡£î à Û  Ù¡Û¨!   ¤È 2 ¤á¢Ø £ã¡a  £á¢q

 

 

 

            “Sonra siz, bununu ardından öleceksiniz.” (23/15)

 

 

 

 æì¢r Ȥj¢m ¡ò à¨î¡Ô¤Ûa  â¤ì í ¤á¢Ø £ã¡a  £á¢q

 

 

 

            “Sonra siz kıyamet günü muhakkak dirileceksiniz.” (23/16)

 

 

 

            Son ayette  görüldüğü gibi “Öldükten sonra, siz kıyamet günü tekrar dirileceksiniz.” buyrulmaktadır.

 

 

 

 æë¢` '¤z¢m ¡é¨£ÜÛa ó Û¡ü ¤á¢n¤Ü¡n¢Ó ¤ë a ¤á¢£n¢ß ¤å¡÷ Û ë

 

 

 

            Diğer ayette; “Ölür veya öldürülürseniz elbette Allah’ (ın huzurun)’a çıkarılacaksınız.” (3/158)

 

 

 

            Yani dünyaya geri dönüş ve Reenkarnasyon olayı katiyen yoktur. Bu gelecek ayetlerde ise; dünyaya birkaç defa gelip gitmek şöyle dursun, pek az belki bir saat kaldıkları ifadesi vardır.

 

            “(Kıyamet) Saat (ı) başladığı gün suçlular bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar (dünyada da hakdan) böyle çevriliyorlardı.”

 

 

 

¤á¢n¤r¡j Û ¤  Ô Û  æb àí©üa ë  á¤Ü¡È¤Ûa aì¢m@ë¢a  åí©Æ £Ûa  4b Ó ë

 

¡s¤È j¤Ûa ¢â¤ì í a ƨè Ï ¡9s¤È j¤Ûa ¡â¤ì í ó¨Û¡a ¡é¨£ÜÛa ¡lb n¡× ó©Ï

 

æì¢à Ü¤È mü ¤á¢n¤ä¢× ¤á¢Ø £ä¡Ø¨Û ë

 

 

 

 

 

            “Kendilerine bilgi ve iman verilenler dediler ki; ‘andolsun siz Allah’ın yazgısınca, ta yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu da dirilme günüdür fakat siz bilmiyordunuz.’” (30/56)

 

 

 

åî©ä¡   &   Ç ¡ ¤0 üa ó¡Ï ¤á¢n¤r¡j Û ¤á ×  4b Ó

 

 

 

 

 

            “Ve buyurdu: ‘arzda yıllar sayısınca ne kadar kaldınız.?” (23/112)

 

 

 

 

 

 

 

åí©£&¬b ȤÛa ¡3 ÷¤  Ï §â¤ì í  S¤È 2 ¤ë a b¦ß¤ì í b ä¤r¡j Û aì¢Ûb Ó

 

            “(Herhalde) ‘Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldık; sayabilenlere sor’ dediler.” (23/113)

 

 

 

æì¢à Ü¤È m ¤á¢n¤ä¢× ¤á¢Ø £ã a ¤ì Û 5î©Ü Ó ü¡a ¤á¢n¤r¡j Û ¤æ¡a  4b Ó

 

 

 

            “Buyurdu ki ‘sadece az bir zaman kaldınız. Keşke bilseydiniz.” (23/114)

 

 

 

æì¢È u¤`¢mü b ä¤î Û¡a ¤á¢Ø £ã a ë b¦r j Ç ¤á¢×b ä¤Ô Ü   b à £ã a ¤á¢n¤j¡  z Ï a

 

 

 

            “Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı mı sandınız.?” (23/115)

 

 

 

            A’raf suresinde ise şöyle buyrulmaktadır:

 

 

 

¦ò à¤y 0 ë ô¦ ¢ç §á¤Ü¡Ç ó¨Ü Ç ¢êb ä¤Ü £_ Ï §lb n¡Ø¡2 ¤á¢çb ä¤÷¡u ¤  Ô Û ë

 

æì¢ä¡ß¤ªì¢í §â¤ì Ô¡Û

 

 

 

            “Gerçekten onlara, bilgiye göre açıkladığımız, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir kitap getirdik.” (7/52)

 

 

 

¢4ì¢Ô í ¢é¢Üí©ë¤b m ó©m¤b í  â¤ì í 6¢é Üí©ë¤b m ü¡a  æë¢`¢Ä¤ä í ¤3 ç

 

7¡£Õ z¤Ûb¡2 b 䣡2 0 ¢3¢ ¢0 ¤p õ¬b u ¤  Ó ¢3¤j Ó ¤å¡ß ¢ê좠 ã  åí©Æ £Ûa

 

 3 à¤È ä Ï ¢£& `¢ã ¤ë a ¬b ä Û aì¢È 1¤' î Ï  õ¬b È 1¢( ¤å¡ß b ä Û ¤3 è Ï

 

¤á¢è¤ä Ç  £3 " ë ¤á¢è  ¢1¤ã a a묢`¡    ¤  Ó 6¢3 à¤È ã b £ä¢× ô©Æ £Ûa  `¤î Ë

 

; æë¢` n¤1 í aì¢ãb ×b ß

 

 

 

            “İlla o’nun te’vilini mi gözetiyorlar.? O’nun te’vili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki; ‘doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçılarımız var mı.? Ki; bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürül (up dünyaya gönderil) memiz mümkün mü ki, (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım.?’ Onlar kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler, kendilerinden saptı, kaybolup gitti.” (7/53)

 

 

 

Bakara suresinde ise:

 

a¢ë a 0 ë aì¢È j £ma  åí©Æ £Ûa  å¡ß aì¢È¡j¢£ma  åí©Æ £Ûa  a £` j m ¤!¡a

 

:¢lb j¤  üa ¢á¡è¡2 ¤o È £À Ô m ë  la Æ È¤Ûa

 

 a £` j n ä Ï ¦ñ £` × b ä Û  £æ a ¤ì Û aì¢È j £ma  åí©Æ £Ûa  4b Ó ë :

 

¤á¢è Ûb à¤Ç a ¢é¨£ÜÛa ¢á¡èí©`¢í  Ù¡Û¨Æ × 6b £ä¡ß a@¢ªë £` j m b à × ¤á¢è¤ä¡ß

 

;¡0b £äÛa  å¡ß  åî©u¡0b _¡2 ¤á¢ç b ß ë 6¤á¡è¤î Ü Ç §pa `   y

 

 

 

 

 

            “İşte uyulanlar (kendilerine) uyanlardan uzak durdular, azabı gördüler, aralarındaki bağlar kesildi. Uyanlar, şöyle dediler; ‘Ah keşke bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzak durdukları gibi bizde onlardan uzak dursaydık.’ Böylece Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasretler (pişmanlıklar) olarak gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değillerdir.” (2/166-167)

 

 

 

            Bu ayette de görüldüğü gibi dünyaya geri dönmeyecekler ve ateşten de çıkamayacaklardır. Sayın Proflar gücünüz varsa onları ateşten çıkarınız, Reenkarne ederek dünyaya geri döndürünüz.!

 

          

 

            Zümer suresinde:

 

 

 

¡é¨£ÜÛa ¡k¤ä u ó©Ï ¢o¤x £` Ï b ß ó¨Ü Ç ó¨m `¤  y b í ¥ ¤1 ã  4ì¢Ô m ¤æ a

 

åí©`¡ b £ Ûa  å¡à Û ¢o¤ä¢× ¤æ¡a ë

 

 

 

 

 

            “(O gün günahkar) Nefsin şöyle demesinden sakının: ‘Allah’ın yanında kusur edişimden dolayı vah (bana) hakikaten ben alay edenlerdendim.’” (39/56)

 

 

 

 

 

= åî©Ô £n¢à¤Ûa  å¡ß ¢o¤ä¢Ø Û ó©äí¨  ç  é¨£ÜÛa  £æ a ¤ì Û  4ì¢Ô m ¤ë a

 

 

 

            “Yahut şöyle demesinden: ‘Allah bana hidayet etseydi elbet bende korunanlardan olurdum.’” (39/57)

 

 

 

 æì¢× b Ï ¦ñ £` × ó©Û  £æ a ¤ì Û  la Æ È¤Ûa ô ` m  åî©y  4ì¢Ô m ¤ë a

 

 åî©ä¡ ¤z¢à¤Ûa  å¡ß

 

 

 

 

 

            “Yahut azabı gördüğü zaman: ‘Keşke benim için bir kez daha (dünyaya) dönüş olsaydı da güzel hareket edenlerden olsaydım!’ demesinden” (39/58)

 

 

 

 o¤ä¢× ë  p¤` j¤Ø n¤ a ë b è¡2  o¤2 £Æ Ø Ï ó©mb í¨a  Ù¤m õ¬b u ¤  Ó ó¨Ü 2

 

 åí©`¡Ïb ؤÛa  å¡ß

 

     “Allah şöyle buyurur: ‘Evet ya sana ayetlerim geldi de, sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve nankörlerden oldun.’” (39/59)

 

 

 

            Yine mü’minun suresinde:

 

 

 

         åî©£Û¬b " b¦ß¤ì Ó b £ä¢× ë b ä¢m ì¤Ô¡( b ä¤î Ü Ç ¤o j Ü Ë b ä £2 0 aì¢Ûb Ó

 

 

 

            “Rabbimiz! dediler. ‘Bahtsızlığız bizi yendi, biz sapık bir topluluk olduk.” (23/106)

 

 

 

 æì¢à¡Ûb à b £ã¡b Ï b 㤠¢Ç ¤æ¡b Ï b è¤ä¡ß b ä¤u¡`¤  a ¬b ä £2 0

 

 

 

            “ ‘Rabbimiz bizi bundan çıkar, eğer bir daha  (yaptığımız kötü işlere) dönersek artık biz gerçekten zalimlerdeniz.’” (23/107)

 

æì¢à¡£Ü Ø¢m ü ë b èî©Ï a@¢ªì  ¤ a  4b Ó

 

 

 

            “Buyurdu ki; ‘Sinin orada Benimle konuşmayın.’” (23/108)

 

 

 

            Kehf suresinde ise, kafirlerin hali şöyle anlatılır:

 

 

 

¤á Û ë b çì¢È¡Óa ì¢ß ¤á¢è £ã a a¬ì¢£ä Ä Ï  0b £äÛa  æì¢ß¡`¤v¢à¤Ûa a 0 ë

 

b;¦Ï¡`¤_ ß b è¤ä Ç aë¢ ¡v í

 

 

 

            “Suçlular ateşi gördüler. Artık içine düşeceklerini iyice analdılar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamadılar.” (18/53)

 

 

 

            Şura suresinde ise:

 

 

 

ô ` m ë 6©ê¡ ¤È 2 ¤å¡ß §£ó¡Û ë ¤å¡ß ¢é Ûb à Ï ¢é¨£ÜÛa ¡3¡Ü¤a¢í ¤å ß ë

 

§£& ` ß ó¨Û¡a ¤3 ç  æì¢Ûì¢Ô í  la Æ È¤Ûa a¢ë a 0 b £à Û  åî©à¡Ûb £ÄÛa

 

7§3î©j   ¤å¡ß

 

 

 

            “Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun, Allah’dan sonra bir dostu olmaz. Azabı gördükleri zaman zalimlerin ‘geri dönecek bir yol var mı.?’ dediklerini bir görsen.” (42/44)

 

 

 

 æë¢`¢Ä¤ä í ¡£4¢£ÆÛa  å¡ß  åî©È¡(b   b è¤î Ü Ç  æì¢" `¤È¢í ¤á¢èí¨` m ë

 

 åí©`¡ b _¤Ûa  £æ¡a a¬ì¢ä ߨa  åí©Æ £Ûa  4b Ó ë §6£ó¡1   §Ò¤` x ¤å¡ß

 

¬ü a 6¡ò à¨î¡Ô¤Ûa  â¤ì í ¤á¡èî©Ü¤ç a ë ¤á¢è  ¢1¤ã a a¬ë¢`¡     åí©Æ £Ûa

 

§áî©Ô¢ß §la Æ Ç ó©Ï  åî©à¡Ûb £ÄÛa  £æ¡a

 

            “Yine onları görürsün: aşağılıktan başlarını öne eğmiş vaziyette ateşe sunulurlarken; göz ucuyla gizli, gizli bakarlar. İnananlar da (o zaman): ‘İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır. Bakın gerçekten zalimler sürekli bir azab içindedirler.’ derler.” (42/45)

 

            Buyrulmakla dünyaya geri dönmenin hiç mümkün olmadığını, dönmek isteyenlerin de ateşe girdiklerini herkesin anlayacağı şekilde Allah (c.c.) açık ve net olarak bildirmektedir.

 

            Taha suresinde ise:

 

 

 

 

 

¦ñ 0b m ¤á¢Ø¢u¡`¤_¢ã  bè¤ä¡ß ë ¤á¢×¢ î©È¢ã b èî©Ï ë ¤á¢×b ä¤Ô Ü   b è¤ä¡ß

 

ô¨`¤ ¢a

 

                “Sizi ondan (yani yerden) yarattık, yine oraya döndürürüz. Ve sizi BİR KEZ  daha ordan çıkarırız.” (20/55) Buyurarak bütün insanların öldükten, toprağa gömüldükten sonra, ancak mahşerde bir kere yerden çıkarılacağını “apaçık”, hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde bildirmektedir.

 

            Buraya kadar okuduğumuz ayetlerin hepsi insanın tekrar dünyaya dönüp yaşamasını yani Reenkarnasyon’u reddetmektedir. Dönmek isteyenlere “girin ateşe tadın azabı” buyrulmaktadır. Bunlardan başka o kafirlerin karakterlerini açıklayan En’am suresinin ayetlerinde ise: her şeyi yoktan var eden, daha olamadan olacak her şeyi bilen Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

 

 

 

b ä n¤î Û b í aì¢Ûb Ô Ï ¡0b £äÛa ó Ü Ç aì¢1¡Ó¢ë ¤!¡a ô¬¨` m ¤ì Û ë

 

 åî©ä¡ß¤ªì¢à¤Ûa  å¡ß  æì¢Ø ã ë b ä¡£2 0 ¡pb í¨b¡2  l¡£Æ Ø¢ã ü ë ¢£& `¢ã

 

 

 

            “Onların ateşlerin başında durdurulmuş iken; ‘ah ne olurdu, keşke biz (dünyaya) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık, inananlardan olsaydık’ dediklerini bir görsen.!” (6/27)

 

 

 

a뢣&¢0 ¤ì Û ë 6¢3¤j Ó ¤å¡ß  æì¢1¤_¢í aì¢ãb × b ß ¤á¢è Û a   2 ¤3 2

 

 æì¢2¡!b Ø Û ¤á¢è £ã¡a ë ¢é¤ä Ç aì¢è¢ã b à¡Û aë¢&b È Û

 

 

 

            “Hayır daha önce gizlemekte oldukları onlara göründü, geri gönderilselerdi, yine men olundukları şeyi yapmaya dönerlerdi. Çünkü onlar yalancılardır.” (6/28)

 

 

 

            Burada görüldüğü gibi onların kabiliyetlerini bilen yaratıcı “Onlar geri gönderilselerdi yine men olundukları şeyi yapmaya dönerlerdi.” buyurarak, geri dönme işinin katiyen mümkün olmayacağını dönseler de aynı yasakları çiğneyeceklerini açık bir şekilde bildirmek de ve son mührü basmakta iken Sayın Proflar buna nasıl karşı çıkıyorsunuz.? Yoksa ‘Onlara biz kefiliz dünyaya dönerlerse bir daha yasakları yapmazlar. Ey Rabbimiz senin tahmini bilgin yanlış, biz daha doğrusunu biliyoruz mu diyeceksiniz.? Size yazıklar olsun…!.

 

 

ÖYLEYSE REENKARNASYON NEDİR?

 

 

 

            Bize göre Reenkarnasyon; kafir cinlerin oyunundan başka bir şey değildir. Zira atlmışbeş milyon Türkiye’mizde Reenkarne olan kişiler olarak televizyon kameralarına çıkardıkları insan sayısı yıllardan beri bir elin parmak sayısını geçmemektedir. Onlar da her hallerinden belli ki, ruhları ve kişilikleri zayıf kimselerdir. Bazılarını televizyonda izledim. 1997 yılında bir tanesi profesör Kayserilioğlu ile sahneye gelmişti. “Ben Kıbrıs’ta yaşıyordum kayık devrildi, boğularak öldüm, sonra Türkiye’de doğdum. Eski mahallemi ve evimi bulabilirim” diyordu. Fakat böyle bir teşebbüste bulunmamıştı, her halinden ruh hastası olduğu belliydi.

 

            26-6-1998 tarihinde ise saat 15:00’de Atv. Kanalında yapılan bir programda, Reenkarnasyon’u savunanlar: Hikmet Özen isminde yirmibeş yaşında bir genci konuşturuyorlardı, program önce başlamıştı, ben televizyonu açtığımda; Hikmet kendisinin “yirmibeş yıl önce, yirmibeş yaşında iken öldüğünü, aynı yıl yeniden başka bir anneden doğduğunu, şimdi yirmibeş yaşına yeniden geldiğini bu günlerde yirmibeş yıl evvel oğlu ölmüş bir eve giderek ben sizin ölen oğlunuzum dediğini, bu durum üzerine evin hanımı “ eğer benim oğlum isen, benim ölen oğlumun arkadaşlarının duvarda resimleri var. Hadi onarlın isimlerini söyle” dediklerini, anlattıktan sonra şunu da itiraf etti:

 

            “Resimlere baktığım zaman, onların hiç birisini tanımıyordum, fakat bir ses bana; “şöyle, şöyle söyle.” diye fısıldıyordu. Bende o isimleri söyleyince tamam bildin dediler ve hayrette kaldılar. Ben onlardan mirasımı alacağım.” diyordu.

 

 

 

            Bir gün sonra; aynı Atv kanalı, yine yaptıkları bir programda aynı iddialı genci getirmişlerdi. Ama bu defa yanında; psikiytarist bir bayan ile psikiytarist profesör doktor Adnan bey vardı: Televizyonu açtığım anda kısa konuşmalardan sonra sunucu bayan, profesör Adnan beye soruyordu: “Ne diyorsunuz hocam böyle bir şey olur mu?” Profesör Adnan bey şöyle konuştu “Bakın şu anda ekranda milyonlar bizi izliyor. Doğru konuşmak zorundayım. Ben bu mevzuyu çok araştırdım katiyen böyle bir vak’aya rastlamadım. Ayrıca Ruh üzerindeki derin çalışmalarım dolayısıyla önce Kur’an’ı, Tevrat’ı, İncil’i ve diğer din kitaplarının hepsini inceledim. Netice olarak Ruh’un: görülemez, resmi çekilemez, tutulamaz, ölçülemez, tartılamaz, nasıl ve niceliği bilinemez olduğunu tespit ettim. Bundan dolayı, niceliği ve niteliği bilinmeyen Ruh hakkında söz söylemek kimsinin hakkı olmamalıdır. Bu gence gelince: Ben onu özel olarak da biraz önce adada konuşturdum. Dinledim. Eğer kusura bakmazsa, bana gelsin ben ücret almadan kendisini tedavi edeyim.” dedi. Tabi oradakiler gülüştüler. Sunucu bayan gence dönerek; “Hadi son söz senin olsun sen ne diyorsun” dedi. Genç ise: “Buraya bir profesör getirmişler kendisi hasta, herkese hasta diyor” dedi. Ve gülüşmeler arasında program son buldu.

 

            İzleyenler hatırlarlar: 1997 yılında Kanal 6 da, Ceviz Kabuğu programında; “Bana vahiy geliyor. Ben mehdi ve resulüm, göklerde arştakilere namaz kıldırıyorum” diyen Evrenesoğlu’na; yanında oturan bir zat “Kur’an’ı Latin harfleriyle niçin okuyorsun? O yanlış olur, okuyabiliyorsan al şu Kur’an’ı aslından yüzüne oku” demişti de, kendisinin Mehdi ve Resul olduğunu iddia eden bu adam Kur’an okumasını bilmediği için yüzüne okuyamamıştı. Bu tartışmaya telefonla katılan psikiytarist profesör Doktor Ayhan Songar bey’e bu adamın durumu sorulunca: “O adam akıl hastasıdır, gelsin de ben kendisini ücretsiz tedavi edeyim” demişti.

 

            Bunlar gibi kendilerini olduğundan başka sanan binlerce insan var.

 

            Yıllar önce yine bir gün; Elazığ akıl hastahanesine, bir arkadaşımın yakını bayan bir öğretmenin ziyaretine gitmiştik. Görevliler kadıncağızı demir kapının arkasına getirdiler. Arkadaşım Turan Koşal bey ona sordu: “Ablacığım nasılsın” Fakat o: Hiç durmuyor, ayaklarını kaldırıp indirerek talimdeki askerler gibi yerinde sayıyordu. Konuşmaya başlayınca; komutan karşısındaki er gibi: “Komutanım! Ben falanca alay, falanca tabur, falanca bölük, falanca talimdeyim.” deyince arkadaşım da, ben de donduk kaldık ve kabil-i hitab olmadığını anlayınca üzülerek oradan ayrıldık. Kadıncağız kendini erkek ve asker biliyordu.

 

            Daha yakın bir olayı anlatayım: dostlarımızdan biri ziyaretime gelmişti; koltuğa oturmasını teklif ettiğim halde diz çökerek halının üzerine oturdu, manevi buhran içinde olduğu her halinden belliydi. Nasılsın iyimisin diye sordum. Zira geçen yıllarda da ruhi rahatsızlıkları oluyordu. Bir müddet ter dökercesine durdu, sonra başını kaldırıp yüzüme bakara; “Efendim her halde büyük bir yükün altındayım, bana büyük bir vazife veriliyor.” dedi. Ben durumu anladım, nedir mehdilik mi? dedim. “Evet efendim” dedi. Kendisi uzatmalı askerdi. Hemen viziteye çıkararak tedavi olmasını söyledim. O da sözümü dinlemiş, birkaç gün sonra Üsküdar Askeri Sinir Hastanesine gitmiş, hemen tedavi  hastahaneye yatırmışlar. Haber alınca, ziyaretine gittik. Hastahanenin bahçesinde bizi karşıladı, oradaki sıralara oturduk. Sohbet ederken beyaz önlüklü bir doktor bize yaklaştı, kulak misafiri oluyor gibiydi. Ona efendim buyurun, oturun, dedim. O memnuniyetle hemen yanımıza geldi ve oturdu. Bana dönerek “Hocam hastalara okumaya mı geldiniz”  dedi. Hayır bu hastayı buraya ben gönderdim. Bu gün de ziyaretine geldim  deyince: Doktor bey; “Bu benim hastam, bu hastanın durumunu öğrenmemem için; evinden, yakınlarından kimse gelmedi. Acaba evdeki halleri nasıldı onu merak ediyorum” dedi. Ben de; ailesini köye göndermiş olduğunu; bize geldiğinde, bana söylediklerini doktora anlattım ve bu halin başka hastalarda olup olmadığını sordum. Sağ olsun doktor bey “Hocam bu bir hastalıktır, İsa mı ararsın, Mehdi mi? bizim koğuşta dört tane Mehdi var. Tedavi ediyoruz.”  dedi.

 

            Maalesef bunlar birer gerçektir, o kardeşimiz tedavi sonunda şifa buldu ve iyileşti.

 

          

 

            Şu da bir gerçek ki: akıl hastalarına “mecnun” deriz. Mecnun, cinlenmiş demektir. Bunların bazıları ilaçla, bazıları okumakla iyileşir. Bazılarının da ölünceye kadar hastalığı devam eder.

 

            Yine bunların en ağırları olduğu gibi, hastalığı zor sezilecek kadar hafif olanları da vardır.

 

            Kâfir cinler: yakından tanıdıkları daha önce yaşamış ölmüş bir insanın yaşantılarını, zayıf ruhlu bazı insanların hafızalarına yerleştirerek onu konuşturur. Çoğu kere de o insanın içine girerek konuşur. Daha önce yaşamış olduklarını iddia edenler, cinlerin önce yaşayıp ölen başka bir adamın, hayat hikayesini iyice bildikleri için, bu adama söylettikleri veya adamın içinden kendilerinin söylediği doğru olabileceğinden, bir çok insanlara inandırabilirler. Yeni nesil cinlerin yani kafir cinler olan şeytanların hüner ve becerilerini bilmedikleri için şaşırıp kalırlar. Bazı profesörler de, Reenkarnasyonu savununca bu asılsız ve sapık görüşe katılıp, güzel inançlarını kaybederler.

 

            Özer Çiller’in “Ben Allah’ı görüyorum.”  İddiasında olduğu gibi: Bizim hanım talebelerden biri ziyaretime geldiğinde, hal hatırdan sonra; “Efendim ben Allah’ı görüyor ve O’nunla konuşuyorum.” demişti. Ben ona mümkün değil, bu nasıl oluyor dediğimde, şöyle anlattı; “Odada yalnız kaldığım zaman, odanın sağ üst köşesine, yuvarlak parlak bir nur geliyor, ‘ben Allah’ım diyor’  O’nunla konuşuyoruz ama korkuyorum”  deyince; kendisine hiç korkmamasını, onun ŞEYTAN olduğunu, Ayetel Kürsü’yü okuyunca kaybolacağını söyledim. Allah’ı (c.c.) bu gözlerin göremeyeceğini ancak cennetten görülebileceğini anlattım. Birkaç gün sonra bize geldiğinde o nurun tekrar geldiğini, Ayetel Kürsü’yü okuyunca kaybolduğunu söyledi. Elhamdulillah kardeşimiz kurtuldu. Eğer bu hâli bir keramet zannedip, bize danışmasaydı, onun sözlerine inanıp sapıklardan olacaktı.

 

            Tabi bunların yaptığı bir nevi istidraç, şeytanın hüneri ve aldatmasıdır. İşte ayeti kerime:

 

Araf suresi:

 

 

 

= áî©Ô n¤ ¢à¤Ûa  Ù Ÿa Š¡• ¤á¢è Û  £æ †¢È¤Ó ü ó©ä n¤í ì¤Ë a ¬b à¡j Ï  4b Ó

 

 

 

            “ (İblis) Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlara (ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” (7/16)

 

 

 

¤á¡è¡ãb à¤í a ¤å Ç ë ¤á¡è¡1¤Ü   ¤å¡ß ë ¤á¡èí© ¤í a ¡å¤î 2 ¤å¡ß ¤á¢è £ä î¡m¨ü  £á¢q

 

 åí©`¡×b ( ¤á¢ç ` r¤× a ¢ ¡v m ü ë 6¤á¡è¡Ü¡ö¬b à (  ¤å Ç ë

 

 

 

            “Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” (7/17)

 

¤á¢è¤ä¡ß  Ù È¡j m ¤å à Û a6¦0ì¢y¤  ß b¦ß@¢ªë¤Æ ß b è¤ä¡ß ¤x¢`¤ a  4b Ó

 

 åî©È à¤u a ¤á¢Ø¤ä¡ß  á £ä è u  £å ÷ Ü¤ß ü

 

 

 

            “ (Allah) Buyurdu: ‘Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun ki onlardan sana kim uyarsa sizin hepinizden cehennemi dolduracağım.’” (7/18)

 

 

VÂHİY MESELESİNE GELİNCE:

 

 

 

            Yukarıda arzettiğim gibi, televizyon kanallarındaki açık oturumlarda: Edip Yüksel de “bana vahiy geliyor.” demişti. Evrenesoğlu da, “Resullük son bulmadı, ben mehdi ve resulüm bana vahiy geliyor.” demişti.

 

            Evet onlara fısıltı şeklinde vahiy gelir. Ama bu vahiy Cebrail Aleyhisselam’dan değil şeytandandır. Yeniden doğup büyüdüğünü iddia eden yukarılarda anlattığımız yirmibeş yaşındaki Hikmet Özen isimli genç de “bana resimdekilerin isimlerini sordukları zaman, hiçbirini tanımıyordum. Ama bana bir fısıltı şöyle, şöyle söyle diyordu. Ben de o isimleri söyleyince oradakiler bildin diyorlardı” derken, farkında olmadan, sapkınlığını artırması için kendisine, şeytanların fısıldadığını, vahyettiğini itiraf ediyordu.

 

 

 

            İşte bununla ilgili ayetler ve hadisler:

 

 

            EN’AM SURESİ:

 

 

 

            ¢é £ã¡a ë ¡é¤î Ü Ç ¡é¨£ÜÛa ¢á¤ a ¡` ×¤Æ¢í ¤á Û b £à¡ß aì¢Ü¢×¤b m ü ë

 

7¤á¢×ì¢Û¡&b v¢î¡Û ¤á¡è¡ö¬b î¡Û¤ë a ó¬¨Û¡a  æì¢yì¢î Û  åî©xb î, £'Ûa  £æ¡a ë 6¥Õ¤ ¡1 Û

 

; æì¢×¡`¤'¢à Û ¤á¢Ø £ã¡a ¤á¢çì¢à¢n¤È x a ¤æ¡a ë

 

 

 

            “Şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için vahyederler (fısıldarlar, telkinlerde bulunurlar). Eğer onlara uyarsanız. Şüphesiz siz de ortak koşanlar olursunuz.” (6/121)

 

 

 

¡£å¡v¤Ûa ë ¡ ¤ã¡üa  åî©xb î, ( a¦£ë¢  Ç §£ó¡j ã ¡£3¢Ø¡Û b ä¤Ü È u  Ù¡Û¨Æ × ë

 

¤ì Û ë a6¦0ë¢`¢Ë ¡4¤ì Ô¤Ûa  Ò¢`¤ ¢9 §S¤È 2 ó¨Û¡a ¤á¢è¢a¤È 2 ó©yì¢í

 

 æë¢` n¤1 í b ß ë ¤á¢ç¤0 Æ Ï ¢êì¢Ü È Ï b ß  Ù¢£2 0  õ¬b (

 

            “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (bunlar) Aldatmak için, bazısı bazısına vahyeder. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak” (6/112)

 

 

 

 

 

 

 

            HAC SURESİ:

 

 

 

a !¡a ¬ü¡a §£ó¡j ã ü ë §4좠 0 ¤å¡ß  ١ܤj Ó ¤å¡ß b ä¤Ü  ¤0 a ¬b ß ë

 

¢é¨£ÜÛa ¢’  ¤ä î Ï 7©é¡n £î¡ä¤ß¢a ó¬©Ï ¢æb À¤î, £'Ûa ó Ô¤Û a ¬ó¨£ä à m

 

¢é¨£ÜÛa ë 6©é¡mb í¨a ¢é¨£ÜÛa  ¢á¡Ø¤z¢í  £á¢q ¢æb À¤î, £'Ûa ó¡Ô¤Ü¢í b ß

 

=¥áî©Ø y ¥áî©Ü Ç

 

 

 

            “Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki: O (bir şey) arzu ettiği zaman, şeytan onun arzusunun içerisine mutlaka (bir düşünce) atmış olmasın. Fakat Allah, şeytanların attığını derhal iptal eder. Sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (22/52)

 

 

 

¤á¡è¡2ì¢Ü¢Ó ó©Ï  åí©Æ £Ü¡Û ¦ò ä¤n¡Ï ¢æb À¤î, £'Ûa ó¡Ô¤Ü¢í b ß  3 Ȥv î¡Û

 

§Öb Ô¡( ó©1 Û  åî©à¡Ûb £ÄÛa  £æ¡a ë 6¤á¢è¢2ì¢Ü¢Ó ¡ò î,¡ b Ô¤Ûa ë ¥  ` ß

 

=§ î©È 2

 

 

 

            “(Allah böyle yapıyor ki) Şeytanın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın; zalimler elbette (hakdan) uzak bir ayrılık içindedirler.” (22/53)

 

 

 

            Allah (c.c.) tarafından, hemen düzeltileceğini bildikleri halde, masum peygamberlerin arzularına bazı fikirler atabilen şeytanlar, yani kafir cinler; zayıf iradeli, zayıf ruhlu, zayıf inançlı insanlara neler vahyetmez, fısıldamaz ve de neler söyletmezler ki.?

 

            En’am 121. ayette gördük “Şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler (fısıldarlar, telkinlerde bulunurlar).” Ayetlerde apaçık görüldüğü gibi bunların hepsi, yani Reenkarnasyon iddiaları şeytanların güdümüne giren insanların iddialarından başka bir şey değildir.

 

          

 

            Şimdi hadislere gelelim:

 

 

 

            Mü’minlerin anası Safiyye bint-i Huyey (r.a.)’dan rivayete gire şöyle demiştir: Nebiyyi muhterem (a.s.),  (Ramazanın son gününde) mescitte İ’tikafta iken, onu geceleyin ziyarete gitmiştim. Bir müddet konuştuktan sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere  O da kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki ensardan iki kişi oradan geçiyordu Hz. Peygamberi (a.s.) görünce hızlandılar. Resulullah “ağır olun dedi, şu yanımdaki Huyey’in kızı ailem Safiyye’dir.” Onlar: “Subhanallah, (dediler) bu da ne demek Ey Allah’ın Resulü hakkınızda hayırdan, hüsnü zandan başka ne düşünebiliriz dediler.” Hazret-i Peygamber (a.s.), “Şeytan, insana, damarlarındaki kan gibi nüfuz eder ben sizin kalplerinize şeytanın kötü bir şüphe bırakmasından korkarım.” buyurdu. (Kütüb-ü Site Cilt 2 Sayfa 408) (Buhari, Müslim, Ebu Davud)

 

 

 

            Diğer bir hadis: Huzeyfe (r.a.)den;

 

            Resulullah (a.s.) ile beraber bir sofrada bulunduğumuzda: Peygamber (a.s.) başlamadan önce elimizi uzatmazdık. Günün birinde peygamber’le bir sofra başında bulunurken bir cariye, sanki atılırcasına geldi ve peygamberden evvel yemeğe el uzattı. Resul-i Ekrem onun elini tuttu. Sonra arkasından aynı suretle bir bedevi Arap geldi; Resul-i Ekrem onun da elini tuttu ve:

 

            “Üzerinde Allah’ın ismi zikredilmeyen bismillah ile başlanmayan yemeği şeytan benimser. Bu yemeğe bismillahsız başlatıp kendinin yiyebilmesi için bu cariyeyi getirdi: bundan dolayı elini tuttum. Aynı maksatla bu bedeviyi (Arap köylüsünü) getirdi, onun da elini tuttum. Ruhum kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, (şu anda) şeytanın eli bunların elleriyle beraber benim elimde idi. buyurdu. Sonra Allah’ın adını zikrederek yemeğe başladık.” (Müslim Riyazüssalihin Cilt 2 Sayfa 148-149)

 

 

 

            Bu geçen her iki hadisi şerifte de; şeytanların insanların vücuduna girerek tamamen hareketlerine hakim olabildiklerini, hatta şeytanlar o iki cariye ve bedevinin içlerinde iken, cariye ve bedevinin elleriyle beraber onların içinde olan şeytanların da ellerini tuttuğunu peygamberimiz efendimiz yeminle bildirmektedir.

 

            Bu ayetler ve hadislerden sonra: Reenkarnasyon ve Allah (c.c.) ile görüşme iddialarının; şeytani bir saptırma olduğu iyice anlaşılmalıdır. Bu gibi insanların hepsi Hak yoldan sapmış iyi niyetli zavallı kimselerdir. Allah (c.c.) bunlara da cümlemize de hidayetini lütfetsin, bu yanlış yoldan kurtarsın. Amin.

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

 

SEKİZİNCİ KISIM

 

 

 

“BURAYI VEYA BU ŞAHSI ÖNCEDEN

 

GÖRMÜŞTÜM”

 

 

 

            Burada yeni bir sual akla geliyor; bazıları şöyle iddia ediyorlar: “Ben ilk gittiğim bir yeri bir şehri veya ilk karşılaştığım bir şahsı önceden görmüş gibi oluyorum. Halbuki o yerleri ilk olarak gördüm, o şahısla ilk defa karşılaştım. Bu nasıl oluyor?” Cevaben deriz ki: Bu da çeşitli şekillerde olabilir, bunlardan birincisi, biz uyurken ruhumuzun bir bölümü vücudumuzdan çıkar, dolaşır. Nerelere gittiğini, neler gördüğünü biz bilemeyiz. Bazen de uyurken rüya görürüz. Hatta rüyanın tesiri ile; güldüğümüz ve o gülmemize uyandığımız olur. Bazen de ağladığımız ve o ağlamamıza uyandığımız veya yakınlarımızda olan biri tarafından uyandırıldığımız olur. Bunun gibi bazen de gece rüyada gördüğümüz gündüz aynen karşımıza çıkar da gece gördüğümüzü gündüz yaşarız. Ancak, bu son örnek pek az insanlarda olur. Zaten rüya ayet ve hadislerle sabittir. Hz. Yusuf’a da, bu rüya tabiri bilgisi ihsan edilmişti. İşte bunlar gibi, uyuduğumuz zaman ruhun her gördüğü, rüya olarak fiziki bedenimize intikal etmez, ruhta kalır. Onun için yeni bir yere gittiğimizde; ruh önceden orayı gördüğü için, buraya önceden gelmiş, burayı görmüş gibiyiz deriz, bize o his gelir. Şahıslarda öyle; ayrıca şahısların dünyaya gelmezden önce, ruhlar alemindeki yaşantılarında bir birleri ile tanışan ruhlar; dünyada karşılaştıklarında birbirleri ile kaynaştıklarını; orada karşılaşmayan ruhların, dünyada da birbirlerinden ayrılacakları bildirilmektedir.

 

            İşte hadisi Şerif; “Ruhlar toplanmış cemaatler (gibi) dir. Onlardan birbirleri ile (önceden) tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ayrılırlar.” (Buh.Müs.Ebu Davud. K.Sitte C.10 Ha.No: 3349)

 

 

 

                Bu hadisi Şerif de görüldüğü gibi, karşılaşanların birbirlerine yakınlığı, dünyaya gelmeden önce ruhlar aleminde tanışmalarından dolayıdır. Dolayısıyla bu olayların Reenkarnasyon’ la yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

ADET HALİNDEYKEN

(HAYIZLI İKEN)

NAMAZ KILINABİLİR Mİ.

 

 

 

BİRİNCİ KISIM

 

 

 

 

 

KUR’AN’A ABDESTSİZ EL

 

SÜRÜLMEMESİ

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLAM Sayfa: 161-163

 

 

 

            Vakıa Suresi ayet: 79 Cünüb ve abdestsizler Kur’an’a el sürebilir mi?

 

 

 

            S-79. ayette geçen “Mutahharun” ne demektir?

 

 

 

            C. “Kelime anlamıyla “iyice temizlenmiş olanlar” demektir. Şunu unutmamalıyız ki, kelimenin bağlı olduğu kalıp, sözü edilen temizliğin başkaları tarafından gerçekleştirilmiş olmasını gerektirir. Ayette kastedilen de Allah tarafından temizlenmiş olan meleklerdir. Nitekim mutahhar kelimesi abese 14-16. ayetlerde meleklerin elindeki ilahi sayfaların sıfatı olarak geçmektedir. Bu demektir ki, mutahhar kelimesinin insanla ilgisi yoktur. 77-78. ayetlerde: “O, şerefli bir Kur’an’dır ki korunmuş bir kitaptır.” denerek. Levhi Mahfuz’da Kur’an’ın korunmasına işaret edilmiş bunun ardından da: “O’na iyice temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz.” buyurulmuştur. Kastedilen, Levhi Mahfuz’daki meleklerdir. Yani burada bir emir yok, bir durum tespiti vardır.

 

            Hal böyle iken bazı fakihler buradaki mutahhar kelimesini mütevaddı’ (abdestli) anlamında değerlendirmiş ve Kur’an’a abdestsiz tutulamaz hükmüne varmışlardır. Sonuçta karşımıza şu garip tablo çıkmıştır:

 

            1) İmam Malik’e göre cünüp, hayızlı ve abdestsiz olanın Mushaf’a dokunması caiz değildir. Bunların, Mushaf’ı kabıyla veya visade (yastık, kılıf, bir kumaş parçası) ile taşımaları da caiz değildir. Delili de ayette temizlenenler ile gerek büyük, gerek küçük hadesten (yani cünüplükten ve abdestsizlikten) temizlenmenin kasdedilmiş olmasıdır. Bir de Peygamber’in, Amr İbn Hazm’e: “Kur’an’ı temiz olandan başkası tutmasın.” diye yazmış olmasıdır.

 

            2) Ahmed İbn Hanbel ve Zahiriye mezhebine göre cünübün, hayızlının ve abdestsizin Mushaf’ı tutması caizdir. Bunlara göre Mutahharun ile (manevi temizliğe ermiş) Müslümanlar ve melekler kasdedilmiştir. Yahut bunlar: “O’na temizlerden başkası dokunmaz” ayetini emir değil sadece mevcut durumu bildirme olarak kabul etmişlerdir.

 

            3) Üçüncü görüşe göre Kur’an abdestsiz tutulabilir, fakat cünüp iken tutulamaz.

 

            İmam Malik, öğretmenin ve öğrencilerin abdestsiz Mushaf’ı tutmalarına izin vermiştir. Çünkü bunların, her defasında abdest almaları güçtür. Cünüp olanın Kur’an okuyup okuyamayacağında ihtilaf etmişlerdir. Şafii ve Ebu Hanife; bunu mutlak surette men etmişlerdir. Zahiriler ise bunu mutlak surette caiz görmüşlerdir. Malik ise; Kur’an’dan az bir şey okumaya izin vermiştir. Hayızlı ve lohusanın ezbere Kur’an okuyup okuyamayacağında da ihtilaf vardır. İmam Malik’ten bu konuda iki rivayet gelmiştir. Bazıları da bu hususta aza cevaz vermişler çoğu men etmişlerdir.” (Ateş; 9-294)

 

 

 

            Doğrusu şu ki, bu ayetin abdestle, Kur’an’ı abdestli okumakla hiçbir ilgisi yoktur. Burada Kur’an’ı okumayı merasime bağlamak isteyen zihniyetin bir garipliği ile karşı karşıyayız.

 

 

            Prof. Hüseyin Atay, şöyle yazıyor:

 

            “Vakıa suresinin 29. ayetindeki “Kur’an saklı, gizli bir kitapta olup ona ancak arındırılmış olanlar dokunur” ifadesinde geçen arındırılmış “Mutahharun” sözünden abdest almanın şart olduğunu ileri sürenler pek azınlıkta ve ilimde derinleşmiş kimselerdir. Bu ayetin nüzul sebebi bir önceki ayetin içeriğindedir. Putperest Araplar, Kur’an’ı cin ve şeytanın Hz. Muhammed’e getirdiğini iddia etmişlerdi. Bu ayet, önceki ve sonraki ayetler bu iddiayı reddetmek için nazil olmuşdur. “Bu Kur’an, şereflidir, saklı bir kitaptadır, ona ancak paklanmış melekler dokunabilir, alemlerin Rabbinden gelmedir.” Sözlerinin gayesini, manasını anlamayanlar sadece cımbızla (arındırılmış-mutahharun) kelimesini çıkarıp ona çıkarıp ona abdest alma (vudu’) manasını veren, sığ görüşlü kimselerdir. Sonra “saklı bir kabda olan Kur’an’ın” elimizde mevcut olan, hiç kimseden saklı ve gizli olmayan Kur’an olarak anlaşılması, tamamen saçmadır; ayetin sözlük anlamına bile zıttır. Bu ayette zikredilen Kur’an, Levhi Mahfuz’da olan Kur’an’dır. Elimizdeki Kur’an değildir. Bunu Kafir de (putperest) de tutmaktadır ve kafirin Müslüman olması için, tutmak, okumak, anlamak imkanı Kur’an tarafından kendisine verilmiş iken, Müslüman’a bile tutmasının haram yapılması akıl almaz yanlışlardandır.” Hüseyin Atay’ın sözü burada son buldu.” (Kur’an’daki İslam Sayfa: 161-163)

 

 

 

            Sayın Öztürk! Cevap olarak başlayan ilk satırda “mutahharun’ un kelime anlamıyla iyice temizlenmiş olanlar demektir,” deniliyor. Birkaç satır aşağıda da “Mutahharun, Allah tarafından temizlenmiş olan meleklerdir.” denilerek 161. sayfa devam ediyor, sonra 162. sayfada bazı mezhep imamlarının görüşleri bildirilerek 163. sayfanın ilk bölümünün sonunda parantez içinde (Ateş: 9/294) yazıyor. İyi ama Süleyman Ateş’in sözü ilk satırda mı başladı? Veya hangi satırda başladı, başlangıç tarafına tırnak açmadığın için belli değil, senin ifadenmiş gibi okunuyor aniden Ateş’in sözünün çıkış tırnağıyla ve kitabın sayfa numarasıyla karşılaşıyoruz. Fakat aynı 163. sayfanın 2. paragrafında senin üç satırlık bir ifaden geçiyor ve şöyle diyorsun “Doğrusu şu ki, bu ayetin abdestle, Kur’an’ı abdestli okumakla hiçbir ilgisi yoktur. Burada Kur’an’ı okumayı merasime bağlamak isteyen zihniyetin bir garipliği ile karşı karşıyayız.” diyorsun. Bundan sonra Hüseyin ATAY’a havale ediyor, üç satırla hiçbir delilin olmadan 1400 senelik güzel inancı çiğneyerek “bu ayetin abdestle, Kur’an’ı abdestli okumakla hiçbir ilgisi yoktur” demek suretiyle hükme basıyorsun!

 

 

 

            Kur’an’ı ele alabilmek, okuyabilmek için cünüplükten temizlenmeye abdest almaya merasim diye alay ederken, yoksa namaz için cünüplükten temizlenmeye, abdest almaya da mı merasim diyeceksin?

 

            Ta ha suresindesi 14. ayeti hiç görmedin mi? Bu ayette görüleceği gibi Allah; (c.c.) namazı zarf, namazda okunan Kur’an’ı (ki Allah (c.c.) ona zikir diyor, elbette Kur’an zikirdir) Mazruf (zarfın içindeki) olarak bildiriyor ve;

 

 

 

¡  £  Ô¢à¤Ûa ¡&a ì¤Ûb¡2  Ù £ã¡a 7 Ù¤î Ü¤È ã ¤É Ü¤ b Ï  Ù¢£2 0 b ¯ã a ¬ó©£ã¡a

 

6ô¦ì¢x

 

 

 

            “(Ey Musa) Ben (evet) Ben senin Rabb’inim! Pabuçlarını çıkar çünkü sen, kutsal vadide Tuva’dasın.” (20/12)

 

 

 

ó¨yì¢í b à¡Û ¤É¡à n¤ b Ï  Ù¢m¤` n¤ a b ã a ë

 

 

 

            “Ben seni seçtim, vahy olunanı dinle.” (20/13)

 

 

 

¡á¡Ó a ë =ó©ã¤ ¢j¤Çb Ï b ã a ¬ü¡a  é¨Û¡a ¬ü ¢é¨£ÜÛa b ¯ã a ¬ó©ä £ã¡a

 

ô©`¤×¡Æ¡Û  ñì¨Ü £_Ûa

 

 

 

            “Muhakkak ben, ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur, bana kulluk et ve beni zikir için namaz kıl.” (20/14)

 

 

 

            Son ayette görüldüğü gibi, zikir olan Kur’an’ı okumak ve Allah’ı anmak için namaz kılınıyor. Namaz içinse; cünüplükten, abdestsizlikten pak olmak lazımdır. Kur’an’sız namaz olsaydı ona zikir denmez başka bir şey denirdi. Şimdi bunlara MERASİM diye istihza edebilir misiniz?

 

            Sayın Prof.lar şimdi üçünüze ve sizinle aynı görüşte olanlara hitap ediyorum;

 

            “Mutahharun” Allah (c.c.) tarafından temizlenmiş meleklerdir,

 

            Kur’an da Levhi Mahfuzdaki kitaptır, bu Kur’an’la ilgisi yoktur.” diyorsunuz.

 

          

 

            Bu iddianıza hiçbir delil ve kaynak gösteremediğiniz için, bir yanlışı ikinci yanlışla kapatmaya çalışıyorsunuz, ama kapanmadığından bir yanlışı iki yapıyorsunuz. İşte delil olarak gösterdiğiniz abese suresinin 11-16. ayetleri:

 

 

 

7¥ñ `¡×¤Æ m b è £ã¡a ¬5 × :

 

            “Hayır o, (inen Kur’an ayetleri) bir hatırlatmadır.” (80/11)

 

:<¢ê ` × !  õ¬b ( ¤å à Ï :

 

            “Dileyen onu düşünüp öğüt alır” (80/12)

 

 

 

:=§ò ß £` Ø¢ß §Ñ¢z¢" ó©Ï :

 

            “(o) sahifeler içindedir, değerli, şanlı.” (80/13)

 

:=§ñ ` £è À¢ß §ò Çì¢Ï¤` ß :

 

            “Yükseltilmiş ve temiz tutulan” (80/14)

 

:=§ñ ` 1   ô© ¤í b¡2 :

 

            “Taşıyıcıların ellerindedir.” (80/15)

 

:6§ñ 0 ` 2 §âa `¡× :

 

            “Değerli çok iyi” (80/16)

 

 

 

            Haydi gösterin bakalım bu ayetlerin içerisinde melek kelimesi nerede var?

 

            Boş laflarla herkesi aldatacağınızı mı sanıyorsunuz? Meleklerin temiz yaratılmış olmaları başka şey, fakat onlar kirliymiş de Allah (c.c.) tarafından sonradan temizlenmiş iddiaları ayrı şeydir. Bu lafları hiçbir deliliniz olmadan nasıl söyleyebiliyorsunuz? Aslında temizlenme melekler için söz konusu değildir, çünkü onlar nur’dan yaratılmışlardır, nur zaten temizdir. Sonradan başkaları tarafından temizlenme insanlar ve bilhassa inanan müminler içindir. Biliyorsunuz Allah (c.c.) tevbe suresinin 28. ayetinde, kafirlere müşriklere (Allah’a ortak koşanlara) NECES yani pislik derken, müminler inananlar için bakara suresinde;

 

 

 

b ä¡mb í¨a ¤á¢Ø¤î Ü Ç aì¢Ü¤n í ¤á¢Ø¤ä¡ß ü좠 0 ¤á¢Øî©Ï b ä¤Ü  ¤0 a ¬b à ×

 

¤á Ûb ß ¤á¢Ø¢à¡£Ü È¢í ë  ò à¤Ø¡z¤Ûa ë  lb n¡Ø¤Ûa ¢á¢Ø¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¢Øî©£× R¢í ë

 

6 æì¢à Ü¤È m aì¢ãì¢Ø m

 

 

 

            “Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, SİZİ TEMİZLEYEN, size kitap ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.” (2/151) buyururken; Ali İmran suresinde ise;

 

ü좠 0 ¤á¡èî©Ï  s È 2 ¤!¡a  åî©ä¡ß¤ªì¢à¤Ûa ó Ü Ç ¢é¨£ÜÛa  £å ß ¤  Ô Û

 

¢á¢è¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¡èî©£× R¢í ë ©é¡mb í¨a ¤á¡è¤î Ü Ç aì¢Ü¤n í ¤á¡è¡ ¢1¤ã a ¤å¡ß

 

§45 " ó©1 Û ¢3¤j Ó ¤å¡ß aì¢ãb × ¤æ¡a ë 7 ò à¤Ø¡z¤Ûa ë  lb n¡Ø¤Ûa

 

§åî©j¢ß

 

            “Andolsun ki Allah müminlere büyük lütufta bulunda: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, KENDİLERİNİ TEMİZLEYEN ve kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.” (3/164) buyurulmaktadır.

 

            Ayetlerde görüldüğü gibi; Allah tarafından sonradan temizlenen melekler değil, Allah’ın lütfuyla Allah’ın resulü Hazreti Muhammed (a.s.) tarafından temizlenen Allah’a ve Resulüne itaat eden müminlerdir. Şirk ve küfür pisliğinden temizlenmiş, NECES=pislik olmaktan kurtulmuş, tevhid nuru ile nurlanmışlardır. İşte ayeti kerime:

 

 

 

> æì¢Ôí©£ ¡£_Ûa ¢á¢ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a ¬©é¡Ü¢ ¢0 ë ¡é¨£ÜÛb¡2 aì¢ä ߨa  åí©Æ £Ûa ë

 

 åí©Æ £Ûa ë 6¤á¢ç¢0ì¢ã ë ¤á¢ç¢`¤u a ¤á¢è Û 6¤á¡è¡£2 0   ¤ä¡Ç ¢õ¬a   袣'Ûa ë

 

;¡áî©z v¤Ûa ¢lb z¤" a  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a ¬b ä¡mb í¨b¡2 aì¢2 £Æ × ë aë¢` 1 ×

 

            “Allah’a ve Resullerine inananlar, Rabb’larının yanında sıddıklar ve şehitlerledir, onların mükafatları ve nurları vardır.” (57/19)

 

            Ayrıca vakıa suresinin 79. ayetinde geçen kitab’ın, elimizde bulunan bildiğimiz, okuduğumuz kitab=Mushaf olmayıp; görmediğimiz, bilmediğimiz, Levhi Mahfuz’ daki kitap=Kur’an olduğunu iddia ediyorsunuz ve bunu söylerken 1400 yıldır, asr-ı saadetten başlamak üzere; bütün sahabeleri ve mezheb imamları ile bu güne kadar; Kur’an Cünüb ele alınmaz, okunmaz, ve abdestsiz de ele alınmaz diyen, binlerce muhakkik alime “ilimde derinleşmemiş sığ görüşlüler” diyerek, onların yanında bir hiç olan ilminiz ve idrakinizle onlara dil uzatıyorsunuz.

 

            Burada mevzu bahis olan ayetlere tekrar bir göz atalım; Levhi Mahfuz’daki kitapdan mı bahsediliyor?  Yoksa elimizdeki Kur’an’ı Kerimden mi? İşte yukarıda geçen ayetlerin kısa ve öz olsun diye parantezsiz metin meallerini yine Ateş’ten alıyorum.

 

 

 

            Vakıa:

 

 

 

:=¥áí©` × ¥æ¨a¤`¢Ô Û ¢é £ã¡a

 

            “O elbette değerli bir Kur’an’dır” (56/77)

 

:=§æì¢ä¤Ø ß §lb n¡× ó©Ï :

 

            “Saklı bir kitaptadır” (56/78)

 

:

 

6 æë¢` £è À¢à¤Ûa ü¡a ¬¢é¢£  à í ü :

 

            “Ki O’na temizlenenlerden başkası dokunmaz” (56/79)

 

 åî©à Ûb ȤÛa ¡£l 0 ¤å¡ß ¥3í©R¤ä m :

 

            “Alemlerin Rabb’inden indirilmiştir.” (56/80)

 

= æì¢ä¡ç¤ ¢ß ¤á¢n¤ã a ¡sí©  z¤Ûa a ƨè¡j Ï a :

 

            “Şimdi siz bu sözümü küçümsüyorsunuz” (56/81)

 

 æì¢2¡£Æ Ø¢m ¤á¢Ø £ã a ¤á¢Ø Ó¤9¡0  æì¢Ü Ȥv m ë :

 

            “Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz.?” (56/82)

 

 

 

            İnsafla bakın: 80. ayette “Alemlerin Rabb’inden indirilmiştir.” 81. ayette, önümüzdeki yanımızdaki kitabı göstererek “Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz (veya) yağla kirletiyorsunuz” 82. ayette de “(Bu indirilen kitaptan yararlanıp manevi rızıklar kazanacağınıza) Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyor-sunuz?” buyurulmaktadır. Şimdi iyi düşünelim Levhi Mahfuz’da olan, görülmeyen, işitilmeyen bir kitaptan rızıklanmak nasıl  mümkün olur ve O nasıl inkar edilir? Ki Allah “Bu sözümü küçümsüyorsunuz” derken; görülen, bilinen bir kitaptan bahsetmektedir. Diğer 77-78. ayetlere gelince “O elbette değerli bir Kur’an’dır.” “Saklı bir kitaptadır” Tabi bütün müminlerin Mushaf’ı muntazam bir kapağın içinde, odanın yüksekçe bir yerinde, çocukların, cünüplerin ve abdestsizlerin eli önünde olmayan, yüksek bir dolap veya kütüphanede saklıdır ve de cünüp ve abdestsiz kimseler O’na el sürmezler. İşte kıyamete kadar sürecek bu uygulama yukarıdaki ayetlerde ve şimdi okuyacağınız ayetlerde bildirilmektedir.

 

            İşte abese suresi:

 

          

 

7¥ñ `¡×¤Æ m b è £ã¡a ¬5 ×

 

 

 

            “Hayır, O bir hatırlatmadır” (80/11) (Doğru, Allah’ı, ölüm ötesini ve gayb alemini hatırlatır.)

 

ê ` × !  õ¬b ( ¤å à Ï

 

 

 

            “Dileyen O’nu düşünüp öğüt alır” (80/12) (Elhamdülillah inananlar öğüt alıyor.)

 

 

 

:=§ò ß £` Ø¢ß §Ñ¢z¢" ó©Ï

 

            “(O) Sahifeler içindedir. Değerli, şanlı.” (80/13) (Kur’an kabı içinde sahifeler halinde

 

:=§ñ ` £è À¢ß §ò Çì¢Ï¤` ß :

 

            “Yükseltilen ve temiz tutulan” (80/14) (temiz kaplı ciltlerde ve yüksek raflar veya kütüphanelerin üst raflarındadır.)

 

:=§ñ ` 1   ô© ¤í b¡2 :

 

            “Taşıyıcıların ellerindedir.” (80/15)

 

:6§ñ 0 ` 2 §âa `¡× :

 

 

 

            “Değerli, çok iyi” (80/16) (O’nu ancak cünüplükten ve abdestsizlikten temizlenenler taşır.)

 

 

 

            Bu ayetleri gördükten sonra, şimdi tekrar soruyorum: inmemiş görmediğimiz, duymadığımız, okumadığımız kitap, bize neyi hatırlatır? Ve biz O’ndan nasıl öğüt alırız? Yoksa sizler Levhi Mahfuz’a çıkıp orda mı okuyorsunuz? Hangi fikirle bunları iddia ediyorsunuz? Yazıklar olsun!

 

            Halbuki, bu ayetlerde Allah (c.c.) önce de arz ettiğim gibi; mü’minlerin uygulamakta olduğu durumu dile getiriyor. Bir durum değerlendirmesi olarak, inananların bu uygulamalarını, tesbit ve tasvib ediyor.

 

            Vakıa suresinin ayetlerine tekrar dönelim.

 

            :=¥áí©` × ¥æ¨a¤`¢Ô Û ¢é £ã¡a

 

            “O elbette değerli bir Kur’an’dır” (Amenna ve saddakna inandık ve tasdik ettik)  (56/77)

 

 

 

:=§æì¢ä¤Ø ß §lb n¡× ó©Ï :

 

            “Saklı bir kitaptadır” (Evlerimizin en mutena itinalı yerinde, kapak üstü koruyucular içinde, muhafazalı kitap halindedir.) (56/78)

 

:

 

6 æë¢` £è À¢à¤Ûa ü¡a ¬¢é¢£  à í ü :

 

            “O’na temizlenenlerden başkası dokunmaz” (Elbette Cünüb ve abdestsiz olanlar katiyen dokunmaz.) (56/79)

 

 åî©à Ûb ȤÛa ¡£l 0 ¤å¡ß ¥3í©R¤ä m :

 

            “Alemlerin Rabb’inden indirilmiştir.” (Amenna, indirilmiş ve elimizdedir.) (56/80)

 

= æì¢ä¡ç¤ ¢ß ¤á¢n¤ã a ¡sí©  z¤Ûa a ƨè¡j Ï a :

 

            “Şimdi siz bu sözümü küçümsüyorsunuz” (Haşa bu hitab Kur’an’ı işittikleri halde inanmayan, kabul etmeyen, “bu şair sözüdür” diyen kafirleredir.) (56/81)

 

 

 

            Diğer bir ayette:

 

 

 

æì¢Ä¡Ïb z Û ¢é Û b £ã¡a ë  `¤×¡£ÆÛa b ä¤Û £R ã ¢å¤z ã b £ã¡a

 

 

 

            “O zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz ve O’nun kuruyucusu da elbette biziz.” (15/9) buyrulmakla;  okumakta olduğumuz Kur’an’ın manen de muhafaza altında olduğu, Allah’ın korumasıyla ta kıyamete kadar da; zayi ve tahrif edilemeyeceği bildirilmektedir. Dokunulması yasak olan Kur’an, Cebrail (a.s.) tarafından Peygamberimiz Efendimizin kalbine vahyolunan, indirilen ve Peygamberimiz Efendimiz’in vahiy katiplerine yazdırdığı, bir çok sahabe-i kiramın ezberlediği, önce sahifelerde saklı olup sonra Hazreti Osman (r.a.) tarafından kitap haline getirilip çoğaltılan, bütün sahabelerin üzerinde ittifak ettiği Kur’an’dır.

 

 

 

            Diğer kaynaklara gelelim:

 

            Kaynak-1:

 

            Zaman zaman sizin de başvurup kaynak olarak aldığınız asrımızın büyük müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinden aynı ayetlerin meallerini ve tefsirini aynen alıyorum.

 

          

 

            Vakıa suresi:

 

          

 

 

 

:=¥áí©` × ¥æ¨a¤`¢Ô Û ¢é £ã¡a

 

            “Ki hakikaten O, bir Kur’an’ı Kerimdir.”(56/77)

 

:=§æì¢ä¤Ø ß §lb n¡× ó©Ï :

 

            “Öyle bir kitap ki mahfuz tutulur.” (56/78)

 

:

 

6 æë¢` £è À¢à¤Ûa ü¡a ¬¢é¢£  à í ü :

 

            “Ona tertemiz temizlenmiş olanlardan başkası el süremez” (56/79)

 

 åî©à Ûb ȤÛa ¡£l 0 ¤å¡ß ¥3í©R¤ä m :

 

            “Rabbül Alemin’den indirilmedir” (56/80)

 

= æì¢ä¡ç¤ ¢ß ¤á¢n¤ã a ¡sí©  z¤Ûa a ƨè¡j Ï a :

 

            “Şimdi bu kelama siz yağ mı süreceksiniz?” (56/81)

 

 æì¢2¡£Æ Ø¢m ¤á¢Ø £ã a ¤á¢Ø Ó¤9¡0  æì¢Ü Ȥv m ë :

 

            “Ve rızkınızı tekzibiniz mi kılacaksınız?” (56/82)

 

 

 

            KERİM=Yani çok faydalı, feyizli, çünkü maaş ve meade mütellik bir çok mühim ilimlerin esaslarını muhtevidir. Diğer bir mana ile: Gayet güzel, hoş, terkim ve ihtirama layık. Diğer bir mana ile de: Allah Teala indinde mükerrem, MEKNUN BİR KİTAPDA MEKNUN= Saklı, yani temiz tutulmak, kirletilmemek, zayi’ edilmemek için saklanır. Mahfazalar içinde mahfuz tutulur, Mushaflar öyle mahfuz tutulmalıdır. Öyle ki: Mutahhar (Temizlenmiş) olanlardan başkası O’na el süremez bu nefiy, nehiy manasınadır. Yani taharetsiz, kirli eller  O’na dokunmasın, ancak maddi ve manevi pislikten: hubsü hadesden taharetle temizlenmiş imanlı, abdestli kimseler temas etsin. Bu aye sebebiyledir ki; fıkıhta Cünüb iken Kur’an okunamayacağı ve abdesti olmyanın Mushafa meshedemeyeceği (el süremeyeceği) beyan olunmuştur. Çünkü, Rabbül Alemin tarafından indirilmiş bir Tenzildir O. Şimdi siz bu kelama mı yağ süreceksiniz hürmetsizlik edip inkar veya taharetsizlikle onu kirletmeye mi kalkışacaksınız? Ve rızkınızı sırf tekzib etmenizden ibaret mi kılacaksınız? Yani O kitaptan nasibinizi Onu tekzib etmek, bu suretle o nimete karşı nankörlük eylemekten ibaret mi yapacaksınız? Çünkü, ondan istifade edecek yerde ona hürmetsizlik etmek, onu kirletmeye çalışmak ondan alıncak nasibi küfr-ü inkardan ibaret kılmaktır. (Elmalılı C:7 S.4721-4724)

 

 

 

            Burada görüldüğü gibi cünüb iken ele alınması, okunması ve abdestsiz ele alınması yasak olan kitap Levhi Mahfuz’da olan değil elimizdeki Kur’an’ı Kerim’dir. Ve ayetteki Dühün kelimesi yağ anlamına geldiği ve kirletme ile de yakından ilgili olduğundan Elmalılı alimane ve hakimane olarak ‘Kur’an’ı yağlayarak pis ellerinizle kirletmek mi istiyorsunuz? Manasını vermiştir, gayet yerindedir.

 

 

 

            Kaynak-2:

 

            TEFSİRİ HULÂSATUL BEYAN:

 

          

 

            “Resulullah üzerine nazil olan şey, Hakk’la batıl beynini tefrik eder Kur’an’dır, ahkamı ile amel edenlere dünya ve ahirette menfaati büyük olduğu cihetle, Kerimdir. Çünkü; Kur’an’a iktida edenleri dünyevi ve uhrevi menfaatlerine irşad eder, Kur’an ind-i İlahi’de mahfuz ve şeytanın ahzinden masumdur. Binaenaleyh; kıyamete kadar ahkamı tegayyürden ve elfazı tebeddülden mahfuzdur, Kur’an’a dokunmaz, ancak hadesden ve necasetten tahir (temizlenmiş) olanlar dokunur. Zira Kur’an: Alemlerin Rabbi olan Vacib’ül Vücud tarafından nazil  olmuş bir kitap olduğundan Ona yapışacak kimse abdestli necasetten temiz ve tahir olmalı ki kitabın kudsiyetine riayet etmiş olsun.” (C:14 Sh. 5746-5747)

 

 

 

            Görüldüğü gibi, burada da mevzuu bahis olan Kur’an; Levhi Mahfuzdaki değil, elimizdeki Kur’an olduğu belirtiliyor, Ona ancak, hadesten, necasetten temizlenmiş abdestli kimselerin dokunabileceği hükme bağlanıyor.

 

 

 

            Kaynak-3:

 

            EL HİDAYE TERCÜMESİ:

 

          

 

            “(Ay başı halinde olan kadın, cami ve mescitlere de giremez.) Cünüp olan kimse de öyledir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Ben mescidi, ne ay başı halindeki kadına ve ne de cünüp olan kimseye caiz kılmam.” (Ebu Davud) buyurmuştur. Görüldüğü gibi Hadiste herhangi bir kayıt veya istisna bulunmadığı için, “Cünüb olan kimse camide duramaz. Fakat içinden geçebilir” diyen İmam-ı Şafi’i’nin görüşüne karşıdır.

 

            “Aybaşı halinde olan kadın, Kâbe’yi de tavaf edemez ve kocası onunla cinsel ilişkide de bulunamaz.” Zira Cenab-ı Hak (c.c.): “Kadınlara, temizlenip yıkanmadıkça yaklaşmayınız.” (Bakara suresi ayet: 222) buyurmuştur.

 

            “Aybaşı halinde veya loğusa olan kadın ile, cünüp olan kimse, Kur’an’dan da hiçbir şey okuyamazlar.” Zira Peygamber Efendimiz (a.s.) “Ne aybaşı halinde olan kadın ve nede cünüp olan kimse, KUR’AN’DAN hiçbir şey okuyamazlar.” buyurmuştur. (Tirmizi, İbn-i Mace)”

 

 

 

            Bu hadis de, aybaşı halindeki kadına, camiye girmeyi caiz gören İmam Malik’in görüşüne karşıdır. Hadisdeki “Hiçbir şey” deyimi mutlak olduğu için, bir ayetten az olan mikdara da şamildir ve bu itibarla hadis “Aybaşı halindeki katın ile cünüp olan kimsenin, Kur’an’dan okumak istedikleri mikdar bir ayetten az olduğu zaman, caizdir” diyen Tahavi’nin de görüşüne karşıdır. “Aybaşı halinde ki kadın, loğusa ve cünüp olan kimse, ne Kur’an’ı Kerime ve nede üzerinde Kur’an’ın herhangi bir suresi yazılı bulunan paraya çıplak olarak el değdiremezler. Abdestsiz olan kimse de çıplak olarak Kur’an’a el değdiremez. Bunlar Kur’an’a ancak, kılıfı ve paraya da kesesi içinde el değdirebilirler.” Zira Peygamber Efendimiz (a.s.) “Kur’an’a ancak temiz olan kimse el değdirebilir.” (Nesai) buyurmuştur.

 

            Sonra hem abdestsizlik hem cünüplük ele girdiği için abdestsiz olan kimse ile cünüp olan kimse, Kur’an’a el değdirmede aynı hükme tabidirler. Fakat abdestsiz olan kimsenin ağzı abdestsiz olmadığı, cünüp olan kimsenin ise, ağzı da cünüp olduğu için, abdestsiz olan kimse Kur’an okuyabilir, cünüp olan kimse ise, okuyamaz. Kur’an’ın kılıfı dediğimiz şey de; sahih olan görüşe göre, gövdeden soyulmuş deri gibi  Kur’an’a yapışık olmayan kabı demektir.  Sahih olan görüşe göre, cünüp ve abdestsiz olan kimsenin, elbisesinin kolu elbise sahibine tabi olan bir şeydir. Fakat hadis ve fıkıh kitapları Kur’an gibi olmayıp sahipleri elbiselerinin kolları ile zaruretten dolayı onları tutabilirler. Abdestsiz olan çocuklara, çıplak olarak Kur’an’ı vermekte ‘Sahih olan kavle göre’ sakınca yoktur. Çünkü çocukları abdestsiz olarak Kur’an’ı tutmaktan menetmekte Kur’an’ın zayi olma tehlikesi, onları abdest almaya zorlamada da güçlük vardır.” (El Hidaye Tercümesi Cilt 1 Sayfa 67-68)

 

 

 

            Yukarıda da görüldüğü gibi cünüp ve abdestsiz dokunulması haram olan Kur’an elimizdeki Mushaf-ı Şerftir. Zira ayeti teyid eden hadisler de burada zikredilmiştir.

 

 

 

            Kaynak-4:

 

            MÜLTEKA-EL EBHUR TERCÜMESİ:

 

            “Abdestsiz veya cünüp olan (kimse) için mushafa meshetmesi (elini dokundurması veya eline alması) caiz değildir. Ancak sahih olan kavilde (mushaf-a) bitişik değil ayrı kılıf (torbası, çantası ve kabı) ile ele almak caizdir. (üzerindeki giyili) elbisenin yeni ile (abdestsiz ve cünüb kimsenin Kur’an’ı Kerim’e meshetmesi, dokunması) mekruh sayıldı. Dirhem üzeride (levha, para ve benzerleri üzerinde) sure (ayet) olursa, meshetmek (ele almak ve yapışmak) caiz değildir ancak kesesi (kılıfı) ile yapışmak caizdir.

 

            Zaruri haller müstesna, cünüb (kimse) nin mescide girmesi caiz değildir. Cünüb (kimse) nin Kur’an’ı okuması da velev ki bir ayet olsun caiz değildir. Ancak dua ve sena niyetiyle okumak caizdir. Cünüb (kimse) nin zikri ilahi, tesbih ve dua etmesi caiz olur. Hayız ve nifaslı (kadınlar) cünüb gibidir.” Yani, hayız ve nifaslı (kadınlar) cünüb olan kimseler gibi Kur’an’ı Kerimi okuyamaz, cami ve mescitlere giremez, Kur’an’ı Kerimi ve ayet bulunan levhaları kılıfsız ve kabsız alamaz. fakat zikri ilahi, tesbih, tehlil ve arzu ettiği duaları yapabilir.

 

            İmam Kerhi’ye göre; hayızlı bir kadın Kur’an’ı Kerim’i talim etmek (öğrenip ve öğretmek) için kelime kelime okur ve iki kelime arasını keserek okur.

 

            İmam-ı Tahavi ise, hayızlı ve nifaslı kadın ayetin yarısını okur, öğrenir veya öğretir. Kestikten ve yukarıyı öğrendikten sonra ayetin diğer yarısını okur, demektir. Mesela: Fatiha-i Şerife’nin birinci ayeti olan (El hamdulillahi) söyler, nefes aldıktan sonra ( Rabbil alemin) cümlesini bitirir.”

 

          

 

            Yine burada da cünüp ve abdestsizin Kur’an’a el süremeyeceği hükmü açıkça bildirilmektedir.

 

 

 

            Kaynak-5:

 

            BÜYÜK İSLÂM İLMİHALİ:

 

 

 

            Asrımızın en itimatlı ilim adamı; İstilahat-ı Fıkhiye Kamusu, Kur’an’ı Kerim meali, Kur’an’ı Kerim tefsiri gibi birçok eserlerin sahibi olan, eski Diyanet İşleri Başkanımız rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen hocamızın Büyük İslâm İlmihali kitabından aynı mevzuyu okuyalım:

 

          

 

            “Gusül Etmesi Farz olanlara Haram veya Mekruh Olan Şeyler:

 

 

 

            Üzerlerinde gusül farz olanlara, gusletmeden önce haram olan şeyler şunlardır:

 

 

 

            1) Namaz kılmak. Bir ayet olsa bile Kur’an niyeti ile Kur’an okumak. Hamd ve dua ile ilgili ayetleri dua ve zikir niyetiyle okumak caizdir. Cünüp veya adet halinde olan bir kadının dua niyetiyle Fatiha Suresini okuması caizdir.

 

            Yine bu durumda olan kimsenin çocuklara Kur’an ayetlerini kelime kelime öğretmesi de caizdir. Şehadet kelimsini söylemek, tesbih ve tekbir getirmek yine caizdir.

 

            2) Kur’an’ı Kerime, bir veya yarım ayet olsa bile, el sürmek ve mushaf-ı şerifi tutmak haramdır. Ancak Kur’an’a yapıştırılmamış olan bir kılıf, bir mahfaza, bir sandık içinde onu taşımak ve onu dış tarafından tutmak caizdir.

 

            3) Kâbe’yi tavaf etmek ve bir zorunluluk olmadığı halde bir mescide girmek veya içinden geçmek. Fakat zaruret hali olursa geçilebilir. Bir kimsenin evinin kapısı mescidin içine doğru açılsa ve evine girip yıkanmak için mescit içinden geçmek zorunda kalsa, o kimse mescit içinden geçerek evine girer ve yıkanır. Bu bir mecburiyet halidir. Mescit içinde uyurken ihtilam olan kimse, dışarıya çıkmak için teyemmüm eder; fakat bu teyemmüm ile Kur’an okuyamaz, namaz da kılamaz.

 

            4) Üzerinde ayeti kerime yazılı bulunan bir levhayı veya bir parayı el ile tutmak. (bunların hepsi haramdır.) (B.İslam İlmihali Sayfa 98-99)

 

            Bu mevzu da umarım anlaşılır bir şekilde açıklanmış oldu. Selâm ve kurtuluş, İslâmı doğru anlayan ve öylece amel eden kişilerin üzerine olsun. Rabbim cümlemize en güzel anlayışlar ihsan etsin.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

İKİNCİ KISIM

 

 

 

KUR’AN’DAKİ İSLÂM Sayfa: 427-430

 

          

 

            Bakara suresi ayet: 222

 

 

 

            S. Hayız halindeki kadına yasak olduğu söylenen davranışların kaynağı nedir?

 

 

 

            C.“Fıkıh kitaplarında hayız halindeki kadına:

 

            1. Namaz kılmanın,

 

            2. Oruç tutmanın,

 

            3. Kur’an okumanın,

 

            4. Camiye girmenin,

 

            5. Tavaf etmenin yasak olduğunu bazı rivayetlere dayanarak yazarlar.

 

 

 

            Ancak bunlar Kur’an’da yer almamaktadır. Bu demektir ki, bunlar, kadına o rahatsızlık halinde bir kolaylık getirmek içindir. Ancak bunların dinsel bir bağlayıcılığı yoktur. Dileyen ibadetlerini yapabilir. Yani burada bir yasak değil, kadın için bir ruhsat söz konusudur.

 

            Atay konuyu şöyle ifadeye koyuyor:

 

            “Kur’an’da, ‘hasta olanınız, tutmadığı günler sayısınca orucunu başka günlerde tutar’ (Bakara, 185) demektedir. Adet gören kadın oruç tutamayacak kadar rahatsız oluyorsa tutmaz. O günlerde kılamadığı namazlarını başka gün kılmaz. Çünkü namazın kazası olmaz…”

 

            “Hayızlı kadınlara ait fıkıh hükümlerini gözden geçirip Kur’an’a göre düzenlemelidir. Kadın hayızlı halde iken abdest alır ve namazlarını kılabilir. Hayızlı kadına namaz kılmamasının söylenmesi, ona kolaylık sağlamak içindir. Bu onun dininde bir eksiklik ve ibadetlerinde bir noksanlık ifade etmez.” (Atay; Rapor 13-16)

 

          

 

            Sayın Öztürk, yakırdaki  satırlarda görüldüğü gibi; (5 maddede sayılanların) “yasak olduğunu, bazı rivayetlere dayanarak yazarlar; ancak bunlar Kur’an’da yer almamaktadır” derken, Hadisleri dışlayarak; Peygambersiz bir din imiş gibi; neredeyse kendinizi Peygamber yerine korcasına; Kur’an’ı yönlendirmeye çalışıyor: “Bu demektir ki, bunlar kadına o rahatsızlık halinde bir kolaylık getirmek içindir. Ancak bunların dinsel bir bağlayıcılığı yoktur. Dileyen ibadetlerini yapabilir, yani burada bir yasak değil kadın için bir ruhsat söz konusudur” diyorsun. İyi de, Kur’an’da olmadığını söylediğin bu olayı, Peygamberimiz efendimiz, kendi hanımlarına, kızlarına ve inanan kadın ve kızlara, nasıl uygulattı? Onlar bu durumu yaşamadılar, adet görmediler, hayızlı olamadılar mı? Yoksa Peygamberimiz (a.s.) en azından evinde beraber yaşadığı hanımları ve kızlarının bu durumda nasıl davranacaklarını, namaz kılıp kılamayacaklarını, oruç tutup tutamayacaklarını onlara ve diğer inanan kadınlara hiç bahsetmedi mi?; onlara öğretmedi, herkesi kendi halinde anlayışına mı bıraktı? Yoksa: bin dörtyüz sene sonra hadisleri ağzına almamak istercesine: “Bazı rivayetlere dayanmaktadır.” diyecek  kadar hadisi şerifleri hiçe sayan size veya : “Hayızlı kadınlara ait fıkıh hükümlerini, gözden geçirip, Kur’an’a göre düzenlemelidir. Kadın hayızlı halde iken abdest alır namazlarını kılabilir.” diyen; televizyonda hocam diye takdim ettiğiniz Sayın Hüseyin Atay’a mı bıraktı?  O Hüseyin Atay ki: Sizin yönettiğiniz bir televizyon programında yanınızda oturuyordu; konuşma sırası kendine geldiğinde “Akıl Kur’an’dan üstündür” diyerek, bu fikri savunuyordu da hepiniz susarak tasvip ediyordunuz! Sayın Öztürk, sayın Atay akıl üstün derken! Sizlerin akıllarınız mı Kur’an’dan daha üstün, yoksa Allah’a küfreden, ateistlerin, koministlerin, ateş’e, öküz’e, put’a, şeytan’a tapanların, ben Allah’ım diyen Firavunların, Allah’a ortak koşan kafir, müşriklerin akılları da mı Kur’an’dan üstün? Ki Allah Tevbe suresinin 28. ayetinde “Ey iman edenler! Müşrikler necistirler (pistirler). Bu yüzden artık bu yıllarından sonra Mescid’i Haram’a yaklaşmasınlar…” buyurmaktadır. Necis olan bu pislikler de mi haşa Kur’an’dan daha üstün? O konuşurken hikmet buyuruyormuş gibi itiraz etmeden dinliyorsunuz. Bu düşüncelerle Allah’ın huzuruna nasıl varacaksınız?

 

            Ayrıca her şeyi Kur’an’a göre nasıl düzenleyeceksiniz? Ki bu görevi Cenab-ı Allah, Resulüllah’a vermiş; bizi de şu ayetlerle ayarmış, ikaz etmiştir.

 

            İşte Ayeti Kerimeler:

 

            Ayet-1

 

 

 

ü좠 0 ¤á¡èî©Ï  s È 2 ¤!¡a  åî©ä¡ß¤ªì¢à¤Ûa ó Ü Ç ¢é¨£ÜÛa  £å ß ¤  Ô Û

 

¢á¢è¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¡èî©£× R¢í ë ©é¡mb í¨a ¤á¡è¤î Ü Ç aì¢Ü¤n í ¤á¡è¡ ¢1¤ã a ¤å¡ß

 

§45 " ó©1 Û ¢3¤j Ó ¤å¡ß aì¢ãb × ¤æ¡a ë 7 ò à¤Ø¡z¤Ûa ë  lb n¡Ø¤Ûa

 

§åî©j¢ß

 

 

 

                        “Andolsun ki, Allah, müminlere büyük lütufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.” (Ali İmran: 164)

 

 

 

            Ayet-2

 

 

 

b ä¡mb í¨a ¤á¢Ø¤î Ü Ç aì¢Ü¤n í ¤á¢Ø¤ä¡ß ü좠 0 ¤á¢Øî©Ï b ä¤Ü  ¤0 a ¬b à ×

 

¤á Ûb ß ¤á¢Ø¢à¡£Ü È¢í ë  ò à¤Ø¡z¤Ûa ë  lb n¡Ø¤Ûa ¢á¢Ø¢à¡£Ü È¢í ë ¤á¢Øî©£× R¢í ë

 

6 æì¢à Ü¤È m aì¢ãì¢Ø m

 

            “Nitekim, kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitap ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten resul gönderdik.” (Bakara: 151)

 

 

 

          

 

 

 

 

 

 

 

            Ayet-3

 

 

 

¢é ãë¢ ¡v í ô©Æ £Ûa  £ó¡£ß¢üa  £ó¡j £äÛa  4좠 £`Ûa  æì¢È¡j £n í  åí©Æ £Û a

 

¤á¢ç¢`¢ß¤b í 9¡3î©v¤ã¡üa ë ¡òí¨0¤ì £nÛa ó¡Ï ¤á¢ç  ¤ä¡Ç b¦2ì¢n¤Ø ß

 

¡pb j¡£î £ÀÛa ¢á¢è Û ¢£3¡z¢í ë ¡` ؤä¢à¤Ûa ¡å Ç ¤á¢èî¨è¤ä í ë ¡Òë¢`¤È à¤Ûb¡2

 

 45¤Ë üa ë ¤á¢ç `¤"¡a ¤á¢è¤ä Ç ¢É a í ë  s¡ö¬b j _¤Ûa ¢á¡è¤î Ü Ç ¢â¡£` z¢í ë

 

¢êë¢` _ ã ë ¢êë¢0 £R Ç ë ©é¡2 aì¢ä ߨa  åí©Æ £Ûb Ï 6¤á¡è¤î Ü Ç ¤o ãb × ó©n £Ûa

 

; æì¢z¡Ü¤1¢à¤Ûa ¢á¢ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a =¬¢é È ß  4¡R¤ã¢a ¬ô©Æ £Ûa  0좣äÛa aì¢È j £ma ë

 

 

 

            “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları O elçi’ye, O ümmi Peygambere uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder,  ONLARA GÜZEL ŞEYLERİ HELÂL, ÇİRKİN ŞEYLERİ HARAM KILAR, ÜZERLERİNDEKİ AĞIRLIKLARI, SIRTLARINDAKİ ZİNCİRLERİ KALDIRIP ATAR. O’na inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura tabi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf: 157)

 

 

 

            Ayet-4

 

       

 

¢é¨£ÜÛa ¢á¢Ø¤j¡j¤z¢í ó©ãì¢È¡j £mb Ï  騣ÜÛa  æ좣j¡z¢m ¤á¢n¤ä¢× ¤æ¡a ¤3¢Ó

 

¥áî©y 0 ¥0ì¢1 Ë ¢é¨£ÜÛa ë 6¤á¢Ø 2ì¢ã¢! ¤á¢Ø Û ¤`¡1¤Ì í ë

 

 

 

            “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir.’” (Ali İmran: 31)

 

 

 

            Ayet-5

 

 

 

¬¢é¢Û좠 0 ë ¢é¨£ÜÛa ó a Ó a !¡a §ò ä¡ß¤ªì¢ß ü ë §å¡ß¤ªì¢à¡Û  æb × b ß ë

 

¡_¤È í ¤å ß ë 6¤á¡ç¡`¤ß a ¤å¡ß ¢ñ ` î¡_¤Ûa ¢á¢è Û  æì¢Ø í ¤æ a a¦`¤ß a

 

b¦äî©j¢ß ü5 "  £3 " ¤  Ô Ï ¢é Û좠 0 ë  é¨£ÜÛa

 

 

 

            “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdikleri zaman, mümin erkeklerle mümin kadın için, kendi işlerinden dolayı: Allah’ın ve Peygamber’in hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur…” (Ahzab: 36)

 

 

 

            Şimdi soruyoruz:

 

            Resulullah olmasaydı: İnananları, manevi kirlerden kim temizleyecek; güzel şeyleri inananlara kim helâl, çirkin şeyleri kim haram edecekti? İnananların üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kim kaldırıp atacak, Kitap ve Hikmet’le beraber (Bakara suresinin 151.ayetinde bildirildiği gibi) daha bilmediklerimizi inananlara kim öğretecekti”? Yalnız Kur’an kafi olsaydı; bu ayetlerde Rabb’imiz bizleri ikaz eder, uyarır mıydı? Namazın, kaç rekat olduğu, kaç secde, kaç rüku ile nasıl kılınacağı; zekatın tafsilatları ve bunlar gibi, İslam fıkhında, hukukunda bulunan binlerce mesele Kur’an’ı Kerim’de var mıdır? Bundan dolayı, bindörtyüz küsür sene evvel “Bize yalnız bu Kur’an yeter” diyecekleri Rabb’imiz, Resulullah efendimize bildirdiği için, O da bu gelen hadisi şerifle bizlere haber vermiş ve bizleri uyarmıştır.

 

            İşte hadis-i şerif:

 

 

 

            “Haberiniz olsun: Bana Kitap (Kur’an), bir de onunla beraber, O’nun kadarı verildi. Uyanık olun çok sürmez, tok mağrurun biri tahtına kurularak der ki: ‘size lazım olan yalnız bu Kur’an’dır. O’nda helâlden neyi buldunuzsa onu helâl bilin; Haramdan neyi görürseniz onu da haram olarak tanıyın..! (hayır) Şüphesiz ki, Resulullah’ın haram kıldığı şeyler (hükümde) Allah’ın haram kıldığı şeyler gibidir. Haberiniz olsun ehli eşek (eti) ...size helâl değildir.” (Ebu Davud, Tirmizi)

 

 

 

            Tekrar başa dönelim: Yeni doğan bebeğin kulağına, okunan Ezan, Kamet ve verilen isimlerin mahiyetiyle başlayan; ölünce cenaze namazı ve definle son bulan; müminlerin, inananların A’dan,  Z’ye kadar; nasıl yaşayacağını, nasıl yatıp, nasıl kalkacağını, nasıl yiyip, nasıl içeceğini hatta tırnağını nasıl keseceğini; yirmiüç senelik mübarek nübüvvet hayatıyla insanlara öğreten Allah’ın Resulü Peygamberimiz Efendimiz: Kıyamete kadar gelecek olan inanmış kadınların her ay başlarına gelecek olan Hayız halinde, ne yapacaklarını, bu haldeyken namazlarını kılıp kılamayacaklarını, kaza edip edemeyeceklerini, nasıl öğretmemiş, hükme bağlamamış bulunmaktadır. Yukarıda cünüp ve hayızlı olanların Kur’an’a el süremeyecekleri, okuyamayacakları hükümlerini bildiren kaynaklara ilaveten aynı mevzu olan; hayız ve aybaşı halindeki kadının neler yapıp, neler yapamayacağına dair kaynakları da aşağıya alıyorum.

 

 

 

            İŞTE KAYNAKLAR:

 

 

 

            Kaynak-1

 

            HAYIZ VE NİFAS HALİNDE HARAM OLAN ŞEYLER:

 

            Hayız ve nifastan dolayı sekiz şey haram olur. Bunlar:

 

1-     Namaz Kılmaz,

 

2-     Oruç Tutmak,

 

3-     Kur’an’ı Kerim Okumak,

 

4-     Kur’an’ı Kerime el sürmek,

 

5-     Kocası İle Cinsel İlişkide Bulunmak,

 

6-     Yasak yerlerine (göbek diz kapak arasına) kocasının çıplak dokunması,

 

7-     Mescide girmek,

 

8-     Kabe’yi tavaf etmek.

 

            Namaz ister farz, ister vacip, ister sünnet, ister nafile, ister şükür secdesi olsun hiçbirini yapamaz. Bu durumda haramdır. (El-İhtiyar: 27)

 

 

 

            Kaynak-2

 

 

 

            Ashabı kiramdan Muaze adında bir kadın Hz. Aişe’ye sormuş: “Hayızlı’nın durumu ne ki orucunu kaza ediyor da namazını kaza etmiyor?” Hz. Aişe:

 

            “Sen Haruriyye (Harici) misin?” dedi. Hz. Muaze:

 

            “Haruriyye (Harici) değilim, öğrenmek için soruyorum.” Hz. Aişe:

 

            “Hayız hali bize geldiği zaman orucu kaza etmekle emrolunduk, fakat namazı kaza etmekle emrolunmadık.” dedi.

 

 

 

            AÇIKLAMA:

 

            Haruri (müennesi Haruriyye) Kufe’ye iki mil mesafedeki Harura köyüne mensup demektir. Burası harici’lerden bir fırkanın Hz. Ali’ye karşı, ilk defa bir araya gelip, teşkilatlandıkları yer olduğu için, Harici manasında Haruri denmiştir.

 

            Hz. Aişe’nin, kendisine soru soran kadına: “Sen Haruriye misin?” demekle, “sen sünneti terk mi ediyorsun, herkesin müşterek tatbikatından ayrı mı kalmak istiyorsun?

 

            Sünnete göre, hayız halinde kılınmayan namazların kazası yoktur!” demek istemiştir. Harici fırkaların hepsinde müşterek olan bir umde (prensip) Kur’an’da geleni esas alıp, sünnetin ilave ettiklerini reddetmektir. (Buh.Müs.Ebu Davud, Tirmizi, Nesai.)

 

            Hz. Aişe (r.a.), kendisine soru tevcih eden kadına ki; bazı rivayetlerde isminin Mua’ze olduğu bildirilir, istifham-ı inkarı tevcih etmiş, sorusunun yetersiz olduğunu belirtmiştir. (Küt.Sitte. C.11 S.58-59)

 

 

 

            Kaynak-3

 

 

 

            “İsmi Müsetü’l- Ezdiyye olan Ümmü Büsse anlatıyor’ Hacc yapmıştım. Hacc sırasında Ümmü Seleme (r.a.)’ye uğradım. Kendisini “Ey mü’minlerin annesi, Semüre İbn-i Cündüb (r.a.) kadınlara, hayız sırasında kılınmayan namazların kazasını emrediyor (ne dersiniz?)” diye sordum, şu cevabı verdi: “hayır, kaza etmezler. Resulüllah (a.s.)’ın kadınlardan biri, nifas sebebiyle kırk gece (namaz kılmadan) dururdu da, Resulullah (a.s.) nifas namazını kaza etmesini emretmezdi” (Ebu Davud-Taharet 121-Küt.Sitte.C.11 Sh.59)

 

 

 

            Kaynak-4

 

 

 

            “Hz. Aişe (r.a), Kanama gören hamile kadın hakkında şunu söylemiştir: ‘Böyle bir kadın namazı bırakır.’” (Muvatta, Taharet 100. Küt.Sitte C.11 Sh.60)

 

           

 

            Kaynak-5

 

            “İbn’i Ömer (r.a.): ‘Ne hayızlı kadın ne de cünüp kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz’ buyurdu.” (Tirmizi, Taharet 98, Küt. Sitte sh.61)

 

 

 

            Kaynak-6

 

 

 

            “Kadın, Hayız ve nifasın devam ettiği günlerin namazlarını sonradan kaza etmez. Bu ona farz değildir.” (Düreru’l-Hükkam: 1/42)

 

 

 

            Kaynak-7

 

 

 

            “Namazda hayız gören kadın ne yapar? Kadın, ister ilk adet gören, ister düzgün adetli olsun, kanın ilk görüldüğü andan itibaren namazı terk eder, çünkü namaz kendiliğinden bozulur. Eğer bu namaz farz ise, onu sonra kaza etmek gerekmez. Şayet nafile ise sonradan kaza etmek vacib olur. Zira farz olan namaz zaten vaciptir, başlamakla vacip olmaz. Fakat nafile bir namaza başlamakla o namaz, kılana vacip olur.” (İbn-i ağabeydin 1/268)                                                      

 

 

 

            Kaynak-8

 

 

 

            “Nafile namaz veya oruca niyet ettikten sonra adet olan kadının durumu: Kadın nafile namaza veya nafile oruca niyet ettikten sonra adet görürse, hem namazı hem de orucu kaza etmesi gerekir. Çünkü bu “ibadetlere başlamakla bunları kendisine vacip kılmıştır. Farz namaza veya farz oruca niyet ettikten sonra adet görürse, onu kaza eder, namazı kaza etmez.” (İbn-i Abidin: 1/168)

 

 

 

            Kaynak-9

 

          

 

            “Adet olan kadın namaz vaktinde ne yapar?

 

            Adet olan kadın namaz vakitlerinde, abdest alıp evinin namaza ayırdığı köşesinde, namaz kılacak kadar bir müddet oturup tesbih, tehlil ve kelime-i tevhid ile meşgul olması müstehaptır. Böylece uzun zaman ayrı kalacağı namaza usanç duymamış olur. Başka bir rivayete göre o kadına hayatında en güzel bir şekilde kıldığı namazın sevabı verilir.” (İbn-i Abidin: 1/168-Fetava-i Hindiye: 1/33)

 

 

 

Kaynak-10

 

 

 

“Kadın adet ve loğusalığında kılmadığı namazlarını kaza etse ne olur?

 

Bir kadın adet ve loğusa durumunda kılmadığı namazları, sonradan kaza etmesi mekruhtur. Nitekim abdest alan bir kimse başını meshedeceği yerde, bütün başını yıkaması mekruh olur.

 

Oruç, hayız ve nifaslı kadına haramdır:

 

Hayız ve nifas halinde olan kadın, farz, vacip ve nafile oruç tutamaz. Ancak tutamadığı oruçları temizendikten sonra kaza eder. Şayet oruç farz ise, hayızla geçen farz oruçların kaza edilmeleri gerekli oluğu için, nafile ise nafileye başlamak onu bitirmeyi icab ettiği için kaza edilir.

 

Orucun kazası, aybaşı olandan da loğusa kadından da düşmez. Her ikisi de namazı değil, ama orucu kaza ederler” (Menhelu’l Varidin: 95,110)

 

 

 

Kaynak-11

 

 

 

            “Adetli kadın Kur’an meali ve Türkçe kitap okuyabilir mi?

 

            Bu durumdaki bir kadın, Kur’an’a ve ayet yazılı bir şeye el süremez. Arapça’nın dışında Fars’ça, Türkçe bir dille yazılmış olan Kur’an mealini tutmak haramdır. Onda Kur’an ahkamı yazılı olduğundan Kur’an hükmündedir. Eğer içinde ayet bulunmuyorsa Türkçe kitap okumalarında bir mahzur yoktur. Eğer kadın adet durumunu öğrenmek istiyorsa zarureten fıkıh (ilmihal) kitaplarına da bakabilir, (okuyabilir)” (Tahtavi: 77-82), Cevher: 1/40)

 

 

 

Kaynak-13

 

 

 

            Ebu Said’l-Hudri Hz. Demiştir ki;

 

            Bir Ramazan veya Kurban bayramıydı, Resulullah bizim yanımıza musallaya (namazgah, namazlık) çıktı ve orada kadınlara rastladı, onlara; Ey kadınlar sadaka veriniz. Zira bana gösterilen cehennem ehlinin çoğu sizdendir. dedi. Bunun üzerine kadınlar; Ya Resulullah, bizim ekserimizin cehennemlik olmamıza sebep nedir? Diye sordular. Resulullah dedi ki; siz çok lanet edersiniz, kocalarınızın çoğunu, az görür onlara nankörlük edersiniz, hatta sizin gibi noksan akıllılardan birinin tam akıllı ve dinine bağlı bir erkeği sapıttırabileceğini; hiç görmedim de, buyurdu.

 

            Kadınlar; bizim akılda ve din de noksanımız nedir? Ya Resulullah dediler.

 

            Resulullah, kadının şehadeti (tanıklığı), Erkeğin şehadetinin yarısı değil mi? diye sorunca “kadınlar evet dediler, Peygamber; işte bu akıllarının noksanındandır, dedi. Sonra, kadın hayız gördüğünde, namaz kılmaz, oruç tutmaz değil midir? diye sordu. Kadınlar; evet dediler. Resulullah; işte bu da dinlerinin eksikliğindendir, dedi.

 

 

 

            “Hadisin burada zikrinden maksat kadınların hayızlarının ibadetlerinin noksanına sebep olduğunu beyan etmektir.

 

            Hadisi rivayet eden, Resulullah’ın musalla’ya, iki bayramdan hangisinde çıktığında tereddüt etmiştir.

 

            (Ya ma’şerennisai): Ey kadın topluluğu, demektir.

 

            (Fe inni üriytükünne eksere ehlinnari), cehennemliğin çoğunu sizden olacağını Allah’u Teala bana gösterdi demektir. Kadınların çoğunun cehennemlik olmalarına Resulullah üç sebep beyan etti:

 

            1-Lanet kelimesini çok kullanmalarıdır. Çünkü, birisine lanet etmek ve kimsenin Hakk’ın nimet rahmetinden uzak olmasını istemektir, halbuki bir insanın küfrünü bilmedikçe lanet caiz değildir.

 

            2- (Asiyre): Yani kocaya küfranı ni’mette, nankörlükte bulunmaktır.

 

            3- Kamil ve akıl sahibi erkeğin aklını gidermeleri, çelmeler, ki; bununla fitneye sebep olduklarına işaret edilmiştir.

 

 

 

            Resulullah’ın bayramda musalla’ya çıkması İmam-ül-Müslim’inin namazgaha çıkmasının müstehap olduğuna delalet ettiği gibi kadınlara sadaka ile emri de azaptan kurtulmak için vesile aramalarını tavsiyedir.

 

            Resulullah’ın musalla’da kadınlara rastlaması, o zaman, kadınların bayram ve Cuma namazlarında cemaatle namaz kıldıklarına delalet eder. Fakat fitneye sebep olması dolayısıyla ulamai müteahhirin (sahabeden sonra yetişen alimler) çıkmamalarını beyan etmişlerdir. Hatta Hz. Aişe’nin, “Kendinden sonra kadınların icad ettikleri marifetleri Resulullah görmüş olsaydı, kadınları mescit’lerden men ederdi.” demesi de kadınların fitneye sebep olduklarını te’yit ve müteahhirin’in re’yini, tasvip eder mahiyettedir.

 

            Hadis, Resulullah’ın kadınların ekserisi ehli nardır (cehennemliktir) buyurmasının, bu sıfatta olanlara ağırca va’z (ve nasihat) etmenin caiz olduğuna ve cehenneme girmelerinin sebeplerini teşkil eden lanet, sövmek ve nimete küfranın haram olduğuna, ibadette noksanın, dinde noksanlık olduğuna ve hayız gören kadından namaz ve orucun sakıt olduğuna (düştüğüne) delalet eder.” (Sahih-i Buhari Tecrid’ Sarih muhtasarı terc. Mehmet Vehbi. C.1 Sh.153-154)

 

 

 

            Bu kadar kaynaklardan sonra bu mevzu da son bulmuş oldu. Sıra diğer mevzularda, Allah güzel anlayışlar ve güzel ibadetler nasip etsin.

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

 

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

 

 

            KUR’AN’DAKİ İSLAM Sayfa: 430

 

 

NAMAZ’IN KAZASI OLMAZ MI?

 

 

 

            S-Hayız halindeki kadına yasak olduğu söylenen davranışların kaynağı ve gerekçesi nedir?

 

          

 

            Sayın Öztürk, yukarıdaki soruya verdiğin cevapta şöyle diyorsun: “Atay konuyu şöyle ifadeye koyuyor:” “adet gören kadın oruç tutamayacak kadar rahatsız oluyorsa tutmaz. Bu kendi takdirine kalmıştır. Ama namazlarda durum böyle değildir. O günlerde kılamadığı namazlarını başka gün kılmaz. ÇÜNKÜ NAMAZIN KAZASI OLMAZ…”    Aşağıdaki paragrafta ise Atay’ın şu sözlerini almışsın: “Kadın hayızlı halde iken abdest alır ve namazlarını kılabilir.”  Biz geçen bölümde; “Namaz kılabilir” iddianızı cevaplandırdık. Fakat, çok mühim bir konu olduğu için, “NAMAZIN KAZASI OLMAZ.” şeklindeki iddianızı; bilhassa asrımızda, önceleri namaz kılmayıp sonradan namaza başlayan insanlar, TESİRİNİZ ALTINDA KALARAK KAZA NAMAZLARINI TERK ETMESİNLER diye, ayrıca bu kısımda açıklamayı uygun bulduk:

 

 

 

            Sayın Öztürk! Adet, yani hayız ve nifas halindeki kadınların namazlarını kaza etmeyeceklerini; bunların lutfi ilahi ile bağışlanmış olduğunu, bir önceki bölümde bildirmiştik. Bunun dışındaki namazların kazasının yapılmasının gerekliliği ise; Peygamber efendimizin sünneti ile sabit olup; ulemanın icmaı ile de bindörtyüz küsür yıldan beri uygulanmakta olduğu bütün kaynak kitaplarında mevcuttur.

 

 

 

 

İŞTE KAYNAKLAR:

 

 

 

            Kaynak-1

 

 

 

“Ebu Katede Hz. diyor ki;

 

Bir gece Resulullah ile beraber yol yürüyorduk. Arkadaşlardan bazısı;

 

-Ya Resulullah!.. Hep birlikte gecenin sonunda bir yerde konaklasak ta biraz dinlensek, dediler.

 

Resulullah:

 

-Uyuyup kalmanızdan ve sabah ve sabah namazını kaçırmanızdan korkarım, dedi.

 

Bunun üzerine Bilal;

 

-Ben sizi namaza uyandırırım; deyince. Konak yerine inildi, herkes dinlenmek için yattı, Bilal de sırtını devesine dayadı, fakat uykusu galip geldi; o da uyudu. Güneşin bir kanadı doğmuştu ki, Resulullah Bilal’i uyandırarak:

 

-Ey Bilal!.. Verdiğin söz nerde kaldı? Dedi.

 

Bilal de:

 

-Şimdiye kadar böyle ağır bir uyku bana gelmedi; diyerek özür diledi.

 

Resulullah:

 

Allah Teala ruhlarınızı dilediği zaman alır, dilediğinde geri verir. Ey Bilal kalk!.. Ezan oku!.. Halkı namaza çağır; dedi.