beyaz kuğu
  Islami Arastirmalar
 

 

İslami Araştırmalar

 

Davut Beydilli

 

 

İMAN           İman; Allah indinden gelen şeyleri kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır. İslam istilahında ise iman; Allah’a, Hz. Muhammed sav’in Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna, ve O’nun Allahü Tealadan alıp insanlara bildirdiği, kat’i delillerle bilinen şeylerin gerçek olduğuna yürekten ve kesin olarak inanmak, bunların hak ve gerçek olduklarını kalp ile kabul ve tasdik etmektir. Bir kimse kalbinde kabul ve tasdik olduğu halde, dili ile ikrar etmiyorsa, Allah indinde mü’mindir. Fakat bilemedikleri için müslümanlar nazarında kafirdir. Muhakkikûnun görüşü (meseleleri derinlemesine inceleyenler) bunlar da; imam Maturidi, İmam Eş’ari, İmamül Harameyn Yusuf el-Cüveyni ve Fahruddin Razi gibi büyük zatlardır. Bunlara göre, imanın asıl rüknü, inanılması lazım gelen şeyleri kalben tasdik etmekten ibarettir. Dil ile ikrar şart değildir. Ancak bir kimse, hiçbir mazeret yokken ikrarda bulunmazsa, imanını gizlediği için günahkar olur. Kafir olmaz. Bu mevzuda en isabetli olan ve beğenilen görüş budur. Ayet ve hadisler de buna delalet eder. “Onlar, o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış, bunları kendinden bir rûh ile desteklemiştir.” (Mücadele:22) “İman henüz sizin kalplerinize girmemiştir” (Hucurât:14) “Allahım kalbimi dininde ve sana itaatte sabit kıl” (İbni Mace) bütün bunlardan anlaşıldığına göre, imanın hakiki rüknü, sadece kalp ile tastikten ibarettir. Dil ile ikrar, o kimseye islamın hükümlerini tatbik etmek için lazımdır. (Akaidi Nesefi-M.Seyyid Ahsen)

           İlginç olan şu ki bu görüşlere karşı şöyle bir görüş daha vardır: Cehmiyye ekolüne mensup olan kimseler, salt kalbin hakkı bilmesini ve o bilginin doğruluğunu tasdik etmesini “iman” olarak tanımlamışlardır. Şeriat bir kimsenin mü’min olmadığına işaret ederse bu, o kimsenin kalben hak bilgisine sahip olmadığına işaret eder. Bu sanı, şeriatçe ve akılca cehaletin en büyüğüdür. Bu düşüncenin reel anlamdaki ifadesi, mü’minle kafirin bir olduğunu gerekli kılar. Bu nedenledir ki, Veki’ b. El-Cerrah, Ahmed b. Hanbel ve diğer önde gelen ilim adamları bu düşünceleri yüzünden “cehmiye” ekolüne mensup kişileri kafir kabul etmişlerdir.(Dua ve Tevhid-İbni Teymiye)

           İman; tasdik ve ikrar olmak üzere iki yönlü olarak incelenir. Çünkü bir insanın tam bir müslüman olarak değerlendirilebilmesi için inanılması gerekli olanlara inanması ve bu inancını diliyle de açıklaması lazımdır.(İslam Akaidi-A.Lütfi Kazancı)

           Yalnız Allah’ı bilmek iman sayılmaz. Öyle olsaydı yahudi ve hıristiyanların, Zebûr’a inananların hepsi mü’minlerden sayılırdı. Bir insan kelime-i şehadeti söylemeli ve kalbiyle inanıp tasdik etmelidir. Farzları ve haram olan şeyleri bilmese de o mü’mindir. Sonra farzlar anlatılır, kabul ederse mü’mindir; aksi halde kafir olmuştur. Tevhid de artıp eksilmez. Allah’ın sıfatlarının bazısında O’na ortak ve eş kabul etmeyip de bazısında kabul eden bir kimse (muvahhid) sayılmaz(Fıkhi Ekber Şerhi-Sabit Ünal)

           “Tağutu inkar edip Allah’a inanan kimse kopmak bilmeyen sağlam kulpa yapışmıştır” (Bakara:256) Allahû Teala’nın bu ayette de açıkça ifade ettiği gibi iman etmeden önce tağutun reddedilmesi gerekir. Bu Lailahe’nin manasıdır. Ondan sonra Allah’a iman edilmelidir. Bu da İllallah’ın manasıdır.(İman Şartları-S.el-Muvahhid) Eğer kişi şehadeti söylemeden önce şehadeti bozacak bir fikre sahipse veya bir dine veya bir cemaate bağlı ise müslüman olabilmesi için şehadeti söylemeden önce bu bozuk olan inancından uzak olduğunu söylemesi, ondan sonra şehadeti getirmesi gerekir.(a.g.e)

           Bilindiği gibi iman kavramı şeriat sözlüğündeki tarifine göre, biri söz diğeri eylem olmak üzere iki ana öğeden oluşmaktadır. Bu sebeple kişide hakiki imanın oluşması, bu iki ana unsurun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır. Herhangi birisi eksik olursa o kişide imanın varlığından asla söz edilemez. Örneğin; Bir insan imanın en yüksek mertebesi olan “Lâ ilâhe illallah” sözünü sadece dille ifade ederse veya sadece kalbi ile onaylarsa, bu kelime ona hiçbir fayda sağlamaz. Ancak dille söyleyip, kalple tasdik eder ve tevhidin hakikatlerine göre bütün yaşantısını düzenlerse işte o zaman bu kelime kişiye fayda sağlar ve şahsiyetine “iman-mü’min” vasfı kazandırır( İman Şartları ve   Bozan şeyler)

           İman kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbadetler, güzel ahlak, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan vasıtalardır. İmanı korumak kazanmaktan daha zordur..Ehli sünnet kelamcılara göre bir şeyin iman esası olabilmesi için Kuranı Kerim veya mütevatir hadisi şeriflerde zikredilmesi gerekir. Bu durumda meşhur veya ahâd rivayetleri kesin bilgi vermedikleri için delil kabul etmezler. Bu esasa dayanan bazı bilginler kadere imanın Kuranı Kerimde ve mütevatir hadislerde bir iman esası olarak zikredilmediğini, bu yoldaki hadislerin ancak meşhur seviyesine ulaşabildiğini, meşhur’da kat’i delil kabul edilmediğinden, bu tip hadislerin kadere iman diye bir iman esasının vaz’ olunmasına bir delil teşkil etmeyeceğini ileri sürmüşler, kadere imanın Allah’ın sıfatlarını ilgilendiren bir bahis olduğunu savunmuşlardır. (İman Küfür Sınırı-Saim Kılavuz)

           Günümüzde müslüman olduklarını iddia eden kişiler kelime-i şehadeti sadece dille söylemeyi bir takım ibadetleri yerine getirmeyi yeterli sanıyorlar. Hem de nasıl bir ortamda! Yeryüzünde ve insanların hayatında Allah’ın hakimiyeti toptan kaldırılmış, O’ndan boşalan yere gelip cahiliyye yönetim ve sistemleri oturmuş ve toplum düzenine bütünüyle egemen olmuştur. (Yoldaki İşaretler-Seyyid Kutup)

           İman tasdik, islam ameldir. İman kalbin ameli, islam bedenin imanıdır. Halkın dilinde “islamın şartı” olarak bilinen beş rükün ameli ilgilendiren (şehadette dilin ameli) maddelerdir..Ebu Hanife ra’ın imanla, ameli ısrarla ayırdığı görülür. İmam’ın yaşadığı dönemin siyasi profili dikkatle incelenirse bazı tavırların nedeni daha iyi anlaşılır. İmam özellikle zalim Emevi yönetiminin cizye gelirlerinin düşmemesi için kitle halinde islamlaşmayı engellemesi, bunun için de yeni müslüman olmuş insanların islamını kabul için başta “amel” olmak üzere bir çok şart koşması, hatta islamlarının kabul edilmeyip cizye vermeye zorlanan 400 kişinin Buhara camiinde hunharca yakılması gibi elim olaylar, Ebu Hanife gibi hamiyetli ulemayı harekete geçirerek Emevilerin zulmünden bir çoğu İranlı olan mazlum halkı kurtarmak için yeni ve farklı fetvalar vermeye sevketmiştir. Ebu Hanife’nin Arapça dışındaki bir dille surelerin okunup namaz kılınacağı fetvası da iman-amel konusundaki fetvası gibi kendi özel ortamından bağımsız anlaşılamayacak ictihadlarından biridir ve hususi sebepleri vardır...Bugünde bazı şarlatanlar bilmeyi iman zannederek ikrarsız, tasdiksiz ve amelsiz iman olacağını vehmediyorlar. Eğer iman amelsiz, tasdiksiz ve ikrarsız yalnız bilgiyle mümkün olabilseydi Kuran yüklenmiş tüm bilgisayarlar mümin olurdu..bir ağaç düşünün, kökü var, gövdesi var, dalları var ancak meyvesi yok. Diyeceksiniz ki “odun” olur! Evet, odun olur, işte o kadar. “İnsanlar yalnız “iman ettik” demekle, hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar? (29/2) “Yoksa siz sizden öncekilerin başından geçenler sizin de başınızdan geçmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara:214) Allah’ inandığını söylediği halde onun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir. Komutan kendisine hayati önemi olan bir planı verdikten sonra yerine getirilmesi için gerekli olan emirleri de vermiştir. O planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine uyacağını taahhüt eden bu adamın verilen emir ve talimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır, birinci durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da asilerin cezasına. Bu noktada İmam Ebu Hanife’ni şu tespitini aktarmak yerinde olur “Allah Teala mümine ameli, kafire imanı, münafığa da ihlası farz kılmıştır.” Müslüman ismini kimlik olarak benimsemek muazzam bir iddiada bulunmaktır. İddialar ispat ister. İman iddiasının ispatı ise kişinin inancı uğruna yaptığı fedakarlıktır...İmanın gayesi vicdanda ya da fikirde hapsolmak değil hayatı değiştirmek ve güzelleştirmektir. Diyelim ki siz işçisiniz, işinizi iyi biliyor ve çalışmanız gerektiğine de inanıyorsunuz. Üstelik bunu dilinizle de ifade ediyorsunuz. Ama bütün bunlara rağmen işe gitmiyor, çalışmıyorsunuz. Ay sonunda ücret için sıraya girmeye hakkınız var mıdır? Eğer girerseniz bu tavrınız “çalışanlar enayidir” anlamına gelmez mi? Eğer size ücret verilirse bu büyük bir zulüm ve adaletsizlik olmaz mı? Diyebilir misiniz ki “ben her ne kadar çalışmasam da mesleğimi iyi bilirim, çalışmam gerektiğine inanır ve bunu her yerde de ifade ederim, o halde bu ücreti almayı hak ettim.” “İnsanlar yalnız iman ettik demekle, hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” (29 Ankebut:2) “Yoksa siz sizden öncekilerin başından geçenler sizin de başınızdan geçmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Bakara:214) Müslüman ismini kimlik olarak benimsemek muazzam bir iddiada bulunmaktır. İddialar ispat ister. İman iddiası da isbata muhtaçtır elbet. Bu iddiayı isbatlamanın tek yolu vardır “amel”. (İman Risalesi-Mustafa İslamoğlu)

           Bir kalpte iman hakikatının tam olarak yerleşebilmesi için kişinin bu iman uğrunda diğer insanlara karşı cihad eylemine girişmesi gerekir. Onların bâtıl ve cahili kanunlarını kalbiyle de boykot edip içinde bulundukları bâtıl ve cahili konumdan Hakk’a ve islama geçmeleri yolunda azimle çalışması/cihad etmesi şarttır. Lisanla tebliğ ve beyan yoluyla da cihad edip, saçma bâtıllarını ortadan kaldırarak islamın getirdiği Hakk’ı tesis etmesi lazımdır. (Din Budur-Seyyid Kutub)

           İman, inanılması gerek şeyleri kalbin tasdik etmesi, lisanın da bunu söylemesidir. İmam Ebu Hanife ve hanefilerin cumhuru bu görüştedir. İman kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve islamın esası olan rükünleri işlemektir. Bu tarife göre imanın üç rükünden meydana geldiği, amelin de imandan bir parça olduğu ortaya çıkmaktadır. İmam Malik, İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel, Hariciler, Mutezile ve İbn Teymiye bu görüştedir..İman kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbadetler, güzel ahlak, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan vasıtalardır. İmanı korumak kazanmaktan daha zordur..İmanın artma ve eksilmesinin mümkün olmadığı görüşünü Ebu Hanife ile ona tabi olan Hanefiler, Maturidi kelamcıları, Eşarilerden Cüveyni ileri sürmüşlerdir. İmanın hem artıp hem de eksilebileceğini söyleyenler arasında Eşari’lerin çoğunluğu ile başta Mutezile kelamcıları olmak üzere, diğer kelamcılar, selef, müteahhir selef alimlerinde İbn Teymiye ile Zahirilerden İbn Hazm vardır. İmam Buhari’de aynı görüştedir. İmanın artmadığına ve eksilmediğine dair İmam Ebu Hanife el-Vasiyye adlı risalesinde şu mantıkî izahı yapar: “İman artmaz, eksilmez. Çünkü imanın artması ancak küfrün noksanlaşması ile, imanın eksilmesi de ancak küfrün artması ile düşünülebilir. Bir şahsın aynı anda hem mümin hem de kafir olması bâtıl bir düşünce şeklidir.” Ameller imandan bir parça kabul edilecek olursa, imanın artması ve eksilmesi düşünülebilir. Eğer tasdik manasında ele alınırsa iman bu durumda artmaz, eksilmez.. “Müminler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Karşılarında ayetleri okununca (bu) onların imanlarını artırır.” (Enfal:2) ayeti müminlerin imanı yakîn derecesi bakımından artar diye anlaşılmış veya inanılacak Kuran ayetleri indikçe saadet asrındaki müminlerin imanının arttığı şeklinde tevil edilmiştir. (Fıkhı Ekber’de) İmanda artma ve eksilmenin olduğunu söylemek iki şekilde açıklanabilir. Bu konuda yapılacak ilk izah, imanın tasdik yönüyle değil, söz ve amel yönüyle artıp eksilmesidir. Çünkü artma ve eksilme ancak söz ve amelde düşünülebilir. Eğer tasdikten en küçük bir şey eksik olursa iman yok olur. İmanın söz ve fiil itibarıyla artıp eksileceği Hz. Peygamberin şu hadisi şerifleriyle de açıklanmıştır. Müslüman kardeşi için iyiliği istemedikçe, kişinin imanı kemale eremez” “Komşusu kötülüklerinden emin olmadıkça, kişi iman etmiş olmaz.” Bu konudaki ikinci izah tarzı ise; imanın şekil itibarıyla değil hüküm itibarıyla artması ve eksilmesini söylemektir.(İman Küfür Sınırı-Saim Kılavuz)

           Bir kimse ki, gayesinin peşinde koşmuyor, ya da üstüne düşen görevden gaflet ediyor, o kişi mutlaka davasında yalancıdır. İman onun kalbine tam anlamıyla yer etmemiştir..Müslüman olabilmenin şartı belli bir zincirin halkalarının tamamlanmasıdır. Bunu şöyle açalım. Başta gelen inanç ve ibadetlere, hemen peşinden, egemenlik hak ve yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğu kesin inancı eklenecektir. Bunu da sadece Allah’tan kaynaklanmayan her türlü hükmün, kuralın, sistemin, değer ölçüsü ve geleneğin meşruluğu iddiasını red eylemi izleyecektir. İşte saf anlamda ve tek başına islam budur. İslam yalnızca dille söylenen bir kelime değildir. Mücerred laflardan ve iddialardan da ibaret değildir. O pek çok zorlukları, engelleri, güçlükleri de olan mükemmel ve şumüllü bir hayat sistemidir. O, hayat gerçeğini “Lailahe illallah” Kelime-i Tevhidi temeli üzerine kurma sistemidir. Günümüzde müslüman olduklarını iddia eden kişiler kelimei şehadeti dille söylemeyi bir takım ibadetleri yerine getirmeyi yeterli sanıyorlar. Hem de nasıl bir ortamda! Yeryüzünde ve insanların hayatında Allah’ın hakimiyeti toptan kaldırılmış, ondan boşanan yere gelip cahiliye yönetim ve sistemleri oturmuş ve toplum düzenine bütünüyle egemen olmuştur..Kelimei şehadete yanlış anlayışlarını katmak ve Allah cc’ü bırakıp O’nun kullarına teslim olmak ve tapınmakla beraber mücerret bir kelimei şehadeti söylemek ve ibadet usullerini yerine getirmekle müslüman olduklarını, islami sıfat ve hakları iktisap ettiklerini (kazandıklarını) zannedenlerin cahaleti işte bu sınıftandır ve tam anlamıyla cahiliyete batmışlardır. (Yoldaki İşaretler-Seyyid Kutub)

           Müslüman Hz Muhammed sav’den başka birini hakem olarak kabul etmeyen (Nisa:65), hakimiyet hakkını sadece Allah’da gören (Yusuf:40), hiçbir cahili hükmü kabul etmeyip itibar etmeyen (Maide:50), emredici olarak Hz. Allah’ı tanıyan (A’Raf:54), siyonist güçleri, emir, veli kabul etmeyen (Maide:11), Tanrı ismini paravana ederek o isimle Allah’a dua etmeyen (A’raf:180), Tağutun önünde muhakeme olmayı reddeden (Nisa:60), İslamın dışında kalmış bir yolla islama hizmete etmeyen (Ali İmran:85), helal ve haram kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğuna inanan (Tevbe:31), tağutun yolunda savaşanlarla savaşan (Nisa:76), Allah ve Resulüne muhalefet eden hiçbir topluluğu ve ferdi sevmeyen (Mücadele:22) kişidir...Mekke döneminde “Lailahe illallah diyen cennete girer” buyurulurken, Ankebut suresinin 22.ayeti, iman ettik demekle işin bitmeyeceğini haber vermektedir. Öyleyse bizim tevhidden anladığımız mana nedir? Yani Lâ ilahe illallah diyen mi mümin olur, yoksa tevhidin manasına inanan mı?..Şimdi siz 2001 yılında yaşıyorsunuz. La ilahe; “ilah yoktur” derken, neyi reddediyorsunuz? Zamanımızda ne Nemrut var, ne Firavun, ne de Ebu Cehil var. Öyleyse tevhidi okuduğunuzda bir şeyi reddedip, Allah’ın varlığını kabul ediyorsunuz. Neyi reddediyorsunuz? (Murabıta Notlar-1 Abdullah Büyük)

           Ebu Hureyre ra’den “Peygamberimize kıyamet günü şefaatinden en çok yararlanan kimdir? Diye soruncaKıyamet gününde benim şefaatimden en çok yararlanan, içtenlikle Lâ ilâhe illallah diyen kimsedir” Zeyd b. Erkam’dan “Kim içtenlikle Lâ ilâhe illallah derse cennete girer, buyurdu. O’na bunu içtenlikle söylemek nasıldır? Diye sordular. “-Bu kelime söyleyen kimseyi günahlardan alıkoyarsa o kimse onu içenlikle söylemiştir, diye cevap verdi” (Terğib, el-Evsat’tan merfû olarak) (Hayatüs Sahabe-4)

           Dükkanımıza “La ilahe İllallah” levhası asıyoruz, evimize ve arabamıza takıyoruz. Hatta tarikata girerek günde birkaç defa değil, binlerce defa “la ilahe illallah” diye tesbih çekiyoruz. Peki ama niye bize hiç kimse bir şey yapmıyor? Bir kişi “la ilahe illallah” demekle, şunları demiş oluyor: Allah’tan başka ibadet edilecek, tapılacak, çekinilecek, korkulacak, bel bağlanılacak, el açıp yalvarılacak, dua ve yalvarışlara cevap verip gereğini yerine getirecek, sığınılacak birisi yoktur. (Gençlere Tevhid Dersleri-Mehmed Göktaş)

           Cehmiyye ekolüne mensup olan kimseler, salt kalbin hakkı bilmesini ve o bilginin doğruluğunu tasdik etmesini “iman” olarak tanımlamışlardır. Şeriat bir kimsenin mümin olmadığına işaret ederse bu o kimsenin kalben hak bilgisine sahip olmadığına işaret eder. Bu sanı, şeriatçe ve akılca cehaletin en büyüğüdür. Bu düşüncenin reel anlamdaki ifadesi, müminle kafirin bir olduğunu gerekli kılar. Bu nedenledir ki, Veki b. El_Cerrah, Ahmed b. Hanbel ve diğer önde gelen ilim adamları, bu düşünceleri yüzünden “cehmiye ekolüne mensup kişileri kafir kabul etmişlerdir. (Dua ve Tevhid-İbni Teymiyye)

           Allah Rasülü sav imanın kemal ve sadakatına güvenerek, semeresini verinceye kadar faziletleri empoze etmeye, böyle davranıp devam ediyordu. Böyle olmasına rağmen cemiyetimizde dindar sayılanların bir kısmı, ibadetlerin ifa edilmesini, bunların tatbikini çok kolay görmektedirler. Böyle görmelerine rağmen, bunlar; ibadetlerin ruhuna erişmeyen, zirvesine varamayan, ancak şeklen ve taklid icabı yapan kimselerdir. Bu konuda Resulullah sav: “Ey Allah’ın Resulü! Falan kadın namaz, oruç ve sadakayı çokça yerine getirmekle anılıyor. Ancak o, diliyle komşusuna eziyet ediyor” denildi. Resuli Ekrem sav “O ateşliktir” buyurdu. Sonra adam devamla: Falan kadında az namaz kılıp, oruç tutup peynirden de (büyük miktarda) sadaka vermekle anılıyor. Fakat komşularına eziyet etmiyor” deyince Allah Resulü sav “O da cennetliktir” buyurdu. (Ahmed, İhya) Buradaki namaz oruç gibi ibadetler farz olanlar değil nafile olanlardır) İman, salâh ve ahlak birbiriyle içiçe ve birbirine bağlı unsurlardır. Birini diğerinden ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bazı ibadetleri yapan ve dindar görünen biri, bunun yanında da kötülük aracı, asık suratlı ve zulümle içiçe olursa nasıl takvalı bir insan sayılabilir? Resulullah sav: “İyi ahlak suyun buzu erittiği gibi günahları yok eder. Kötü ahlak da sirkenin balı bozduğu gibi (iyi) amelleri mahveder.” (Beyhaki, İhya) buyurur. (Müslümanın Ahlakı-Muhammed Gazali)

           Kıymetli okuyucu kardeşim! İmanı daha iyi anlamak istiyorsan yukarıdaki metinlerden yer alan ayetlerin tefsirlerini mutlaka birkaç farklı tefsirden okumanı tavsiye ederim. Ayrıca iman ile ilgili en az bir kitap okumalısın!

 

 

 

 

KÜFÜR

           Küfrü İnadi: Kişinin kalben hakikatı bilmesi, dil ile zaman zaman itiraf etmesine rağmen; haset, sapıklık, şan, şöhret ve makam endişesi, kavmiyetçilik gibi sebeplerle islamı bir din olarak kabullenmemesidir...fakat kalbinde imanı bulunduğu halde, çeşitli sebeplerle imanını ortaya koymadığı, mesela mümin olduğunu diliyle ikrar etmediği için veya küfre düşürecek bir sözü kalben inanmadığı halde, diliyle söylediği için, dünyada kafir saydığımız ve erkekse ölümüne, kadınsa hapsedilmesine karar verdiğimiz kişi için ahirette de ebedi cehennemliktir dememiz mümkün olmamaktadır. İmanın muhtevasına dair ileri sürülen görüşleri incelerken, ifade ettiğimiz gibi, ahiret için geçerli olan şey kalbin tasdik etmesidir. Bu durumda Hanefi fıkıhçılarının tercih ettiği ve kavli meşhur diye bilinen, imanın kalbin tasdiki ve dilin ikrarı olduğu, ikrarın kasden terkedilmesi halinde kişinin dünyada kafir sayıldığı gibi ahirette de kafir sayılacağı şeklindeki görüş Ehli Sünnet kelamcılarının imana dair ileri sürdükleri fikirlerle bağdaşmamaktadır. Kelamcıların bu konudaki fikirleri Kuran ayetlerinin ve hadisi şeriflerin ruhuna daha çok uymaktadır. Bu açıklamalardan sonra şunu diyebiliriz ki, kalbinde imanı olduğu halde söylediği bir söz veya yaptığı bir fiilden dolayı dünyada iken kafir sayılan bir kişi, ahirette ikrarı sebepsiz yere terkettiği için günahkar olması hasebiyle ceza görecek, fakat kalbindeki imanı sebebiyle de neticede cehennemden çıkıp cennete girecektir. (İman Küfür Sınırı-Saim Kılavuz)        Kuranı-ı Kerim’de yapmakla emredildiğimiz takva ile ilgili bir hükmü yaşamamasına rağmen inkar etmezse dinden çıkmaz. Fakat yapmaktan nehyedildiğimiz küfre ait bir hükmü inkar etmemesine rağmen ikrah söz konusu değilken yaparsa dinden çıkar. (Şeytan ve Dostları-Mehmed Alagaş)

Küfrü İnkâri: Kalben ve lisanen Allah’ı inkâr edip, tevhidden hiçbir şey itiraf etmemektir.

Küfrü Cuhûdî: Kalpten bilip, dilden ikrar etmemekten doğan küfürdür. İblis ve yahudilerin küfürleri gibi..

Küfür Nifakî: Kalben Allah’ı ve hükümlerini inkar edip fakat lisanen ikrar etmektir.

Küfrü Cehlî:Cehalet sebebiyle zaruriyat-ı diniyyeden olan şeyleri inkar etmektir. Başka bir ifadeyle kendi iradesiyle küfür olduğunu bilmediği fakat gerçekte küfür olan sözü söyleyen kişi, alimlerin çoğunluğuna göre kafir olur. Bir insanın küfre kayıp gidecek kadar cehalet içinde kalması ve cahil kalmaya devam etmesi asla mazeret olarak kabul edilmez... İmam Kurtubi Tefsirinde “Küfre rıza küfürdür. Masiyete(günaha) rıza masiyettir” (Kurtubi Tefsiri) Evet, küfre ve kafirlere rıza göstermek, başlı başına bir küfür ve kafirliktir. Bakınız bu konuda Molla Hüsrev (ra) şunları diyor: “Bir kimse, başkasına küfr ile emretmek için azmeylese, sırf  bu azmi sebebiyle kafir olur. Şayet bir kimse, kelime-i küfrü konuşsa ve bir cemaatte o konuşanın sözünü kabul eylese, o cemaatin hepsi kafir olur” (Dürerül Hükkam)  Muhit’te “İnsanlar küfür kelimesini söyleyen kimseye hiçbir şey söylemeyip, küfür kelimesini konuştuktan sonra mecburiyet yokken onun yanında otururlarsa, küfre iştirak etmiş olurlar” (Fıkhı Ekber Şerhi)

           Küfür olduğunda şüphe olmayan bir metni imzalamanın hükmünde iki hâl düşünülebilir. Birincisi ikrahı mülci sözkonusudur. Böyle bir halde kalbi imanla mutmain olarak, küfür kelimesini söylese ve imzalasa kafir olmaz. İkrahı mülci yokken, dünyevi hırsı ve tamahı sebebiyle imzalarsa kafir olur. Aliyyü’l Kari ra şöyle diyor: “Küfür lafzını itikad etmeden kârihsiz ve isteyerek icra eden bir kimse, gafletle din-i İslamı reddedip daireyi ahkâmdan çıkmıştır. (Şerhül Emali)

Resûlullah sav’in gönderdiği mektupları kendi eli ile yazmamasına rağmen, altlarına mührünü basması, bu mektupların kendisine ait olduğunu ve içindeki her şeyi kabul ettiğini gösterir. Zamanımızda kullanılan; imza, kâşe, parmak izi gibi işaretler de aynı manayı ifade eder. İşte bu sebeple müslümanların, yazılı herhangi bir kağıdın altına imza atmadan önce onu çok iyi okumaları ve islam akidesine aykırı olan yazıların altına kesinlikle imza atmamaları gerekir. (İslamın Hareket Metodu-3 Abdurrahman el-Muhacir)

           Kim olursa olsun gayri islami bir sistemi benimsediğini söylemesi ve o sisteme göre hareket edeceğini açıklaması küfürdür. O sözünü yeminle veya kafirlere göre yemin diye kabul edilen bir kelime ve cümlelerle kuvvetlendirmesi veya kuvvetlendirmemesi durumu değiştirmez. Ancak bu gibi sözleri söyleyene hemen sen kafirsin denilmez. (Meseleler ve Çözümleri-Ziya Eryılmaz)

           “La ilahe İllallah Muhammedün Rasulullah” düsturuna samimi bir şekilde bağlı kaldıkları ve bu düstur ile çelişki teşkil eden bir durumda bulunmadıkları müddetçe, yolları (mezhepleri) ne kadar farklı olursa olsun ehli islama dil uzatmaktan ve çeşitli mezhep mensuplarına kafir demekten kaçınmalıdır. Nazari şeylerin iki kısım olduğunu bilmek icabeder. Bunlardan biri, dinin esas prensipleriyle ilgilidir. Diğeri ise talî (fer’i) meselelerle ilglidir. İmanın esas prensipleri Allah Teala’ya, Rasulüne ve Ahiret gününe iman olmak üzere üçtür. Bunun dışında kalan meseleler fer’idir. Bir husus müstesna, furû ile ilgili meselelerde kimse tekfir edilemez. Müstesna olan husus şudur: “Hz. Peygamberden tevatür yoluyla bize gelmiş olduğu kesinlikle bilinene dini bir esası reddetmek” Fer’i meselelerde muhalif durumda olan kimselerin yerine göre hatalı ve bidatçı olduğu söylenebilir. Fıkha ait mevzularda yapılan hatalar, halife ve sahabelerin durumları ile ilgili meselelerdeki bidatlar gibi. Halife, halife tayini, şartları ve bununla ilgili şeylerde hata etmek esas itibari ile tekfiri gerektirmez. Halife tayin etmenin vacip olmadığına inanan İbni Keysan’ı tekfir etmek icap etmez. Halife mevzuunu büyüterek “Allah ve Rasülüne iman gibi hilafete de iman etmek lazımdır” diyenlerin ve sadece bu kanaatlerinden dolayı böyle düşünenleri tekfir edenlerin görüşlerine iltifat etmemek icab eder. Bunların hepsi de ifrattır. Hiç biri esas itibari ile Hz. Peygamberi tekzip mahiyetinde değildir. Haberi ahadla sabit olan şeyleri inkar edenler tekfir olunmazlar. İcma ile sabit olan bir şeyi reddeden kimsenin tekfir edilmesi de tartışmaya değer bir konudur. Diğer taraftan Nazzam icmanın delil olacağı görüşünü prensip olarak reddettiği için, icmanın delil oluşu ihtilaflı hale gelmiştir. Tereddüde düşüldüğü zaman tekfir cihetine gitmemek, tevakkuf etmek doğru olur. Bazıları tevil yaptıklarına inanarak mütevatir bir nassa muhalefet ederler, bunların yaptıkları tevillerin lisan kaideleri ile yakından ve uzaktan bir ilgisi bulunmazsa bu da küfürdür. (İslamda Müsamaha-İmam Gazali)

 

 

 

KÜFÜR AMELLERİ

           İmam Kurtubi, tefsirinde “Küfre rıza küfürdür. Ma’siyete rıza ma’siyettir” der. Molla Hüsrev, Siyerül Ecnas’ta “Şayet bir kimse, kelime-i küfrü konuşsa ve bir cemaatte o konuşanın sözünü kabul eylese, o cemaatin hepsi kafir olur.” El-Muhit adlı kitapta şu meseleden ziyade bahsedilmiştir. İnsanlar küfür kelimesini söyleyen kimseye hiçbir şey söylemeyip, küfür kelimesini konuştuktan sonra mecburiyet yokken onun yanında otururlarsa, küfre iştirak etmiş olurlar” (Fıkhi Ekber Şerhi) (Küfür Tek Millettir-Mustafa Çelik)

           Ebu Mansur şöyle dedi: kim ki işlerinden bazısı zulüm (islam dışılık) olan sultanın âdil olduğunu söylerse küfre girer. (İbni Abidin)

           Bir kimse, imanında şüpheye düşüp ; “inşallah ben müslümanım derse, bu şahıs kafir olur. Et-Tahyir fî Kelimâti’l Küfr kitabında “bir kimse eğer başkasının küfrüne rıza gösterirse, uzun süre azap görür ancak kafir olmaz,denilmiştir. Günah işleyen bir kimse “-islami işleri açıktan yapmak lazımdır” derse, kafir olur. Allahû Teala’nın emirlerinden biriyle alay eden kimse kafir olur. Bir kimse, diğer kimseye “yalan söyleme” der, diğeri de yalansız iş mi var, derse o anda kafir olur. Bir kimse peygamberlerin sünnetlerinden birine razı olmazsa kafir olur. Bir kimse, bir  âlime sebepsiz yere buğz ederse küfründen korkulur. Bir kimse, haram maldan bir fakire sadaka verse ve bundan sevap beklese kafir olur. Nevruz günü, müşrikleri ta’zim maksadıyla onlara bir yumurta bile hediye etmek küfürdür. Bir kimse kalbi imanla mutmain olduğu halde, kasten küfür söylerse, kafir olur. Allah yanında mü’min olmaz. Kadıhan’da da böyledir. (Hindiyye-4)

           Ebu Mansur şöyle dedi: kim ki, işlerinden bazısı zulüm (islamdışılık) olan sultanın adil olduğunu söylerse küfre girer. (Tatarhaniye’den naklen İbni Abidin) (Soruşturma-3)

           Kalbi imanla dolu olduğu halde; herhangi bir zorlama olmadan kendi irâde ve ihtiyariyle küfrü gerektirecek herhangi bir söz söyleyen kimse kâfirdir.( Şeyh Nizamüddin ve bir heyet-El Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400, C: 2, Sh: 283. ) Ayrıca şaka yapma huyuna sahip olan bir mükellef, şaka olsun diye veya hoş vakit geçirme kasdıyla küfür olan bir sözü söylerse, inancı söylediği söze zıt bile olsa âlimlerin hepsine göre tekfir edilir.( İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürrü'l Muhtar-İst: 1983, Şamil Yay. C: 9, Sh: 7. ) Zira kat'î olan nass'ları, şaka konusu haline dönüştürmüştür. Gaybten verdiği haber konusunda Kâhin'i tasdik etmek küfürdür. Kâhin gelecek zamanda vukû bulacak hâdiseleri veren, sırları bildiğini ve gayb âlemine ait bilgilere vâkıf olduğunu iddia eden kimsedir. Kâhin'in yaptığı işe kehanet denir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir kimse Kâhin'i verdiği haber konusunda tasdik ederse, Allahû Teâla (cc)'nın Muhammed'e indirdiğini inkâr etmiş olur"( Ahmed b. Hanbel-El Müsned-İst: 1401, Çağrı Yay. C: 2, Sh: 408) buyurduğu da bilinmektedir. Mûteber bütün fıkıh kitaplarında: "Gaybı bildiğini iddia eden kimse de, Kâhin'e gidip onu tasdik eden kimse de kâfir olur" hükmü kayıtlıdır. Burada şunu da belirtelim ki; mutlak olarak gaybı bilme iddiası ile bazı emâreleri esas alıp hüküm verme birbirinden farklıdır. Bir doktorun; hastanın nabzını kontrol edip, bazı hükümlere varması gaybten hüküm vermesi manâsına gelmez. Ayrıca Peygamberlerin, ileride zuhur edecek hadiseleri haber vermeleri de; kehanetle değil, vahiy yoluyladır.     Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını, bir kısmını, sûrelerinden herhangi birini inkâr etmek küfürdür. Ayrıca Kur'ân-ı Kerim'den olduğu sabit olan herhangi bir Âyet-i Kerîme'yi inkâr da tıpkı tamamını inkâr gibidir.( Aliyyü'l Kari-Şerhüs Şifa C: 2, Sh: 525, ayrıca El Feteva-ı Hindiyye, C: 2 Sh: 266. ) Zarûret-i Dîniyye'den olduğu sabit olan herhangi bir hususun inkârı; mükellefi küfre sürükler.( Aliyyü'l Kari-Şerhüs Şifa C: 2, Sh: 522.) Beş vakit Namaz'ın, Zekât'ın, Hacc'ın, Oruç'un, Cihad'ın farziyeti, zinâ'nın, adam öldürmenin, içki içmenin haram oluşu gibi kat'î nass'larla sabit olan emir ve nehiylerin reddedilmesi küfürdür. Ayrıca Delâlet-i ve Subûti Kat'î nass'larla sabit olan "Farz'lar dan ve "Haram"lardan şüphe etmek de tıpkı inkâr etmek gibidir.      Kur'an-ı Kerim'de "Münâfıkların" durumu beyan buyurulurken: "Şayed onlara (Niçin alay ettiklerini) sorsan, "andolsun ki "biz ancak (yol zahmetini hissettirmemek için lafa) dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk" derler. De ki: Allah ile, O'nun ayetleriyle, O'nun Resûlü ile mi eğleniyordunuz? (beyhûde) Özür dilemeye kalkmayın. Siz iman (ettiğinizi ikrar)'dan sonra küfrettiniz"( Et Tevbe Sûresi: 65-66. ) hükmü zikredilmiştir. İslâm ulemâsı Allahû Teâla (cc)'nın zâtı, sıfatları, isimleri, emir ve nehiylerinin inkârının küfür olduğu hususunda ittifak ettikleri gibi(Şeyh Nizamüddin ve bir heyet/a.g.e. C: 2, Sh: 258.), bu hususlarda, şaka olsun diye veya alay etmek için küçümseyici sözler sarfetmenin de küfre mûcip olduğu hususunda müttefiktirler. (Emanet Ehliyet-Yusuf Kerimoğlu)

           Sebeplere dayanarak Allah cc’dan gafil olup, O’nu hesaba katmamak günahtır. Ama sebeplere güvenmek ve hem de o işte Allah cc’ın hiçbir fonksiyonu olmadığını iddia etmek, şehadete aykırıdır ve şirktir. İbadet; sadece namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak ve hacca gitmekten ibaret değildir. Aksine Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılmış olan bütün fiiller ve faaliyetler ibadet hükmündedir. Buna karşılık olarak da Allah’ın izin vermemiş men etmiş olduğu başkasına kulluk veya itaat etmek ve bu uğurda başka hareketler yapmak şirktir. Bunlardan biri milliyetçiliktir. Kişi onun için gayret eder, çalışmalarını onun için yoğunlaştırır, onun için savaşır ve konuşur. Emretme, yasaklama, helal etme veya haram kılma, kanun koyma, egemenlik yetkisini Allah cc’tan başkasına vermek şehadet durumu ile tenakuz halindedir. Cenabı Hak bu konuda şöyle buyuruyor: “Haberiniz olsun ki, yaratma ve emir verme yetkileri O’nun elindedir. (A’raf:54) Meclisler dilediği gibi kanun koymaya yetkili sayılmaktadır. İşte böyle bir sistem kanun koyma, helal etme veya haram kılma yetkisini doğrudan doğruya insanlara vermektedir ki bu da şirktir. Yasama yetkisini Allah’tan başka bir sınıfa ya da partiye devretmek de insanı şirke götürür. Kuran’dan ve mütevatir sünnetten küçük bir kısmına veya sünnetin tümüne inanmamak şehadet davasını bozmakla beraber, Kuran’dan olmayan bir hükmün Kuran’dan olduğunu söylemek ve sünnetten olmayan bazı asılsız rivayetleri Kuran ve Sünnet kabul etmek şehadet ilkesini bozar. Nitekim Rasulullah sav şöyle buyuruyor: Kim Peygamberine veya gözlerinin gördüğüne ya da ana babasına karşı yalan uydurursa cennetin kokusunu bile alamaz.” (Taberani) (Şehadet-Said Havva)

 

 

 

ŞİRK

           Allah’ın bazı vasıfları var ki O’nun dışında kimsede yok. Yalnız O’nda var. Sadece Allah’a mahsus olan bu niteliklerde, bu vasıflarda, bu sıfatlarda Allah’a mukabil bir başkasında bu vasıfları görürseniz, bu nitelikler ve bu vasıflar, onda da var derseniz, o kişide o toplumda, şu yapıda, şu etapta var derseniz Allah’a ait olan sıfatı bir başkasına verdiğinizden dolayı Allah’a denk Allah’a ortak tanımış olup bu manada şirke düşmüş olursunuz. (İbadetlerde Şekil ve Mana İlişkisi-Ruhi Özcan)

           Allah’tan başkasını yalnız O’na tahsis edilmesi gereken bir sevgiyle sevmek, sadece Yaratan’a verilecek sevgiyi yaratılana vermek olur ki bu sevgide şirktir. İlginçtir ki Allah’tan başkasını “Allah’ı sever gibi sevmek (Bakara:165) ayette Allah’a eş koşmak olarak nitelendirilirken “Allah’tan korkar gibi korkmak (Nisa:77) böyle değerlendirilmemektedir. Bu da gösteriyor ki Allah indinde “sevginin” makamı korkudan daha yücedir ve bu nedenle cezası da ağırdır. Ancak bu korkunun imanla irtibatlı olmadığı anlamına gelmez. Sevgi, korku ve ümit üçü birden yalnız Allah için duyulur. Eğer bu üç his Allah’tan başkası içinde duyulmuşsa, o şey Allah’a eş koşulmuş demektir.  (İman Risalesi-Mustafa İslamoğlu)

           Bakara suresinin 165.ayetinde yer alan “Onları Allah’ı sever gibi severler” sözü, müşriklerin Allah’a karşı büyük bir sevgi beslediklerini gösterir. Fakat bu onların müslüman olmaları için yeterli değildir. Allah cc onlar hakkında şöyle buyuruyor: “Onlar cehennemden çıkacak değillerdir.” (Bakara: 167) (Tevhid 2)

           Şirk iki çeşittir. Büyük şirk, küçük şirk. Büyük şirk; Allah’ın affetmediği, sahibinin kesinlikle cennete giremeyeceği şirktir. Küçük şirk ise, eğer Allah’ın rahmeti olmaz ve insan ölümünden önce tevbe etmezse, kendisine yaklaşanın ve üzerinde ısrar edenin kafir olarak ölmesinden korkulan büyük günahlardır. Allah’tan başkası adına yemin edene, ne bunu yerine getirmesi gerekir, ne de bunun bir keffareti vardır. Çünkü bu, şirktir. Ve şirkin bir değeri yoktur. Ona düşen ancak şudur: Allah’tan istiğfar dilemesi Rasulullah sav’in dediğini demesidir. Kim Lât ve Uzza adına yemin ederse, Lailahe illallah desin”(Buhari) Bu hadisin belirttiğine göre; şirkin keffareti yedirmek içirmek değil, tevhidi yenilemektir. Ahmed, Ukbe b. Amir’den merfu olarak rivayet etmiştir: Kim boncuk asarsa, Allah onun işini bitirmez. Kim katır boncuğu takarsa Allah onu korumaz” Diğer bir rivayette ise “Boncuk takan şirk koşmuş olur.” Buyurulur. Boncuk takmanın anlamı, bunun bir hayrı celbettiğine veya bir şerri defettiğine kalbin inanmasıdır. Bu kesinlikle şirktir. Şirkin bir başka çeşidi de uğursuzluğa inanmaktır. (Tevhidin Hakikatı-Yusuf el-Kardavi)

           Şirk üç türlüdür: 1. Büyük şirk (insanı islam dininden çıkarır) a- Duada şirk b-Niyet ve istemede şirk c-İtaatte şirk. Bunu Adiy b. Hatem örneğinde görüyoruz.d-Sevgide şirk. 2. Küçük şirk 3. Gizli şirk. Şirk türleri, iki tür şirk vardır. 1. Uluhiyyette şirk: Kişinin ibadetinde, sevgisinde, korkusunda, ümidinde ve sığınmasında Allah’a ortak koşmasıdır. Bu, Allah’ın tevbe edilmedikçe bağışlamayacağı bir şirktir. “Biz onlara (putlara) bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz, derler” (Zümer: 39/3) Onlardan hiçbiri, putların yağmur yağdırdığına, alemin rızkını verip onu idare ettiğine inanmıyordu. Şirkleri, zikrettiğimiz gibi, sadece Allah’a benzer tanımaları ve bu benzer tandıklarını Allah’ı severcesine sevmeleriydi. Bu da gösteriyor ki, kim Allah’tan başka birşeyi Allah’ı sever gibi severse müşriktir. Nitekim bu durum şu ayette dile getirilmektedir: “Onlar orada (putlarıyla) çekişerek dediler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklık içinde imişiz; çünkü sizi alemlerin Rabbine eşit tutuyorduk.” (Şuara 26/96-98) Aynı şekilde birinden Allah’tan korktuğu gibi korkan, Allah’tan ümit ettiği gibi birine ümit bağlayan vb tavırlar içerisinde bulunanda şirk koşmuş olur. 2- Rububiyette şirk; şüphesiz hükümran ve müdebbir, veren ve alan, zarar ve fayda veren, alçaltan ve yücelten, her türlü eksiklikten münezzeh olan Rab’dır. Her kim veren ve alanın, zarar ve fayda verenin, yükselten ve alçaltanın Allah’tan başkası olduğuna inanırsa, Allah’a Rububiyetinde şirk koşmuş olur. Rasulullah sav İbni Abbas’a “Bilesin ki ümmetin tamamı sana bir yarar vermek için bir araya gelecek olsalar, Allah’ın yazdığından başka bir yarar veremezler. Yine sana bir zarar vermek için bir araya gelecek olsalar, Allah’ın yazdığından başka bir zarar veremezler. Artık kalemler kalkmış ve sayfalar kurumuştur. (Ahmed) Tirmizi bu hadisin sahih olduğunu söylemektedir. (Tevhid-1)

           Şirk çeşitlerinden biri de şeyhe tevbe etmektir ki bu da büyük şirklerdendir. Çünkü ancak Allah’a tevbe edilir. Bir başka şirk çeşidi de ölülerden medet ummak, onlardan yardım istemektir. Aslında bu husus genel manadaki şirkin esasını teşkil eder. Çünkü ölen kimse artık her hangi bir iş yapacak durumda değildir. Artık o, kendisinden yardım talep edene, ihtiyacını karşılamasını ve herhangi bir konuda kendisine yardımcı olması için Allah’a aracı olmasını isteyene bir fayda sağlamak bir yana; kendi şahsına bile fayda sağlayabilecek ya da zarar görmesine mani olabilecek değildir. “Sen olmasaydın şu iş olmazdı gibi sözler” söylemek de hep küçük şirktir. Bir insana bu tür sözler söylemek, onu diyen kimseye ve niyetine bağlı olarak bazen büyük şirkte olabilir...Hulul şirki; yüce Allah’ın yaratıklarından birinin bedenine girdiğine inananların şirkidir. Bu Şam’da defnedilmiş olan sofi İbni Arabi’nin akidesidir. Bu akideyi yansıtan sözlerinden biri şöyledir. “Rab kuldur, kul rabdir. Keşke hangisinin mükellef olduğunu bilseydim.” Tasarrufta şirk; Aktab diye adlandırdıkları bazı veli kulların kainatta bir takım işleri yürüttüklerine ve böylece bazı olaylar   üzerinde tasarruf sahibi olduklarına inanmaktır. Allah’ın önceki müşriklere şöyle bir soru yönelttiğini görüyoruz: “(Müşriklere) iş(ler)i kim düzenliyor? (diye sorsan) “Allah” diyeceklerdir.” (Yunus 10/31) (Tevhid 1)

           Çeşitli ibadetlerden herhangi birisi Allah’tan başkası için yapılırsa, yani ölülerden ya da salih kimselerden yardım istemek, onlardan korkmak, onların kendisine herhangi bir zarar veya fayda sağlayabileceğine inanmak ya da bir felaket anında ölü bir kimseyi yardımına çağırmak büyük şirklerdendir. İnsanı islam milletinden çıkaran büyük küfürdür. “Gerçek dua (ibadet) ancak O’na yapılır. O’ndan başka dua ettikleri ise, kendilerinin hiçbir isteğini yerine getiremezler. Onların durumu tıpkı ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimseye benzer. Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça) su onun ağzına gelmez. İşte kafirlerin duası, böyle boşa gitmektedir. (Rad 13/14) Hükmüne teslimiyet göstermek de bir ibadettir. Allah cc şöyle buyuruyor: “Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir. Allah, kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 12/40) (Tevhid 1)

           İnsanlar artık Ay’a güneş’e, Lat ve Menat putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinalara, teşkilatlara teorilere tapıyorlar. (Üç Mesele-İsmet Özel)

           Liselerin, üniversitelerin ve imam hatiplerin en samimi ve çalışkanları hep bu kariyer putuna kaptırıyor kollarını da onun için “Köşe başları kapılmalıdır, kadrolaşılmalıdır” yutturmacasıyla nice büyük kabiliyetler bu putun önüne kurban edilmektedir. Kendine bu kariyer putunu hedefleyen insanlar bu hedefe ulaşmak için bir çok tavizler vermektedirler. (Gençlere Tevhid Dersleri-Mehmed Göktaş)

           İnsan son derece pişman olup üzüntü duyduğu (Ürünlerin yok edilip, her şeyin mahvolduğunu görünce) “Ah ne olaydı, Rabbime hiçbir (şeyi) ortak koşmamış olsaydım.” (18/42 Kehf:42) dediği şirki neydi? Gerçek şu ki: Bu kimse, sebepleri Allah’a ortak etmiş; malının artmasında, zenginlik ve servetinin var olmasında bu etkili sebepleri amil olarak görmüş buna inanmıştı. Böylece sebeplere itimat edip Allah’ı unuttu. (Hz. Osman-Adil Akkoyunlu)

           Nedenlere yönelmek tevhid noktasında şirktir. Allah nedenleri zikrederek vesilelere itimad edilmemesini, Allah’tan başka bir kimseden birşey umulmamasını emrediyor. Gerçekte kalp bir şey ummadığı kimseye dayanıp güvenmez. Her kim gücüne, ameline, ilmine malına, Allah’ı dikkate almadan güvenir, ümit bağlarsa bu nedenden ötürü burada bir güvenme, bir dayanma (tevekkül) sözkonusudur. Bir kimse yaratıklardan birşey umar ya da ona dayanıp güvenirse, bu zannından dolayı ziyana uğrar ve en kötüsü müşrik olur. Müşrikler mahluklardan korkarlar, onlara umut bağlarlar. Bu yüzden o kimsenin kalbinde bir korku, panik meydana gelir...Kim hevasını ilahlaştırırsa, o, onu ilah bellemiştir. Artık hevası onun mabudu olmuştur. İşte güzel buldukları şeyleri Allah’tan başka ortaklar belleyerek ilah edinip, Allah’ı sever gibi onları seven müşriklerin durumu budur. Onun için Hz. Halil “Ben batıp gidenleri sevmem” demiştir. 6/Enam:76) Aslında Hz. İbrahim’in kavmi kainatın asıl mimarını inkar etmiyorlardı, fakat onlardan herbiri kendince güzel bulduğu güneş, ay ve yıldızlar gibi yararlı sandığı varlıklara kulluk ediyorlardı..Gerçekte insanların çoğu bir halifeyi, bir alimi, bir şeyhi ya da bir idareciyi öylesine severler ki onu Allah’a eş koşar. Her ne kadar o kimseyi Allah için sevdiğini iddia etse de işin aslı budur. Her kim Resulden başkasını, Allah’ın ve Resulünün emirlerine ters olduğunu bile bile her emrettiği ve yasakladığı konuda itaat edilmesi gerekli birisi olarak bellerse, işte o kimseyi Allah’a ortak koşmuştur. (Dua ve Tevhid-İbni Teymiyye)

           Sadık ra’den rivayet olunduğuna göre dedi ki: “Bir kavim, Rasulullah sav’in yaptığı şey hakkında: “Niçin şu yapılanın hilafına yaptı” diyerek itiraz eder veya kalbinde bir zorluk (istememezlik) duyarsa o zaman bu kavim müşrik olur. Velev ki bu kavim, Allah’a ibadet etse, namaz kılsa, oruç tutsa, zekatını verse ve beyti hacc etmiş olsa bile farketmez” (Ruhul Meani, Tabatabaî) (Darul Erkam Darun  Nedve Çarpışması-Mustafa Çelik)

           Eğer bir kişi Allah’tan başka kimsenin gücünün yetmediği bir şeyde, ister melek, ister nebi, ister veli olsun, bir mahluku yardımına çağırır veya ona sığınırsa müşrik ve kafir olur. (İman Şartları ve Onu Bozan Haller-Şeyh Seyfuddin el-Muvahhid)

           Hadislerde geçen bazı şirk çeşitleri şunlardır. (Bunlar küçük şirk olarak değerlendirilir) Allah’tan başkasının adına yemin etmek” (Tirmizi, Nesai) Kurandaki ve Hz. Peygamberden rivayet edilen duaların dışında dualar okuyarak tedavi etmek; yine böyle olmayan muska vb şeyler (temaim) taşımak” (Ebu Davud, İbni Mace, Müsned) “Allah için yapılması gereken bir amele başkasını ortak kılmak” (Tirmizi, İbni Mace) “Kainattaki olaylarda Allah’tan başkasının tasarrufta bulunduğunu söylemek (Buhari, Müslim) riyakarlık (Tirmizi, İbni Mace) gibi. İşte bundan dolayı hz. Peygamberin bu ümmet namına en çok korktuğu şey “küçük şirk” (Müsned) adını verdiği herkesin kolay kolay fark edemediği türden olan bu şirklerdir. (İman ve tavır-Beşir Eryarsoy)

           Kuranı Kerim, müşriklerin Allah’ın varlığına iman ettiklerini söylüyor. Demek ki müşrikler Allah’ın varlığına iman etmeyen kimseler değildi. Fakat Allah cc onların bu imanını kabul etmemektedir. Çünkü Allah’ın istediği iman bu çeşit bir iman değildir. “Onlara sizi kim yarattı diye sorsanız, muhakkak ki Allah derler” (Zuhruf:87) “Onlara; yer ve gökleri kim yarattı diye sorsan, muhakkak ki, Allah derler.” (Zümer:38) “Onlara; göklerden yağmuru yağdırıp yeri ölümünden sonra onunla dirilten kimdir diye sorarsan, muhakkak ki “Allah” derler. De ki hamd Allah’a mahsustur. Fakat çoğu akıllarını kullanmıyorlar.” (Ankebut:63) Buna göre kim kendinde kanun koyma hakkını görürse, o Allah’a şirk koşmuştur ve küfre girmiştir. Heva ve hevesini ilah edinmiştir. Allah ve Rasulüne inandığını iddia etse bile. (Hakimiyet Allah’ındır-Ziyaeddin el-Kudsi)

 

 

 

 

BİD’AT

Bid’at kelimesi; ibda’ kökünden gelir. İbda ise; olmayan bir şeyi ortaya çıkarmak, yoktan var etmek gibi manalara gelir. İslami istılahta ise; Resul-i Ekrem (sav)den alınan ilim, amel ve hâlden ibaret olunan Hakk’ın hilafına (zıddına) olarak sonradan çıkarılan bir te’vil ve şüphe neticesinde itikat haline getirilen şeye bid’at denilir. Durri’l Muhtar’da : “Bid’at peygamberden malum ve meşhur olan şeyin aksine itikat etmektir” hükmü kayıtlıdır. Aişe (ra) haber verdi ki: “Resuli Ekrem (sav)in:”Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur( reddedilmiştir). Her bid’at delalettir” (Müslim) buyurduğu bilinmektedir. Bu hadisi şerifteki “ Küllü bidatün delaletün” hükmü umumi bir beyandır. Günümüzde yaygın olan bidatı hasene ve bidatı seyyie tasnifine müsait değildir. Zira bidatların bir kısmı bidatı hasene adı altında sevimli gösterilirse; insanların akli melekelerini esas alarak dine –kendilerince güzel gördükleri- hususları eklemeleri kaçınılmaz bir hâl alır. Resuli Ekrem (sav)’in hayatta iken izlediği yol ve hulefai raşidin dönemindeki her türlü icraat sünnet kavramı ile açıklanabilir. Zira Resuli Ekrem (sav): “Benim ve Raşid halifelerimin sünnetine sarılınız”(İbni Mace) emrini vermiştir. Raşid halifeler döneminden sonra islama sokulmak istenen itikadi ve siyasi doktrinler bid’at hükmündedir. Her bid’at bir sünneti ortadan kaldırır. İmam Gazali: “Bid’atı red ve ondan el çekmek beğenilmiş bir sünnettir. Her bid’at mezmun(zem edilmiş) ve delalettir” hükmünü zikreder. İmam-ı Rabbani, Mektubat isimli eserinde: “Bid’atın hasenesi olmaz. Hepsi mezmundur.” Dedikten sonra güzel bir misal verir. “Ulemadan bazıları namazda niyet için kalben dileyerek dille söylemeyi bidatı hasene diye anlatmışlardır. Halbuki Resulullah (sav) efendimizden, ashabı kiramdan, tabiini izamdan niyetin dille yapıldığına dair hiçbir şey anlatılmadığı gibi bu manada sahih ve zayıf bir rivayet dahi yoktur. O kadar ki, onlar ayağa kalkar kalkmaz (yani kametten sonra) ilk tekbiri almışlardır. Bu durumda niyeti dille söylemek bidat olur. Bunun içinde bidatı hasene demişlerdir. Ama bu manada bu fakir (İmam Rabbani) der ki:Bu bidat sünnet bir yana farzı dahi kaldırmaktadır. Şundan ki; insanların pek çoğu bu durumda niyet işinde yalnız dille olanı ile yetinecekler ve kalplerini hazır edemeyeceklerdir. İşte o zaman namazın farzlarından biri olan kalple niyet, tamamen bırakılacak, namaz dahi fesada girecektir”(İmam Rabbani- 186.mektup) Hepimizin malumu olduğu üzere, Allahû Teala cc’ün kitabını okumak bir ibadettir. Resuli Ekrem (sav) mü’minlere ölen kardeşleri için Kuranı Kerim okumalarını tavsiye etmiştir. Mevlid ortaya çıktıktan sonra Kuranı Kerim yüksek sesle okunan bu şiirler arasında kaybedilmiş ve zulme sebep olur hale getirilmiştir. Çünkü Kuranı Kerim okunurken susulması ve dinlenilmesi farzdır. Fakat ne gariptir ki günümüzde mevlid okunurken susulmakta ve mevlidhanların sanatı ilgiyle takip edilmektedir. Kuranı Kerim okunurken ise aynı hassasiyet gösterilmemektedir( Y.Kerimoğlu-Fıkhi Meseleler)

           İmamı Rabbani’nin 186.mektubunda bidatle ilgili olarakta şunları görmekteyiz: “Seyyidül Beşer (sav) efendimiz şöyle buyurdu: “Her kim işimizde olmayan bir şeyi ihdas ederse( ortaya çıkarırsa) o, merduttur (reddolunmuştur)( Müslim)Bir şey ki bu mana gereğince, merdud olur; ona iyilik nereden gelir? “Sözün hayırlısı Allah’ın kitabıdır; hidayetin hayırlısı Muhammed’in hidayetidir. İşlerin şerlisi, yeni icadlardır; her ihdas edilen şey bidattır; her bidat dahi delalettir” Resuli Ekrem sav efendimizin sünnetine tabi olmakla kalmalısınız; ashabı kirama iktida ile yetinmelisiniz”

           Halk genellikle Peygamber efendimiz hayatında ne yapmışsa onların hepsini sünnet olarak görmektedir. Ama bu büyük oranda doğru olmasına rağmen, bir noktaya kadar yanlıştır da. Aslında sünnet; onu öğretmek ve yürütmek üzere Allah Teala’nın cc Resulüne sav gönderdiği amel tarzına denilmektedir. Peygamber efendimiz bir insan olması nedeniyle veya insanlık tarihinde belli bir tarihte dünyaya gelmiş olması sebebiyle, seçtiği yada benimsediği şahsi hayat tarzı bunun dışındadır. Bidat şeri istılahta; İslam dini hangi meseleleri ve davranışları içeriyorsa, dinin asıl kaynağında delil ve hücceti bulunmadığı halde bu davranış ve meselelerin aksine bir fikir ve amel tarzı ortaya koymak olarak isimlendirilir. Bu tarife göre; dinin olumlu veya olumsuz hiçbir şekilde etkilenmediği meseleler ve muameleler ve o meselelerin bazı yanları hakkında Şeriat sahibinin kendisi bile “Siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz”(Muvatta) buyurduğuna göre, bu meselelerin hepsi kendiliğinden bidat dışında kalırlar. Hz. Ömer ra Teravih namazı hakkındaki uygulaması ise; bu olayın peygamberimiz sav’in vefatından sonra olmasıyla ilgilidir. Zira peygamberimiz sav farz olur düşüncesiyle bu namazı cemaatle kıldırmamıştır. Peygamberimizin vefatıyla böyle bir durum ortadan kalktığı için Hz. Ömer ve sahabe be konuyu kabullenmişlerdir.( Mevdudi- fetvalar)

           Yoksa onların Allah’ın izin vermemiş olduğu şeyleri din adına ortaya atan ortakları mı var? (Şura: 42/21) Buna göre kim Allah tarafından ortaya konmamış olan bir şeyi Allah’a yaklaştırıcı bir davranış diye tavsiye eder veya sözü ve hareketi ile böyle bir davranışı başkalarına empoze etmeye kalkışırsa “Allah’ın izin vermemiş olduğu şeyleri din adına ortaya atmış” olur ve böyle bir kimsenin peşinden giden kimse de sözünü ettiğimiz uydurmacıya “Allah’ın izin vermemiş olduğu şeyleri din adına ortaya koyma” yetkisi tanımış olur. (İbni Teymiye-Bidatler)

           Rivayete göre Ömer b. Hattab müslümanlara ramazanda bir tek imam arkasında teravih namazı kılarken görünce, şöyle demiştir: “Eğer bu bidatse güzel bir bidattir” Burada Ömer b. Hattab ra bidatın şeri anlamını değil sözlük anlamını kastetmiştir. Çünkü Resulullah sav teravih namazını bir iki gece bazı sahabelerle beraber mescidde kıldı. Ömer b. Hattab ra müslümanların bir kısmının cemaatle, bir kısmının ise kendi kendine  namaz kıldıklarını görünce onları bir tek imam arkasında topladı. Hz Ömer’in bu teklifinin islamda aslı varolduğu için sahabeler bunu topluca kabul ettiler.( Z.el-Kudsi)

           Şeytanın insanı kandırma yollarından birisi de dinde bidat çıkarmaktır. Müslüman Allah’a inanır, Resulünün getirdiğini tasdik eder; ancak Allah’a dininde emretmediği, izin de vermediği, peygamberlerinin davette bulunmadığı şekilde ibadet eder. Bu kendisiyle Rabbi arasında insani taş veya başka şeylerden vasıtalar, araçlar edinmesiyle olur. İbadet için değişik merasimler uyduranlar, alışılmamış durumları yapanlar, bilinmeyen bilgileri bildiklerini iddia edenler...bilsinler ki bunlar Allah’ın hakkında bir dayanak indirmediği, meşru kılmadığı, Resullerinin diliyle haber vermediği bir hal üzeredirler. Şeytan, mü’mini aldatıp ona bidati kabul ettirmeyi başarınca çok sevinir. Çünkü dini bozmuş ve Allah’ın Resulünün gönderdiği gerçeği savmıştır. Şeytana arkadaş olan çıkardığı bidate tevbe etmez. Ondan dönmez de.(Ahmed el-Kettan,Muhammed ez-Zeyn-Tağut)

           Regaib namazı adı verilen bir namaz kılma adetini ele alalım. Bu sanradan çıkarılmış adeti benimseyip uygulayan kimsenin kafasında mutlaka şu inanç ve kanaatler yer edecektir: Söz konusu Cuma günü oruç tutmak, söz gelimi bir önceki veya bir sonraki Cuma günü oruç tutmaktan daha kuvvetli ve öncelikli bir müstehaptır. O cumanın gecesi de öbür Cuma gecelerinden daha üstün olduğu gibi o gece kılınacak olan nafile namaz özel olarak öbür Cuma geceleri kılınacak nafile namazlardan ve genel olarak diğer bütün gecelerde kılınacak olan nafilelerden daha faziletli ve daha çok sevap kazandırıcıdır. Çünkü eğer adamın zihnine böyle bir inanç yerleşmeseydi bu güne ve geceye özellik tanıma isteği içinde uyanmazdı. Çünkü sebepsiz yere tercih, olacak şey değildir. (İbni Teymiye-Bidatler)

           İbni Abbas ra’den “...Benim ümmetimden birtakım kimseler getirilip sol tarafa ayrılacaktır. Ben “Ey Rabbim! Bunlar benim ashabımdırlar, derim. Cenabı Allah cc bana: “Bunların senden sonra neler yaptıklarını bilmezsin der. Ben de Allah’ın salih kulu İsa as’ın dediği gibi “Aralarında bulunduğum müddetçe onları gözetliyordum. Sen, benim canımı alınca onları gözetleyen sen oldun. Her şeyin gözetleyicisi sensin. Onlar senin kullarındır. İstersen âzab edersin, istersen bağışlarsın. Zira izzet ve hikmet sahibi sensin (Maide:117) derim. Cenabı Hak “Sen onlardan ayrıldığın gün, onlar gerisin geri döndüler” buyurur. Bir rivayette peygamber sav’in “Benden uzak olsunlar, benden uzak olsunlar, benden uzak olsunlar,derim” ziyadesi vardır. (Buhari-Müslim) (Hayatüs Sahabe-4)

 

MEVLİT

Müslüman kardeşim,

           Eğer kendine öncü olarak Allah’ın kelamı olan Kuran-ı ve Peygamberimizin söz,davranış ve fiilleri olan sünneti kabul ediyor; ve gücün nispetinde uymaya çalışıyorsan, bundan sonra yazacaklarımı oku. Aksi takdirde imanını ve (varsa)nikahını tazele sonra oku. Bu hüküm rehberi Kuran ve Sünnet olmayanlar için geçerlidir.

           Şunu bil ki, herhangi bir amelin ibadet telakki edilerek yapılması ancak Kuran ve sünnetten delil getirilerek mümkündür. Bir amel işleniyor ve sevap umuluyorsa bu şarttır. Bu temel şart olmadı mı, o ibadet değil ancak peygamberimizin reddettiği bir bidattır.

           Şimdi gelelim mevlit merasimlerine; mevlit peygamberimiz zamanında yoktu. Bilakis peygamberimiz kendisinin övülmesini ve aşırı tâzimde bulunulmasını kabul etmezdi. Buyururlar ki “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmekte aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Binaenaleyh bana Allah’ın kulu ve Resulü deyin”(Tirmizi) Bu merasim ilk defa hicretin 400. Yılında Şii olan Fâtımîler zamanında ortaya çıkmıştır. Fatımiler 6 adet mevlid yazdırıp ortaya çıkarmışlardır. Türkiye’de okunan mevlid ise, hicri 800 tarihinde vefat eden, Bursalı Süleyman Çelebi merhumun yazdığı mevliddir. Yaklaşık 1409-1411 yılları arasında kaleme almıştır.

           Sema yapmayı men etmekte her ne kadar mübalağa ile durulmuştur ki bu mevlid dinlememeyi dahi içine alır. Zira o, naat olan kasideler ve naat olmayan şiirlerden ibarettir. Pek aziz kardeş Mir Muhammed Numan’a mevlid dinlemeyi terk etmek ağır geliyor, keza burada mevcut olan bazı arkadaşlara da. Şunun için ki, onlar Resulullah sav efendimizi rüyada görmüşler; o dahi cidden mevlid meclisinden razıdır. Dolayısıyla, onlara bu işi terk cidden zor gelmektedir.  Ey mahdum, eğer rüyalara itibar ve uykularda beliren hallere itimad olsaydı, müridlerin şeyhlere ihtiyacı kalmazdı. Tarikatlar arasında, herhangi bir tarikatı seçmek dahi abes olurdu. Bu durumda her mürid rüyada gördüğü vakıaya ne muvafık ise onu yapardı. Uykusunda ne bulduysa onu işlerdi. Amma bu uykular ve rüyalar, ister tarikatının şeyhine muvafık olsun, isterse olmasın. İster ona göre hoşnut olunan  bir şey olsun, isterse olmasın. Burada şöyle bir şey sorulabilir. “Rasulullah sav efendimizin görüldüğü rüyalar doğrudur. Şeytanın dahi mekrinden ve keydinden mahfuzdur. Bir hadisi şerifte de bildirildiği gibi, Şeytan onun duretine giremez. Durum böyle olunca, mevzumuz olan rüya doğrudur ve şeytanın mekrinden mahfuzdur” Bu soru için şu cevabı veririm: Muhyiddin b. Arabi (ks) bilhassa Medine-i Münevvere’de medfun bulunan Resulullah sav efendimizin suretine şeytanın  giremeyeceğini anlatmış ve girememenin o surete mahsus olduğunu söylemiştir. Mutlak olarak, hangi suret olursa olsun, şeytanın onun suretine giremeyeceğine cevaz vermemiştir. Kaldı ki, bu sureti teşhis etmeye imkan yoktur. Bilhassa onun rüyada teşhisi cidden pek zordur. Yine mümkündür ki şeytan rüyada vasıtalık edip vakıanın hilafını vakıa gibi göstere. Nitekim bu Resulullah efendimiz Kureyş ileri gelenlerine Necm suresini okurken vukû bulmuştur. Şeytan Resulullah’ın kıraatına, onların bâtıl putlarının methi üzerine bazı kelimeler ekledi. Bu durumda o rüyanın, şeytan tasarrufundan mahfuz, onun telbisinden masum olduğunu nereden bilirsin? Hülasa, itibar dayanağı rüya üzerine olmamalıdır. (273.mektup) fakirin bu işte mübalağa ile durması, ancak tarikatına muhalefet sebebiyledir. Ama bu muhalefet ister sema olsun, isterse kaside sıralamak. Hace Bahaeddin Nakşibend (ks) şöyle dedi: -Ne bir işi yapıyoruz; ne de inkar ediyoruz- Bunun açık manası şudur: Biz bu işi yapmıyoruz, çünkü bize has olan tarikata muhaliftir, ama onu inkar da etmiyoruz. Çünkü başka meşayıhlarca o iş yapılmıştır. Bu manada bir ayeti kerime “Herkesin ona çevirdiği bir yüz ciheti vardır.” (Bakara:148) (273.mektup)

           Mevlit okunması için şöyle sorular da sorulabilir. “Kuran okunmasının kendisinde, naat (ilahi) okumakta, menakıp okumakta ne gibi bir zorluk vardır? Yani güzel sesle. Bu hususta yasak olan odur ki: Kuran harfleri tahrif ve tağyir edilir. Bir de yasak olan nağme vezinlerine uyup makam tutturmak için sesi alçaltıp yükseltmektir. Şayet üstte anlatılan mahzurlar olmadan iyi niyetle kasideler okurlarsa ve Kuran harflerine bir tahrif gelmeyecek şekilde okurlarsa, bu durumda ne gibi bir mani olabilir? Ey mahdum! Bu arada, fakirin hatırına gelen şu ki; bu yol, tamamen kapatılmadıkça, bu heveskârlar bir türlü vaz geçmezler. Şayet aza cevaz verecek olursak, iş çoğa varır. Azı, çoğa götürür, sözü meşhurdur. (484.mektup)

 Arap dilinde geçerli bir kaide vardır: “Her şey aslına döner”diye. Mevlidin asıl ortaya çıkarıcıları, sapıklıkta zirveye çıkmış olan Şii devleti Fatımilerdir. Onların yazdıkları mevlitler, pek çok bâtıl görüşlerle doludur. Esasen Hıristiyanların, Hz İsa’nın doğum gününü çeşitli aşırı medhiyelerle kutlamalarından alınmış ve Hıristiyanları taklid etmekten ibarettir. Günümüzdeki mevlidler de pek çok kötülüklerin ve haramların işlenmesine vesile olmaktadır. Bunların bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1        Mevlid, çıkış itibarı ile Resulü Ekrem (sav)’den ve dört büyük halifeden asırlarca sonra ortaya çıkarılmıştır. Eğer mevlid okumak ve okutmakta bir iyilik olsaydı, Hz.Ebu Bekir,Hz Ömer,Hz Osman,Hz Ali efendilerimiz veya diğer sahabe-i kiram efendilerimizden okuyanlar veya okutanlar olurdu. Okumadılar çünkü peygamberimizden böyle bir söz ya da işaret almamışlardı. Biz müslümanları dinlerken ağlatacak ve hüzünlendirecek yegâne kaynak Kurandır. Bakınız peygamberimiz nasıl buyuruyor:Kur’an-ı okuyunuz ve ağlayınız. Şayet ağlayamaz iseniz, ağlar gibi yapınız(Müslim). Evet Kuranı Kerimi, hem ağlayacak hem de ağlatacak sedâ ve edâ ile okumak lazımdır. Fakat mevlidlerde ölçüsüz ve manasız bağırıp çağırmalar, teğanni ve tahriflere alışkın olanlar, Kuranı Kerimi de aynı havaya uydurup, ağlama ve ağlatma halinden eser bırakmamaktalar. Hatta bazıları bir şarkıcı edasıyla okuyor.

2        Mevlid merasimleri esnasında haddi hesabı olmayan yemekler, camilerimizin gereksiz yere ışıklandırılmaları, şeker, şerbet dağıtmalar olmaktadır. Çoğu zaman böylesi davetlere fakirler çağrılmamaktadır.

3        Mevlid okuma ve okutma gayreti, Kuranı Kerim okuma ve okutma gayretini ya zayıflatıyor veya tamamen yok ediyor.

Öyleleri vardır ki, Kuran okumak ve okutmayı bir hiç sayarken mevlidi en üstün bir amel gibi telakki eder. İspat mı istiyorsun. O halde bu insanları bir Kuran dinlerken bir de mevlid dinlerken takip et! Göreceksin ki, mevlidi hûşû ile dinleyenler Kuran okunurken gevşeyiveriyorlar. Ya da birkaç sayfa aşıra mukabil, sayfalarca mevlid okunuyor, hele bir de müşteri zenginse...  Düşünün bir, önünüze en sevdiğiniz bir yemekle, fazlaca hoşlanmadığınız başka bir yemek koysalar; herhalde en çok sevdiğiniz yemekten daha fazla yersiniz. Peki nasıl oluyor da, en fazla sevmemiz gereken Kuran dururken bir kulun yazdığı mevlidi el üstünde tutarız, yada tutanlara okuruz.

4        Okuyuşlarda Allah cc’ün ve peygamber efendimizin isimleri okunurken,okuyanlar makam yapacağız diyerek,Allah ve peygamberimizin isimlerini uzatarak ya da bölerek aslından uzaklaştırıyorlar. Allah lafzının başındaki hemzeyi uzatarak “Â Allah” diyerek okurlar ki bunun manası Allah var mıdır? Gibi bir mana teşkil eder.

5        Âmine hatun bahrinde son kısma gelince herkes ellerini bağlayıp ayağa kalkıyor. Halbuki kıbleye karşı durup ibadet etmek,tazimde bulunmak yalnız Allah için yapılır. Bunu peygamberimiz görecek olsalar;herhalde bunlar benim ümmetimden demezdi. O (sav) kendisi için ayakta dikenilmesinden hoşlanmazdı. İşte konuyla ilgili hadis:Ebu Ümame’den “Peygamber efendimiz asâsına dayanarak mescide geldi. Hepimiz ayağa kalktık.bize: “Birbirlerinize aşırı derecede saygı göstererek ayağa kalkan Acemler gibi kalkmayın”buyurdu(el-Kenz,İbni Cerir) Übade bin Sâmit’ten “Hiç kimse için ayağa kalkılmaz. Ancak Allah-u Zü’l Celâl için ayağa durulur(Heysemi İmam Ahmed’den) Enes (ra)’den: “Ashâb,Resulullâh’ın gelmesinden duydukları sevinci hiç kimsenin gelmesinden duymadıkları halde,Peygamber efendimiz geldiği zaman-hoşlanmadığını bildikleri için-ayağa kalkmazlardı(Buhari) Ebû Miclez’den:“Kim Allah’ın kullarının kendisi için kalkıp ayakta durmalarından sevinç duyarsa, kendine ateşten bir yer hazırlasın”(Buhari)Ebû Hâlid bin Velid’den: “Ali (ra) dışarıdan geldi. Onu görünce ayağa kalktık ve ayakta durarak gelip oturmasını bekledik. Yanımıza gelince: “-Niçin put gibi ayakta duruyorsunuz?” diye bizi azarladı.Yine aynı bahirde Arkamı sığadı,kuvvetle heman, cümlesi okununca bazı kimseler arkalarını başkalarına sığatırlar ve bundan şifa umarlar ki bu da batıldır.

6        Miraç bahrinde geçen: “Ey Hata’ pûşu ata’sı çok kerim..”cümlesinde geçen “Ata’sı” kelimesi birçok okuyucu tarafından “hatası” diye okunmaktadır. Bu Allah cc’e hata isnad etmek olur ki, küfürdür.

7        Aynı bahirde geçen:”Zatıma mir’at edindim zâtını, Bile yazdım âdım ile âdını..bu kanaatımıza göre mevlide sonradan eklenmiştir. Mir’at Arapçada ayna demektir, böyle olunca mana:- Ben seni kendime ayna yaptım ve kendi zatımı gördüm. Manasına gelir ki ayna da ancak cisimler görülür. Bu söz küfürdür.

Kısaca arzetmeye çalıştığımız hatalar tabii ki bunlarla sınırlı değil. Ehli sünnetin müctehid imamları mevlidin bidat olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. İhtilaf tahrimen mekruh mu, yoksa haram mı noktasındadır. Büyük fâkih İbni Abidin mevlidin müzikli bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu söyler( Şifaül Alil) Ve yine der ki: “..Bunların hepsi bir tarafa, bir de Kuran okuma hile ve aletiyle zamanımızda işlenen münkeratı düşünün.okuyoruz diye yetimlerin evinde tertiplenen müzik, raks, eğlence ve güzel yüzler... Aşıkların maşuklarını görmeğe fırsat bulabildikleri yegane toplantı... ve daha neler neler.(el-Ukudud Dürriye) İmam Şarâni,Tenbihül-Muğterrin, adlı eserinde diyor ki:- son zamanlarda zuhûr eden en kötü bidatlerden birisi de, büyük ibadet diye üzerine düştükleri mevlid cemiyetleridir” Bugün ölenin arkasından 7.40. ve 52’inci gecelerde mevlid okutmanın gerekli olduğuna inanılıyor. Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. 40. Ve 52. Günler bidattır. Belirli günlerde toplanıp evde yada kabir başında toplanıp mevlid okutmak o mü’min ölüye işkence etmektir. Ölüm yıldönümü merasimleri de aynıdır(İbni Abidin) Büyük tasavvuf şeyhi İmam Rabbani de 273.. Mektubunda: mevlid naat olan kasideler ve naat olmayan şiirlerden ibarettir. Bu konuda rüyalara itibar olunmayacağını beyan ederek açıkça mevlidin bidat olduğunu, üstelik bidatın hasenesinin olamayacağını da beyan eder.

           Bunca hatalarına rağmen hâlâ mevlidde ısrarlı olanlar kimin izinde olduklarına bir daha dönüp baksınlar. Geçenlerde katıldığım bir Kuran cemiyetinde başka köylerden gelen birkaç zat mevlide başlayınca sessizce montumu alıp yan odaya geçtim, kitabımı okumaya başladım. Arkadaşının okuması bitince aynen şunları dedi: Mevlid peygamberimizin hayatını anlatır. Onu okumak ve dinlemek ibadettir ve çok sevaptır. Mevlid okunurken başka yere gidenler peygamberimizi sevmiyorlar demektir” Evet bu sözler doğrudan beni ve sonradan bana katılan imamı hedef alan sözlerdi. Şimdi mevlidi okuyan ve okutanlara diyorum ki benim gibi müslümanların peygamber düşmanı ilan edilmesine vesile olduğunuz için ahirette hepinizden davacıyım. Benim ne söylediğimi merak ediyorsanız söyleyeyim hiçbir şey. Okuyanlara değil ama dinleyenlere birçok kez anlattığımız halde ilk fırsatta onu yeniden ikame ettiler. Bu zihniyete söylemek kâr etmiyor diye kalkıp cemiyeti terkettim ve bu   yazıyı hazırladım.

           Tüm bu ifade edilen görüşlere rağmen belki hâlâ bazıları diyebilirler ki:-Efendim iyi,güzel biz bunların hepsini kabul ediyoruz. Evet mevlid sonradan ortaya çıkmıştır ve bir bidattir. Ama insanların bir araya gelmesine vesile oluyor; onun için iyidir. Bu görüşte olanlar şunu bilmelidirler ki başlangıçta iyi gibi görülse bile bu bir ibadet anlayışı içinde yapılmaya başlandığı günden itibaren zararlı olmaya başlamıştır ve terk edilmelidir. Her isteyen kafasına göre bir ibadet anlayışı ortaya koyamaz. Ama ne zararı var denilerek, ibadetlerin sayısını çoğaltmaya kimsenin yetkisi yoktur. Böyle bir işe kalkışmak ibadet koyma yetkisinde Allah’a ortak koşmak olur ki bu da şirktir. Bir kere sonradan ortaya atılan hiçbir şey ibadet olamaz. Olsa olsa bidat olur. Her bidatta sapıklıktır. Peygamberimiz (sav) buyururlar ki:Her kim dinimizde olmayan bir amel işlerse merdüddur(reddolunmuştur)(Terğib ve Terhib) “Her bidat delalettir(Kenzü’l İrfan) Bidatin seyyiesi ve hasenesi olmaz. Bakın İmam Rabbani ne diyor: Her yeni yersiz icad bidat olduğuna göre, bu bidat dahi delalet olduğuna göre, bu bidat işine hasene(iyi) demenin manası nereden gelir? Ayrıca hadisi şerifinde manasından anlaşılacağı üzere, bu bidat sünneti kaldıracağına göre her bidat kötü damgasını alır” Hz Ömer ra’ın teravih namazıyla ilgili olarak söylediği,güzel bidat, sözünü ise alimlerimiz sözlük manası olarak anlamışlardır. İmamı Azam’a teravih namazının hükmü sorulunca sünneti müekkededir, diye cevaplamıştır. İnsanların bir araya toplanmasına vesile olduğunu söyleyenlere sormak gerek; böylesi cemaatlerde sizler daha ölenin 7.,40. Ve 52.gecelerinin islamda olmadığını,üstelik bunu kendileri de kabul ettikleri halde, anlatamamışken; nasıl olacakta kendinizin dahi bir zamanlar yaptığınız mevlid bidatini ortadan kaldıracaksınız! Şu an kaynağını hatırlayamadığım bir hadisin işaretine göre, kendimizin yaşamadığı bir ameli biz başkalarına kabul ettiremeyiz, ancak yaşadığımız bir amelde Allah’ın yardımı bizimledir. Bakın islam tarihine kim tavizsiz yaşamışsa, sonunda zafere ulaşmış. İmam-ı Azam kadılık teklifini reddetti ve bu yüzden işkencelere maruz kaldı; netice de şehid oldu. Neden? Bir takım azgınların, bidatçilerin ilim adamının omuzlarında yükselmelerinin önüne geçebilmek için. Sizler! Yarın Hûzûrû İlâhi de ne yüzle İmamı Azâm’ın huzuruna çıkıpta –Ey imamımız ben de senin yolundan gittim. İslam uğruna tavizsiz bir hayat yaşadım, diyeceksiniz.

           Madem mevlid okumayacağız, ölen anne v e babamızın ardından elimiz kolumuz bağlı mı duracağız. Hayır! Bu soruyu da yine hadisi şerifle cevaplayıp konuyu bitirelim inşallah. Sahabelerden biri: “Yâ Resulallah, anam-babam öldü. Artık onlara karşı yapabileceğim bir iyilik kaldı mı?” diye sordu. Peygamberimiz adama şu cevabı verdi: “Evet, kaldı. Onlara duâ etmen, onların günahlarının affedilmesini dilemen, sağlıklarında vermiş oldukları sözleri arkalarından yerine getirmen, onlar kanalı ile akraba olduğun yakınların ile iyi ilişkiler sürdürmen ve ( onların) dostlarına iyilik etmendir(Ebu Davud)

           Allah cc tüm müslümanlara peygamberinin ve O’nun(sav) ashabının yaşadığı gerçek islamı yaşamayı nasip etsin.

           “Sünnet yolunda yavaş yürümek; bidat yolunda hızlı yürümekten evladır.( Abdullah İbni Mes’ud)

 

 

 

 

 

 

 

İBADET

Önce "ABD kelimesi üzerinde duralım. lugat manası; itaât etmek, boyun eğmek, tavazuû göstermek, daha açık bir ifade ile kişinin; bir kimseye ona isyan etmeden ve ondan yüz çevirmeksizin itaat etmesidir.İslâmi ıstılâhta,"-Hevâsına muhalefet edip, Allahü Teâla'ya (cc) teslim olan mükellefin fiillerine ibadet denilir".

           İnsan kimin emirlerine uyuyor, kimin koyduğu hükümlere baş eğiyor ve kimin çizdiği yoldan gidiyorsa ona ibadet ediyor demektir. Kuran bitkilerin, ağaçların, ayın ve güneşin, kısaca evrendeki varlıkların büyüklenmeden tek bir Allah’a ibadet ettiklerini söylerken, kuşkusuz onların namaz kıldıklarını, oruç tuttuklarını, haccedip, zekat verdiklerini söylemek istemiyor. Tüm bu varlıkların kendilerine “vahy” ettiği “Kitabının” hükümlerine uyduklarını demek istiyor.(Salih Gürdal-Tevhid ve Şirk)

Bakara-          165-Allah'ın birliği ve kudreti bu kadar fiilî ve sözlü âyetleriyle açık ve parlakken buna karşı: insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, benzerler tutarlar ki, onları, Allah'ı sever gibi severler. Onların emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan içinde bulunurlar.

Şüphe yok ki böyle yapmak, gerek Allah'ı inkar ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık mânâsında onları Allah'a ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mabud adını vermekten çekinmezler. Onlara "Rabbimiz, tanrımız" derler. Hatta ilâhlarının doğması ve doğurması görüşünü benimseyerek onlara aynı cinsten, mabut derecesinde oğullar, kızlar tasavvur edip yakıştırırlar. Diğer bir kısmı da açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah'ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.

Bu âyet bize gösteriyor ki, ilâhlık mânasında son derece sevgi, bir esastır. Ve mabud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, mabud edinilmiş olur. Sevginin hükmü ise itaattır. Bunun için mabuda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı onun mabududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle mabud mertebesi verilerek Allah'a denk tutulan şeyler o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber: "onları severler" ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan "onlar" zamiri bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.

Bunun içindir ki, değerli tefsirciler, denk, benzer mânâsına gelen "endâd"ı "Allah'a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri" diye açıklamışlardır. Bu zamirin, tağlib yoluyla diğer putları da kapsamına alması takdirinde bile bu mânâ açıktır.

Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder.

Allah'ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah'ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah'ı sevenler, Allah'ın yolunda giden sevgili kullarını da severler. Fakat Allah'ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. "Ey Muhammed! de ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 3/31).

Buna göre Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Yani hıristiyanların Hz. İsa hakkında yaptıkları gibi onları mabud derecesine çıkaracak bir ibadet şekli olmamalıdır. Bunun en güzel misalini, müslümanlığın iman anahtarı olan kelime-i şehadetinde ve ibadetin başı olan namazında buluruz. Bir müslüman "Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve peygamberidir." derken Allah'tan başka bütün mabudların hepsini reddedip atar da bu temiz kalb ile Peygamberi Hz. Muhammed'in O'na kulluk ve peygamberlikle bağlılığını tasdik eder ve Allah

için bu gerçeğe şahitliğini arz eder. Bu şehadette Allah'tan sonra Peygamber'e bir sevgi ilanı vardır. İman bu sevgi ile tamam olur. Fakat Allah sevgisi, yüce Mevlânın birliği ile bunun yanında Hz. Muhammed sevgisi, Allah'a kulluğu ve peygamberliği cihetiyledir. İşte Allah için sevmenin en büyük örneği!..

Bunun gibi namazda Allah'tan başkasını çok cüz'î bir şekilde bile olsa niyete karıştırmak küfürdür. Namazı bozar. Namazda peygamberden ve Allah'ın salih kullarından hiçbir şey istenmez. Nihayet tahiyyatta onlar adına da esenlik, salâvat, rahmet ve bereket niyaz edilir. Bu duada Peygambere ve salih kullara elbette bir sevgi gösterme vardır. Fakat namaz kılan kimse Allah'ın huzurunda onlardan bir şey isteme durumunda değil, onlara da derecelerinin yükselmesi için Allah'ın rahmetini isteme, hayatında onlara ikram etme durumunda olacaktır. Müslüman bütün ömründe bu hareket çizgisini hayatının esası sayacaktır.

Buna karşılık velileri, peygamberleri veya ruhlarını ya da melekleri müşriklerin araya giren mabudları gibi bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah'ı ve Allah'ın emirlerini unutmak, onlar adına kurbanlar kesmek, âyinler yapmak, onların isimlerini "Bismillah" gibi işlerin başı kabul etmek, "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin tam anlamıyla şüphe yok ki, bir şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak, onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar ancak Allah'ı sevmişlerdir. Üzülmekle beraber Müslümanlık adına da böyle batıl bir sevgi akidesine tutulan ve bununla dindarlık yapıyoruz, zanneden birtakım gafil kimseler de ortaya çıkmıştır. Bunlar genellikle din ilminin iyi tahsil edilmediği ve dinî bilgilerin esası bilinmeden ağızdan ağıza bir efsane gibi dolaştırıldığı cahillik devirlerinde ve cahillik bölgelerinde ortaya çıkagelmiştir. Çünkü kulluk duygusu insanlarda yaratılıştan geldiği için gerçek ve gelişmiş din ilmi sönünce insanlar, ilk cahiliye devrindeki efsanelerle gönlüne doğan acayip hevesler içinde ibadete çalışır. Hurafelerle boğulur, gider. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanır.

Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah'ı sever gibi sevenler ve onların, Allah'ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah'a isyan edenler, bunları Allah'a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası, bu tarz muhabbet beslemektedir. Allah'ın birliğine karşı böyle yapan birtakım insanlar vardır. Bunlar, başkanlarını, kendilerine uydukları kimseleri Allah için değil, Allah gibi severler. : Halbuki mümin olanların Allah'a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları eş ve benzerlere ve hatta varsa Allah'a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü müminler, ancak Allah'a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah'ı hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar.

Bundan dolayı müminin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah'a olan sevgisi devamlıdır. (Hak Dini- Bakara Suresi 165.ayetin tefsiri)

 

DİN:

Kur'an-ı Kerim'de "Din" kelimesi değişik manalarda kullanılmıştır. Fatiha Sûresi'nin üçüncü Ayet-i Kerimesi'nde geçen "Yevmi'd-Din" (Din günü) terkibindeki din kelimesi; muhasebe, ceza ve hesap manasınadır.(4) En Nûr Sûresi'nin ikinci Ayet-i Kerimesi'nde geçen "Fi dinillâhi" terkibinde ise; Allahû Teâla (cc)'nın hududları ve hükmü manasına kullanılmıştır.(5) Yine "Fitneden eser kalmayıncaya, din de yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına hiç bir husumet yoktur" (El Bakara Sûresi: 193) Ayet-i Kerimesinde "Din" kelimesi, hüküm koyma ve şeriat manalarına gelmektedir. Müfessirler bu Ayet-i Kerime'de geçen fitneden kasdın küfrün fesadı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla yeryüzünde kafirlerin fesadından eser kalmayıncaya kadar cihad etmek emrolunmuştur.

Kur'an-ı Kerim, Resûl-i Ekrem (sav)'in sünneti ve Sahabe-i Kiram'ın icmaı ile sabit olan husus şudur: "Allahû Teâla (cc)'nın vahiy yoluyla indirdiği hükümlerin tamamına "Din" adı verilir. Peygamberler; Allahû Teâla (cc)'nın hükümlerini dosdoğru olarak insanlara tebliğ etmişlerdir. (Yusuf Kerimoğlu_Emanet ve Ehliyet)

 

 

Her toplum yaşantısına yön verecek bir dünya görüşünü, bir yaşam biçimini benimseme durumundadır. Her din bir yaşam biçimi ve her yaşam biçimi bir din olduğu için, toplumların dini, benimsedikleri yaşam biçimidir. Hangi toplum hangi yaşam tarzını benimsemişse, içinde bulundukları yaşam tarzı o toplumun dinidir. Mekkeli kafirler hiçbir semavi dine mensup olmamalarına rağmen, onlara “Sizin dininiz size, benim dinim bana”(Kafirun 6) buyruğu ile seslenilmesi, onların bir din üzere olduklarına işaret etmektedir. Tabi ki bu din, beşeri görüşlerden kaynaklanan beşeri bir dindir. Semavi din ise Rabbani hükümler ile beyan edilen ve bu hükümler çerçevesinde yaşanılan dindir. (Mehmet Alagaş-Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları)

           “Melik’in dinine (kanunlarına) göre (başka türlü) alıkoyamazlardı.”(Yusuf-76) Ayeti celilede o devirdeki Mısır kanun ve nizamlarından “Melik’in dinine göre” diye bahsetmesi bize bütün beşeri kanun, nizam ve sistemlerin birer din olduğunu, “Kişinin dini imamının (devletinin) dinidir” hadisi şerifinde de işaret buyurulduğu gibi böyle beşeri kanun ve nizamları beğenip boyun eğmenin de o kanun ve nizamların din kabul edildiğini açıkça göstermektedir. (A. Akgül- İslam Davası)

İLAH

Allah’ın dinini ve düzenini tamamen veya kısmen değiştiren, bozan, yerine kendi görüş ve kanaatlerinin mahsulü olan kanun ve nizamları yerleştirmek isteyen kimseler de kendilerini (İlah, Rab) ilan etmiş demektir. (A. Akgül- İslam Davası)

           İlahlar birden fazla olabilirler, fakat Allahu Teala birdir. Çocuklarımıza islamiyeti öğretirken de şekilde kalıyoruz. İman en büyük ibadettir. Kelime-i şehadet getirip müslüman olursunuz diyorsunuz. Yok, böyle bir şey yok. Kelime- i şehadeti söyleyen insan müslüman olmaz, kelime-i şehadetin manasına inanan insan müslüman olur. Hz Peygamberin anladığı ve anlattığı manada ilah; İnsanoğluna direktifler, emirler ve yasaklar sunmaya, yöneltmeye en yetkili ve en yüce en ulvi bir makama sahip olan manasınadır. Yani itaat makamıdır. İnsan Allah’ın koyduğu hükümler karşısında arzu ve isteklerine uyup onlardan talimat alırsa arzu ve isteğini ilahlaştırmış oluyor. (Ruhi Özcan- Vahiy Kültürü)

Layık olmadıkları halde bir grup insan üzerinde hakimiyet kurmuş olan bütün insanlar, yönetimlerini, diğer insanlara zorla kabul ettirenler ve o insanları kendi zorba yönetimlerine bağlayanlar tıpkı Firavun ve Nemrudun şaşaalı günlerinde yaptığı  gibi hedeflerine varmak isteyenler, bu isteklerini gizlemelerine, belli etmemelerine rağmen aslında ilahlık arzusunu taşımaktadırlar. Bunlar kendilerini Allah’ın sözcüleri kabul ederek, neyin helal, neyin haram olduğuna dair kendi kanaatlerini diğer insanlara zorla kabul ettirmeye bakarlar. Öyle ki onların sözleri kanun olur ve halkı Allah’ın kanunları yerine kendi kanunlarına, emir ve yasaklarına uymaya zorlarlar.(Mevdudi-İslamda Siyasi Sistem)

           Allah’tan başka hiç kimse, O’nun kullarının hayatlarını düzenleme hakkına sahip değildir. Allah’tan başka hiç kimse, insanların hayatlarını düzenleme gayesiyle emirler ve yasaklar koyamaz. İnsanların yaşantılarını düzene koyma, insanları mutluluğa ulaştırma, bunun için kaideler ve kurallar koyma hakkı hiç kimseye verilmemiştir. Her kim ki kendisinde böyle bir yetki görür, böyle bir yetkiyi uygulamaya kalkışırsa ilahlık iddiasında bulunmuş demektir. Her kim de bir başkasının kendisi üzerinde kaideler koyma, kurallar ve hükümler koyma hakkına sahip olduğuna inanırsa onu İLAH edinmiş demektir. (Mehmed Göktaş-Gençler Tevhid Dersleri)

           Her kim tâbi olduğu alimi, mürşidi, şeyhi Allah ve Rasülünden fazla sever veya bunların emirlerini Allah ve Rasulüllahın hükmüne tercih ederse bu kimsenin ilahı, tabi olduğu alimi veya mürşididir. (Mustafa Çelik- Lâ –1)

RAB

           Rab demek, terbiye edip çekip çeviren, hüküm ve kanun koyan, derleyen toparlayan, sözü tutulmaya, hükmü tutulmaya layık olan anlamındadır. (Mehmed Göktaş_Gençlere Tevhid Dersleri)

           Kuran insanlara hükmedenlere de zaman zaman rabb adını verir. “Melik “onu (Yusuf’u) bana getirin dedi. Elçi kendisine geldiğinde “rabbine dön ellerini kesen kadınların durumu neydi sor ona, doğrusu Rabbim onların düzenini çok iyi bilir” dedi”(Yusuf 50) ayetin açıkça ortaya koyduğu gerçek, Mısır Melikinin “kul’u” olan elçinin, meliki rab edinmiş olduğu, oysa Hz. Yusuf’un Rabbinin ise Allah olduğudur. Aynı ayette rab kelimesinin iki kez kullanıldığını ve Allah’a kul olanların Rablerinin Allah, Allah’ın dışındakilere kul olanların rablerininse, kulluğunu yaptıkları kişiler oldukları kolayca anlayabiliyoruz. İnsanları rab edinmenin şekli ve niteliğini ise şu ayet en belirgin biçimde ortaya koyuyor: “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler.” (Tevbe 31) Allah’ın dışındaki her hüküm koyucuya itaat eden, onu rableştirmiş olmakta ve Şirke düşmektedir.(Salih Gürdal Tevhid ve Şirk)

           Kişi neye ibadet ediyorsa ona teslim olmuş, neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. Allah Rasulü Tevbe suresinin 31.ayetini okumuş ve şöyle tefsir etmiştir: “Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lakin onlar şu sınıfların helal kıldığını helal, yasakladıklarını da haram kabul ediyorlardı.” Kuranda nehyedilen Rablik Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. (Mustafa İslamoğlu_ İman Risalesi)

Tevbe suresinin 31.ayeti ve onu tefsir eden Rasulullah’ın hadisi bize, kimin Allah’tan başkasına kötülükte itaat eder ya da Allah’ın izin vermediği bir konuda ittiba ederse uyarsa onu rab ve mabud edinmiş, Allah’a ortak koşmuş olduğunu gösterir.

Bir mahluka itaat eden, Allah ve Rasulünün koyduğu hükümden başkasına tabi olan herkes, onu böylece adlandırmasa bile onu bir rab ve mabud edinmiştir. Bir ayette Allah cc şöyle buyurur: “Eğer onlara itaat ederseniz, müşrik olursunuz”(Enam 121) Aynı anlamda bir başka ayet ise şöyledir “Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır?”(Şura21) Kuran ve sünnetin, Allah’tan başkasını kanun koyucu olarak kabul edip Allah’ın izninin olmadığı konularda tâbi olan hakkındaki hükmü buysa; kendisini Allah’a denk tutan, uluhiyyetin özelliklerinden olan hükmetme, kanun koyma, helal ve haram kılma hakkını ona veren hakkındaki hükmü nasıl olur?! (Yusuf el-Kardavi-Tevhidin Hakikati)

 

 

MESCİD-İ DIRAR

           Nesefi (ra) şöyle diyor: “İftihar etmek, riyakarlık yapmak ve insanlara işittirmek üzere, Allah’ın rızasını kazanmanın dışında temiz olmayan malla yapılan bütün mescitler, mescidi dırardırlar. İmam Kurtubi de şöyle diyor: “Zarar, riya, şöhret üzere yapılan bütün mescitler, mescidi dırarın hükmündedirler ve bunların içerisinde namaz kılmak caiz değildir. Fakir fukara müminlerin helal malları ile yaptırdıkları mescitler hiçbir zaman mescidi dırar olamazlar. (M. Çelik)

           Herhangi bir mescidin veya müessesenin mescidi dırar hükmünde olabilmesi için şu mahiyet ve özelliği arz etmelidir:

1        Kuruluş gayesi Allah’ın rızasına yönelik olmamalıdır.

2        Allah’ın helal ve haramları ölçülerinde hareket etmediği bilinmelidir.

3        İster inanç noktasında olsun, ister amel noktasında olsun ve isterse maddi olarak olsun İslama ve müslümanlara zarar veren bir konumda olmalıdır.

4        Küfrü desteklemeye onu koruma ve müdafaa etmeye yönelik olmalıdır.

5        İster itikadi ve isterse ameli olsun müslümanların aralarını ayırmaya çalışmalıdır.

6        Allah ve Rasulüne karşı ister fikri olsun isterse ameli olsun harp açanlara karşı gözetleme, destekleme, yataklık yapma, karakol ve üs görevi yapmalıdır.

7        Bütün bu özelliklerini müslümanlardan gizlemek için her türlü aldatıcı yalanları söylemeleri ve gerekirse biz size iyilikten başka bir şey murad etmedik demeleri...

Diyanet, laik T. C. bir müessesesidir. Kuruluş maksadı ve çalışma programı da T.C.’nin kanunları çerçevesinde belirlenmiştir. Allahu Teala’nın ayetlerde belirttiği özelliklere göre bu kuruluş müessese olarak Mescidi Dırardır. Ancak orada görev yapan ve ona bağlı camiler ve o camilerde görev yapanların hepsi de mescidi dırarı kalben seven ve destekleyenler olmayabilir. Bu kuruluşlarda takiyye çerçevesinde görev yapan bir çok samimi kardeşlerimiz vardır. (Meseleler ve Çözümleri-1-Z. Eryılmaz)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEZHEP TAKLİDİ

           Fukahadan İbnü’l Hümam “Usul” kitabında ve “Hidaye” şerhi “Fethü’l Kadir” in “Kadı” bahsinde der ki: “Bir kimsenin her meselede kendisine kolay gelen, ayrı ayrı müctehidlerin sözlerini almasında mahzur yoktur. Ben bir kimsenin, her mezhepten veya her müctehidden kolay olan meseleleri almasına mâni; ne aklî nede naklî bir delil göremiyorum. Bir insanın, her hangi bir müctehidin ictihadından, kendisi için kolay olanı almasında ve o müctehide uymasında bir mâni görmüyorum. Resulullah (sav) de ümmeti için kolaylaştırılan şeyleri severdi” Yine Hâdimi, mezhep değiştirme hususunda şöyle der: 1-Bir kimse diğer bir mezhebe de inanıyorsa kuvvetli olanla amel etmesi caizdir. Bir kimsenin, kendisine ârız olan bir zaruretten veya bir ihtiyaçtan dolayı, ruhsatı kastederek, mezhep değiştirmesi caizdir”(Akaid-Ömer Nesefi)

           Delili Kur’an ve Sünnetten sahih olarak gelen her mezhep taklid edilebilir. Mukallid isterse, genelde belli bir mezhebi taklid etmekle birlikte, bazı konularda diğer hak mezheplere göre de amel edebilir. Bazı kitaplarda zarûret olunca mezhep değiştirilebilir sözü tamamen bâtıldır. Gerçek şu ki, mukallid istediği konuda, istediği zaman, istediği âdil ve fâkih olan bir alimi taklid edebilir. İsterse nefsine de hoş gelmiş olsun farketmez.(İslamda Meseleler Çözümler-1 Ziya Eryılmaz)

           Müslümanların herhangi bir mezhebe bağlanmaları yolunda ne naklî ve ne de akli bir delil yoktur. Her hangi bir mezhebe bağlanmak ne farzdır, ne vacip, ne de sünnet (Atasoy Müftüoğlu)

           Müctehidlerin hükümlerine değil de, delillerine tâbi olan tahsilli müslümanlar, delillerini incelemek sûretiyle birden fazla mezhepten yararlanabilirler. Hâlis, yani hükme tâbi olan mukallidler ise, taklid ettikleri mezhebin veya başvurdukları ve güvendikleri müftülerin fetvalarına tâbidirler ve onları bu hükümler bağlar(M.Nazif Şahinoğlu-Soruşturma-3)

           Başkaları mezhep imamlarının hükümlerine dayanarak hareket ederse, yani onları taklid ederse, dine aykırı bir duruma düşmez. Gerçi islam ümmeti, Allah Resulüne uymak mecburiyetinde oldukları gibi, imamlara da tâbi olmak zorunda değillerdir, ama olsalar, dine aykırı bir iş yapmış olmazlar, asla, sadece vâcip değildir(İbni Teymiyye-Fark)

           Bir kısım insanlar cahilî bir taassupla adeta futbol takımı tutar gibi bir mezhebe bağlanmakta ve her konuda o mezhep imamının sözünü esas almaktadır... Diğer bir gurup ise, delillere dayanmak hususunda aşırı gitmekte ve islam alimlerinin söz ve içtihadlarını bir kenara atarak, derinlemesine araştırma yapmadan, hadisten hüküm çıkartarak adeta “müctehid” kesilmektedir(Abdülhak el-Heytemi-İrtidat ve Mürtedin Hükmü)

           İbni Hümam(v.1457) Tahrir adlı eserinde: “Halk, herhangi bir müftüye her meselede sıkı sıkıya bağlı olmaksızın, bir kere birine, diğer bir kere daha başka bir müftüye fetva sorarlardı.(Mezheplerin Doğuşu-Muhammed b. Hasan)

           Her hangi bir mezhebe bağlı bir müslüman, imamının içtihadı kesin olarak Kur’an ve Sünnete aykırı olduğu halde taassubundan dolayı hâlâ imamının masum olduğuna inanırsa bu da Kur’an ve Sünnetin dışında üçüncü bir makamı helal ve haram koyucu kabul etmiş olur ki bu davranış şirktir(Ziya Eryılmaz-Meseleler ve Çözümler-2)

           Bazılarına göre o mezhepte kalmak lazımdır. Bazıları lazım olmadığını söylemişlerdir ki, esah olan da budur(Tahrir) İbni Hâcer : “Esah olan şudur ki, o kimse muhayyerdir. Kimi isterse onu taklid eder. Velev mefdul olsun! Hidaye şerhinde diyor ki : “Âmminin kalbinde yatan kavil ile amel etmesi bence daha doğrudur. Şu halde iki müctehidden fetva ister de kendisine muhtelif cevaplar verirlerse, evlâ olan, kalbinin yattığı müctehidin sözü ile amel etmesidir. Bana göre kalbinin yatmadığı müctehidin sözü ile de amel etmesi caizdir. Zira âmminin kalbinin yatıp yatmaması müsavidir. Ona vacip olan bir müctehidi taklid etmektir, bunu da yapmıştır” Ebu Hanife,talebesine “Delil bulursanız onunla hüküm verin” demiştir. Neticede imameyn, mezhebin aşağı yukarı üçte biri hususunda üstadlarına muhalif içtihadlarda bulunmuşlardır. Allâme Birî’nin “el-Eşbâh” şerhinde nakleder ki: “Hadis sahih olur da mezhebin hilafını ifade ederse, hadisle amel edilir. Ve bu hadis onun mezhebi olur. İmam-ı Azam’ı taklid eden bir kimse, o hadisle amel etmekle, onun mezhebinden çıkmış olmaz” Sahih rivayete göre Hz. İmam : “Hadis sahih ise benim mezhebimdir” demiştir. Bu sözü İbni Abdi’l Berr diğer imamlardan da nakletmiştir. Nitekim imam Şarâni de dört mezhep imamının aynı manadaki sözlerini nakleder. Malumdur ki bu iş, delillere bakarak onların muhkemini, mensuhunu anlayanlara mahsustur. Ehli mezhepten olanlar bir delile bakıp onunla amel ederlerse, o delilin mezhebe nispet edilmesi sahihtir. Çünkü mezhep sahibinin izni ile sâdır olmuştur. Şüphesiz o zâtta delilin zayıf olduğunu bilmiş olsa ondan döner ve daha kuvvetli delile tâbi olur. Bundan dolayıdır ki, muhakkik İbni Hümam bazı ulemanın İmameyn kavli üzere fetva vermelerini reddetmiş, İmam Azam’ın kavlinden ancak delil zayıfsa o zaman vazgeçilir demiştir. Hizanetü’r Rivayat’ta; nass ve hadislerin manasını bilen âlim, dirayet ehlinden de olursa o rivayetle amel etmesi caiz olur, velev ki mezhebine muhalif olsun deniliyor. Kişi bir gün bir mezhebe göre namaz kılar, ertesi gün başka bir mezhebe göre kılmak isterse, bundan men edilmez. Hulasa muayyen bir mezhebi iltizâm etmek lazım değildir, muhalif mezheplerle de amel edebilir. Birbiriyle bağlantısı olmayan iki hadisede, iki ayrı mezheple amel etmesi caizdir. (İbni Abidin-1)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HADİSLE AMEL ETMEMENİN NEDENLERİ

           Mezhep imamlarımızın bazı hadislerle amel etmemelerinin nedenlerini üç ana başlık altında toplayabiliriz. 1- Resulullah sav’in o sözü söylediğine inanmaması, 2- Bu sözle söz konusu meseleyi kastettiğine inanmamış olması, 3- Bu hükmün neshedildiğine inanması. Bu üç kısımdan ise birçok mazeret sebepleri doğmaktadır: a- Hadisin müctehide ulaşmaması, b- Hadis müctehide ulaşmıştır ancak onun nezdinde sabit ve sahih değildir. C- Müctehid içtihadıyla diğer tariklerine bakmaksızın bu hadisin zayıf olduğuna inanırken, başka müctehidler ise onun aksine inanırlar, d- Haberi ahad konusunda başkalarından farklı görüşler ileri sürerler, e- Hadisi unutmuş olabilirler, f- Müçtehidin, hadisin söz konusu hükme delalet ettiğini bilmemesi. Bu son üç sebep İbni Teymiyye tarafından ilave edilmiştir. G- Müctehidin, hadiste, ilgili meseleye delaletinin bulunmadığına hükmetmesi, ğ- Bu delaletin karşısında, onun kastedilmediğini gösteren bir başka delilin onunla çeliştiğine inanması, h- Müctehid bir hadisin ya zayıf olduğunu, ya mensuh olduğunu yahut tevil götürürse tevil esildiğini gösteren ve ittifakla muarız olabilecek bir ayet , başka bir hadis veya icma gibi kuvvetli bir delil ile çeliştiğine inanır. (Sünneti Anlamada Yöntem-Yusuf el-Kardavi)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KOLONYA

           Bu mesele içkinin pis olup olmaması ile ilgili bir meseledir. İmam Serahsi ve İmam Kasâni’nin tasniflerine göre;

1        Şarap çiğ üzüm suyunun, kabarıp keskinleşerek köpük atmış halidir( İmamayn’e göre hamr olabilmesi için köpük atması şart değildir). Bu bütün imalara göre kaba(muğallaza) pisliktir. Bir dirhem miktarından fazlası namaza manidir.

2        Yaş ve kuru hurmadan ve kuru üzümden yapılan içkiler( seker,fadîh, nakî). Bunlar da aynen şarap gibi kaba pisliktirler. Pis olmadıklarına dair bir rivayette vardır. Ebu Yusuf’a göre hafif pislik olup; sadece fazla miktarı namaza mânidir.

3        Yedi grup içkinin geriye kalanları ise- sarhoş edenlerini içmek haram olsa dahi- pis olmayıp namaza mani değildirler.

Bütün bunlardan şu sonuca varabiliriz; Hanefi mezhebinde, özellikle Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre üzüm ve hurma dışındaki şeylerden yapılan içkiler, sarhoş edenlerini içmek haram olsa bile pis değildirler.

            Kolonya,şampuan, esans, parfüm vb sıvılar üzüm ve hurma dışında bir şeyden yapılıyorsa- ki şu anda hepsinin öyle olduğunu sanıyorum- veya bu iki şeyden yapılsa dahi sarhoş edici alkol ihtiva etmiyorsa bu iki imama göre pis değildirler, namaza mani olamazlar. Alkol ihtiva etmeleri halinde diğer bütün imamlara göre pistirler. Bu durumda müslümanların önünde iki yol vardır; ya takvaya ve ihtiyatlı olana sarılıp, en azından şüphelidir, diyerek kullanmamak; ya da fetvayı esas alarak bu tür sıvılardan sakınmamak. Bunların her ikisine de bir şey denilemez( Fetvalarla Çağdaş Hayat- Faruk Beşer)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Peygamberimizin Hüküm Koyma Yetkisi

Selamların en güzeli inananların üzerine olsun,

           Altın ile ilgili olarak yazmaya çalıştığımız yazıda hadisler ve mezhep imamlarımızın görüşleri doğrultusunda açıklamalarda bulunmuştum. Bu yazımda da işaret ettiğim gibi aslında o yazıya cevap yazmakta ki kastım, Altının helal veya haramlığından ziyade yazıdaki uslûp hatalarına karşı idi. Yani daha o yazıda sanki Hz. Peygamber bir postacı olmakla itham ediliyor izlenimi hakimdi. Fatih’in göndermiş olduğu yeni mail de bu görüşümü kuvvetlendirdi. Bunun üzerine sünnetin de bir şer’i delil olduğunu, Peygamberimizin helal ve haram kılma yetkisinin bulunduğunu açıklamaya çalışacağım. Yalnız açıklama yapmadan önce şunu belirteyim ki ben alim falan değilim. Yazacaklarım, ehli sünnet inancına bağlı olan alimlerimizin beyanlarından ibarettir. Bir de şunu belirteyim kimseyi kafir yapma yetkisi hiçbir kimseye verilmemiştir. Bu bir mahkeme ve yargı işidir.

           Önce Hz peygambere itaatle ilgili ayetlere bir göz atalım.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve sizden olan Ulul emr’e de. Bir şeyde çekiştiğinizde, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onu Allah’a ve Rasulüne döndürün.” (Nisa:59)

“Biz her Rasulü,ancak Allah’ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik.” (Ahzap 6)

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasülüne çağırdıklarında, müminlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir.” (Nur:51)

“Emr konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, Allah’a tevekkül et. (Ali İmran:159)

           Yukarıdaki ayetler, Resulullah’a kesin itaatı emretmektedir. Ayetlerdeki itaat emrinin en ufak ve işareten de olsa bir istisnasının olmaması, Resulullah’ın her hüküm, emir ve yasağında Allah’ın rızası dışına çıkmadığını açıkça göstermektedir.

           Hz Peygamberin söylediklerinin hepsi Allah’ın kontrolü altındadır. Buna şu olay ve ayet en güzel delillerdendir. “Abdullah İbni Amr naklediyor: “Resulullah’tan duyduğum her şeyi ezberleme isteğiyle yazıyordum. Kureyş, sen Resulullah’tan duyduğun her şeyi yazıyorsun. Oysa o, bir beşerdir, öfke anında da hoşnutluk anında da konuşur” diyerek beni yazmaktan nehyetti. Bunu Resulullah’a söylediğimde, “Yaz, nefsimi elinde tutana yemin olsun ki, benden haktan başka bir şey çıkmaz buyurdular” (Ebu Davud) Bunu, “O hevasından konuşmaz” ayeti teyid etmiyor mu?

           İşte bir başka ayet meali “Resulüm size ne getirdiyse alın, her ne yasakladı ise onu terkedin.” (Haşr:7) sünneti yukarıdaki ayetlerin ışığında anlayan selef “bize Kuran yeter” diyerek, ikinci kaynağı reddeden kimseler için “sapık ve saptırıcı” hükmünü vermekten çekinmemiştir. Onlar açısından Kuran’ın anlaşılabilmesi için Sünnete müracaat şarttır. Çünkü bizzat Kuranı Kerim, Sünnete müracaatı emretmiştir. Müslim de rivayet edildiğine göre “İbni Mesud ra Hz. Peygamber’den “Dövme yapan ve yaptıran, peruk takan ve taktıran...kadınlara lanet olsun” hadisini rivayet edince, bu hadisi işiten Ümmü yakup adında Kuranı okuyan bir kadın gelerek itiraz eder. Sen dövme yapanları da yaptıranları da lanetliyor muşsun der” ibni Mesud Resulullah’ın lanetlediğine ben niye lanet etmeyeyim, der üstelik bu Allah’ın kitabında da var diye cevap verir. Kadın ben Kuranın iki kapağı arasında ne varsa hepsini eksiksiz okudum, ama senin söylediğinin tel’ini bulamadım” deyince İbni Mesud “Şayet hakkıyla okusaydın mutlaka bulurdun, Allah Kuranda ““Resulüm size ne getirdiyse alın, her ne yasakladı ise onu terkedin.” (Haşr:7) buyur muyor mu?” cevabını verir.

           Kuran adına hareket ettiğini iddia ederek, sünneti reddedenler, bunu ifade eden tek bir Kurani delil getiremezler. Halbuki Kuranda sünnete uymayı emreden pek çok ayet vardır. Onların durumu Kuranı Kerim’de haber verilen “Allah ile peygamberinin arasını ayırmak istemek” gibi cins bir küfür çeşidini hatırlatmaktadır: “Allah’ı ve peygamberlerini inkar eden, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen “bir kısmına inanır, bir kısmını inkar ederiz” diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteriz diyorlar. İşte onlar gerçekten kafir olanlardır” (Nisa 160)

           İşte Ebu Davud’da yer alan bir hadis “Haberiniz olsun “bana Kitap ve onun kadar bir başkası (sünnet) verilmiştir. Haberiniz olsun, koltuğuna kurulmuş karnı tok birilerinin şöyle diyeceği gün yakındır: “Size Kuran yeter, helal nevinden onda ne varsa onları helal bilin, haram nevinden onda ne varsa onları da haram kabul edin” Böyle diyenden sakının. Ehil eşek eti size helal değildir, vahşi hayvanlardan da parçalayıcı dişleri olanların eti haramdır.” Tirmizi de kaydedilen rivayette ise şu ziyade vardır “Muhakkak ki Resulullah’ın haram ettiği, tıpkı Allah’ın haram ettiği gibidir.”(Darimi)

Nitekim Tevbe suresi 29 ayetinde Allah’ın ve Rasülünün haram kıldığını haram tanımayanlardan ceza olarak cizye alınacağı bildirilmektedir. 29- Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah'a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere alçalmış oldukları halde elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaş yapın.(Tevbe)

65- Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.(Nisa:65)

 

           “Aranızda iki şey bırakıyorum. Onlara sarıldığınız sürece asla sapmazsınız. Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta,Buhari,Müslim)

           Kuranda hükmünü göremediğimiz sünnetin Allah’ın adına bize bildirdiklerinin vahiyle ilişkisi olmasaydı, “Rasulullah “Eğer o (Rasul) bazı sözler uydurup bize atfetseydi, ondan sağ elini (gücünü) alırdık.” (Hakka: 44-47) itabına maruz kalmaz mıydı?

           O Rasul, hevasından konuşmaz. Onun konuştukları vahyden başka bir şey değildir. (Necm 3-4)

           Allah Kuran ile beraber hikmeti de peygamberine inzal ettiğini beyan ediyor “Allah sana Kitabı  ve Hikmet’i indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.” (Nisa 113) Allah Rasülü de kendisine nazil olan kitabı ve hikmeti insanlara beraberce tebliğ etmiştir. Nitekim “Kendi içinizden ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Rasul gönderdik.” Ayetlerinde geçen hikmet kelimesi sünnet olarak açıklanmıştır. Peygamber hanımları ile ilgili bir ayet hikmetin sünnet olduğunu pekiştirmektedir. “(Ey Peygamber hanımları) sizin evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve Hikmet’i hatırlayın..” (Ahzap 34) peygamber hanımlarının evinde Kurandan başka tilavet edilen sünnetten başka ne olabilir ki?

           İşte peygamberinde hüküm koyma yetkisi veren ayeti kerime “Peygamber onlara marufu emrediyor, münkeri yasaklıyor. Temiz şeyleri helal, kötü şeyleri haram kılıyor.” (Araf 157)

           Evet değerli kardeşlerim Kuran bize yeter diyenlere sormak gerek bunca Kuran ayeti peygamberin hüküm koyuculuğunu açıklamak için yeter mi diye. Bu noktada şunu da açıklamakta fayda var. Hz Peygamberin bütün söz ve davranışları kontrol altında olduğundan, aslında hükmü koyan yine mutlak manada Allah cc’tür. Nasıl ki vezirin ağzından çıkan hükümler Padişah tarafından red edilmiyorsa, söz vezirin olmasına rağmen padişaha atfediliyorsa, burada da madem ki Allah, Rasülüne böyle bir yetki vermiş, peygamberini uyarmadığı sürece peygamberinin vereceği her hüküm de yine Allah tarafından verilmiş gibidir. Hz Peygamber topluma her yönüyle örnekti.

           Diyorsunuz ki Allah’tan başkasının hüküm vermesi küfürdür. Bu mantıkla hareket ederek madem peygamberimiz Allah’ın helal kıldığını kendisine haram kılmış, o halde Allah’a ait olan yetkiyi kullandığı için (haşa) kafir olması gerekmez mi? Bu durumda peygamberimizin ismet sıfatını inkar etmiş olmuyor muyuz? Eh Kuran’ı bize o beyan ettiğine göre bu durumda bundan da şüphelenmeli değil miyiz? Böylece elimizde hiçbir şey kalmaz, bu gibi düşünen insanlarda müsteşriklerle birlikte kına yakarlar her halde. Peygamberimizi biz böyle basit gerekçelerle bir çırpıda atarsak, onlarca kapalı ayeti nasıl anlarız Allah aşkına. Herhalde çağa uymayan ayetleri çıkarırız ya da 19 mucizesine uymuyor diye bazı ayetleri ilave eder bazılarına da çıkarırız, öyle mi? Kaldı ki yazınızdan anlaşıldığı kadarıyla hem rivayetleri kabul etmiyorsunuz, hem de sizin görüşünüzü desteklediğine inandığınız bir rivayeti delil olarak sunuyorsunuz. Madem inanmıyorsunuz inanmadığınızı delil olarak da sunmayın. Unutmayın size bu rivayetleri ulaştıran ilim ehli de Hz. Peygamberin bir çok hükmünü doğruluğuna inanarak bizlere ulaştırdılar. Size göre madem bu bir küfürdür, o zaman kafir ya da en azından fasık olduğunu düşündüğünüz insanların sözlerini kendinize niçin delil olarak alıyorsunuz ki? Bahsettiğiniz ayetin tefsirinde Sabuni’nin tefsirine bakacak olursanız olayın aslının çok daha farklı olduğunu görürsünüz.

           Bakın peygamberimizin hüküm koyma yetkisini ortadan kaldırırsak neleri ortadan kaldırmış oluyoruz.

1.        ehil eşek eti yiyebiliriz.

2.        Tırnaklarıyla ve pençeleriyle avlanan her türlü yabani hayvanın etini yiyebiliriz.

3.        Kadınlarla her halükarda cinsi münasebeti caiz kılmış oluruz.

4.        kadınların tesettüründeki ölçüyü bilemeyeceğimiz için bunu da ortadan kaldırırız.

5.        Hacdaki vakfeyi ortadan kaldırırız.

6.        Teyze ve halayı aynı anda nikahlayabiliriz.

7.        Şarap dışındaki her çeşit içkiyi içebiliriz.

8.        zekatla ilgili ayette zekatı verince Peygamberin duasıyla günahlarımızın temizleneceği beyan edilir. Peygamber vefat etti diye şimdi zekat vermeyelim mi? Nitekim bunu yapmaya kalkanlarla Ebu Bekr ra savaşmıştır.

9.        Kuran hırsızın elinin kesilmesini emrediyor. Bu durumda hadisin hüküm koyuculuğunu kabul etmezsek, sakız çalanın da ekmek çalanın da elini kesmek durumunda kalmaz mıyız?

10.      sadece Kuranı delil alırsak, namazın ne olduğunu bilemeyeceğimize göre, oradaki salat kavramlarını dua olarak alırız ve ömrümüzün sonuna kadar dua ederek bu görevi ifa etmiş oluruz.

11.      Haremlik selamlık uygulamasını sadece peygamber hanımlarına ait kabul eder ve ortadan kaldırırız.

12.      Çırılçıplak sokaklarda dolaşabiliriz.

13.      Vasiyet etmeden ölürsek günahkar oluruz.

14.      Aramızdaki borç anlaşmalarını kağıda dökmez ve şahit bulundurmazsak bu muamelemiz geçersiz olur.

15.      Anneler bebeklerini yaklaşık 2 yıl emzirmek zorunda kalırlardı.

16.      Namaz kılmayı kabul etsek bile namazlardaki sünnet kısımları kılmazdık.

Geçen yazımda altın takmamanın illetlerinden sadece birisi olabileceğini açıkladığım halde diğer arkadaşın söylediği kibir nedeniyle haram kılınma hadisesini örnek vererek, Tacikistan’a geçmiş ve eleştirmişsiniz. Öncelikle şunu söylemeliyim ki müslüman için hikmetler ikinci plandadır. Benim için peygamberimin yasaklamış olması yeterli bir delildir. Bunun gerekçesi kibir de olabilir, toplumsal farklar da olabilir, sağlık olabilir ya da başka bir şey de olabilir bu o kadar önemli değil. Kaldı ki sebep kibir yada toplumsal farklar olsaydı bu sadece erkeklere değil kadınlara da haram kılınırdı. Zaten fıkıh usulüne göre illetler kişiye, zamana ve mekana göre değişmemelidir.

Tüm bunları yazmaktaki kastımız doğruların gün yüzüne çıkması yanlışların ber taraf edilmesidir. Amacımız kimseyi rencide etmek yada karalamak değildir.

Allah cümlemize islamı doğru anlamayı ve anlatmayı nasip etsin.

Dualarınıza muhtaç kardeşiniz

PEYGAMBERİMİZ VE HÜKÜM KOYMA

Son zamanlarda görülmektedir ki, bazı islamın “m”’sine gelmiş kişiler diğer grup üyelerini islamın “i”’sini bile bilememekle itham ediyorlar. Bu sebeple islamın “i”’sinden anlayanların ağzından bazı nakiller yapmak istedim. Umarım faydalı olur.                      

 “Ebu Hureyre’den şöyle rivayet olunmuştur: “Biz müslümanlar ehli kitaba nazaran dünya tarihinde sonra gelmiş bulunuyoruz. Fakat kıyamet gününde faziletçe in ileride bulunacağız. Yine Rasulullah sav şöyle buyurdu: “Her kim bana itaat ederse, o, Allah’a itaat etmiş olur. Her kim de bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiştir. Her kim müslüman emire isyan ederse, bana isyan etmiştir. İyi bilinmelidir ki, müslüman devlet reisi millet için bir siperdir. Onun önünde, onun kumandasında harp olunur onunla düşmandan korunulur. Eğer o, millete takva ve adaletten başkasıyla emir ve hükmederse meydana gelen haram ona döner.” (Buhari) Allah’a iman eden ve O’nun rızasını kazanmak isteyen herkesin Resulullah’ın emir ve yasaklarına kayırsız itaat etmesi gerekir. Ayrıca müslümanların, Resulullah’ın şeriatı ile emir ve hükmeden başlarındaki emir sahiplerine itaat etmeleri de Resulullah’a itaat etmek manasına geleceğinden, Allah’ın rızasını kazanmalarına vesile olacaktır.(İslam Davetçilerine Öğütler) Yine aynı kitaptan : Saadet devrinin dava erleri olan sahabeler; tevhid mücadelesinin en üstün lideri Muhammed as’ın sünnetlerine tam anlamıyla bağlı ve bu sünnetlerin (İslam Davetçilerine Öğütler) Yine aynı kitaptan : Saadet devrinin dava erleri olan sahabeler; tevhid mücadelesinin en üstün lideri Muhammed as’ın sünnetlerine tam anlamıyla bağlı ve bu sünnetlerin en önde gelen savunucuları idiler. Onlar, değil sünnetlerin inkarı, kişinin bildiği halde sünnetin aksine amel etmesine bile tahammül edemezler ve bu kimselere karşı çok sert tavır takınırlardı. İşte bu yüzden onların dönemi mutlu idi ve yüzden o halifelere <<raşid>> o insanlara da <<sahabe>> denmişti. Evet, günümüzde başarıya ulaşmak isteyen her islami hareket, Allah’ın Resulü Muhammed sas’in uygulamalarına harfiyyen uymak ve Kuran’ın açıklayıcısı olan sünnetin en kuvvetli savunucusu olmak zorundadır. Aksi halde davaların, islami şahsiyetine kavuşması asla düşünülemez.

           Şimdi de Soruşturma isimli kitaptan nakiller yapmak istiyorum. Eminim ki pek çoğumuzun meramını en güzel bir biçimde ifade edecek ifadeler bulacaksınız. “Buhari, Müslim vb hadis kitaplarının kaydettiği kitaba ilave ahkamı, “ahad haberdir” deyip inkara kalkışan bu zavallılar “Resulullah’ın beyan etme salahiyetine sahip olduğunu, hüküm koymaya ehil olmadığını” ileri sürüyorlar. Güya sünnete tümden karşı değiller. Mütevatirleri kabul ediyorlar. Bu biçareler, onlarca <<yalnız Allah’ın olan hüküm koymayı>> peygambere de tanıyan bu sapık, bozuk akidelilerin ! (onlarca) diğer hadislerine nasıl güveniyorlar bilemiyorum. Yine onlarca en hafifinden fasık olması gereken bu muhaddislerin (ki Resulullah’ın Kuran da olmayan zaid hükümleri Buhari de Müslim de recm vb konularda bolca rivayet ettiler) haberlerini Hucurat suresindeki ayete göre tahkik etmeleri gerekirdi. Ama nerede.. Tahkik etmeye ne akılları ne de seviyeleri yeter. Ne de vakitleri var buna. Onların sahih olduklarına inandıkları çok cüz’i bir takım hadisin, değerlendirmesini ve hükmünü de Resulullah’a hüküm verme hakkını tanıyan o mücrim Buhari, Müslim, Ebu Davud vd yaptılar.(Haşa)

           Onlar kendilerince kuvvetle muhtemel (Harici mantığı gereği) küfürde, en hafifinden ise fıskta olan, bu zevatın hadislerini ellerine almasınlar. Zira yalancı ve iftiracıların, hususiyetle dini konulardaki haberleri dince muteber değildir. En kolay yolu ile bunların hepsini ellerinin tersi ile itip rahatlayıversinler. Ehli eşek eti de yiyebilirler artık, rakı, votka, bira ve diğer zıkkımları da içebilirler. Ömürlerinde bir kez namaz kılsalar yeter. Hiç kılmasalar ne yazar, dua ederler olur biter. Zira bu hususta Kuranda getirilen bir hüküm yoktur.

           Bu sefihlerin bu  hususta ulemadan seleflerinin olmadığını ilimle meşgul olan herkes bilir. Zaten onların ulemadan seleflerinin olması ya da olmaması onlarca mühim değil. EN MÜHİM SELEF VE YARDIMCILARI MÜSTEŞRİKLER VE DİNİ TAHRİP ETMEYE ÇALIŞAN İSLAM DÜŞMANLARI VAR.

           Hiçbir islam aliminin keşfedemediğini keşfeden, anlayamadığını anlayan bu densizlerin hayatlarına bir bakınız, göreceksiniz ki sahip çıktıklarını söyledikleri Kuran’dan pek az iz var hayatlarında. Çamura batan merkep misali çabaladıkça, çıkmak istedikçe batan bu adamlar, doğruyu, ehlullaha dil uzatmakta gördükçe daha da batacaklardır. Çıkış gayretleri merkepçe olduğundan tabii.(H. Avni Kansızoğlu)

           Yine aynı kitaptan bir alıntı ile konuyu bitirelim: Sözü fazla uzatmadan “Hadis üçüncü asırda yazılmıştır...şüphelidir” “Haberi vahiddir güven vermez, amel edilmez” diyenlere dostça şu tavsiyeyi yaparız: “Bunu ne sen söylemiş ol, ne biz duymuş olalım. İNSANLIK TARİHİ, DÜNYANIN NİZAMI, MUHABERAT SİSTEMLERİ hep haberi vahid sistemine dayanır, üstelik diğerleri, islamın hadis ananesinde olduğu gibi kontrollü ve tahkikli de değil. İSLAMINKİNİ REDDETTİN Mİ ÖBÜRLERİNİ HAYDA HAYDA REDDETMEN, BAŞTA BABAN HER ŞEYDEN ŞÜPHE ETMEN GEREKİR.” (İbrahim Canan)

El Hülasa’da vârid olmuştur ki, bir kimse hadisi red ederse, bizim fıkıh bilginlerimiz onun tekfir edilmesini söylemişlerdir. Müteahhirin uleması ise şöyle diyor: Eğer o hadisi şerif mütevatir ise onu inkar eden kafir olur. Şarih, bu sahih ve doğru olandır diyor. Ancak mütevatir olmayan, ahad olan hadislerin haber verdikleri hususları küçümseyerek red eden kimse hariç. Yani hakir görüp küçümseyerek red ederse kafir olur. (Fıkhı Ekber)

 

          

 

 

 

HADİSLERLE İSLAM

           Emri maruf: “Halk başlarına geçen bir zalimin zulmüne engel olmazsa Allah’ın onlara kapsayıcı bir belâ göndermesi umulur. Benden sonra bazı yönetimler iş başına gelecekler. Onların yalanları doğrudur diyenler, onların işledikleri zulme yardımcı olanlardır. İşte onlar benden değildir, ben de onlardan değilim” Nesei) “Her kim yönetimi hoşnut etmek için Allah’ın rızasına aykırı olacak bir biçimde konuşursa, Allah’ın dininden çıkmıştır” (Nesei)

           Kabir azabı: İbni Abbas ra’den, Nebi sav iki kabrin yanından geçerken buyurdu ki: “Muhakkak, bu ikisi de  azap görüyorlar. Gördükleri azapta, çok büyük bir iş için değil. Onlardan birisi, idrardan sakınmaz ve temizlenmezdi. Diğeri ise, lâf getirip götürerek halkın arasını ifsad ederdi” (Buhari-Müslim)

           Selam: “Yahudilerin verdiği gibi selam vermeyin. Zira onlar elle, başla, işaretle selam verirler” (Ramuz el-Ehadis)

 

 

"İleride bir takım emirler/yöneticiler olacak. Tanıyacaksınız/farkında

olacaksınız ve inkar edeceksiniz/yereceksiniz. Kim farkında olursa

suçsuzdur, kim inkar ederse kurtulmuştur. Fakat kim razı olur ve tabi olursa

..." (Müslim, İman, 3445)

 

"Ey insanlar, Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: Bana dua ettiğinizde

duanızı kabul etmediğim, Benden bir şey istediğinizde onu size  vermediğim,

benden  yardım ve zafer istediğinizde size yardım etmediğim gün gelmeden önce

marufu emredin, münkeri nehyedin." (Ahmed b. Hanbel, Müsned Ensar, 24094)

Rasulullah (S.A.V) de şöyle buyurdu: "İçlerinde Allah'a isyanların işlendiği

bir toplum bu durumu değiştirmeye güçleri yettiği halde değiştirmezlerse,

Allah'ın hepsini toptan cezalandırması yakındır." (Ebu Davud, Melahim, 17

(3775); Tirmizi, Tefsir, Fiten, 8; İbni Mace, Fiten, 20)

"Nefsim elinde olan Zat'a yemin olsun ki ya marufu emreder ve münkerden

nehyedersiniz ya da Allah'ın katında size bir (genel) ceza göndermesi

yakındır. O zaman O'na dua edip yalvarırsınız da O duanızı kabul etmez."

(Tirmizi, Fiten, 9 (2095), Ahmed b. Hanbel, Müsned Ensar, 22212)

 

"Muhakkak ki insanlar münkeri gördüklerinde onu inkar etmezlerse Allah'ın

onları genel bir şekilde cezalandırması yakındır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned

Aşeretü'l Mübeşşirin Bi'l Cenneh, 1)

 

"Allah'a yemin olsun ki, ya marufu emreder münkerden nehyedersiniz, zalimin

elini tutarsınız (zulümden alıkorsunuz) ve onu zorla da olsa hakka boyun

büktürür ve hak üzere kalmasını sağlarsınız ya da Allah kalblerinizi

birbirine benzetir sonra da İsrail oğullarını lanetlediği gibi

lanetlenirsiniz." (Ebu Davud, Melahim, 3774)

     iyi ahlak: Bazı ibadetleri yapan ve dindar görülen biri, bunun yanında da kötülük aracı, asık suratlı ve zulümler içiçe olursa nasıl takvalı bir insan sayılabilir? Rasulullah sav bu durumla ilgili şöyle buyurmuşlardır: “İyi ahlak suyun buzu erittiği gibi günahları yok eder. Kötü ahlak da sirkenin balı bozduğu gibi (iyi) amelleri   mahveder. (Beyhaki,İhya)

     Bela ve dua: “Mallarınızı zekat ile muhafaza ediniz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Bela dalgalarını, dua ve yakarışla karşılayınız.” (Ebu Davud)

     Sabır: Dünya zorluklarıyla güreşen bu zorluklardan uzak ve aciz olarak oturandan derece bakımından daha yüksektir ki böyle biri ve bir problemden korkar ne de bir problem ondan... Allah’ın cc gayret ve sabır gösterenlere yazdığı sevap kendini ibadetlere veren kişilere yazdığı sevaptan daha çoktur. Rahatı yerinde olanlar kıyamet gününde musibetzedelere verilecek ecri gördüklerinde vücutlarının makaslarla parça parça edilmesini arzulayacaklardır. (Tirmizi)

“Cennet zor işlerle, cehennem de nefsin arzuladığı şehevi arzularla süslenmiştir.” (Buhari)

“Müslümanın müslümanı korkutması helal olmaz.” (Ebu Davud)

ümmü'l-Mü'minin ümm-i Abdu'llah Aişe-i Sıddika (ra)'dan:

Demiştir ki, Resûlullâh (sav) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurdu: "Her kim bizim bu işimizin (yâni dinimizin) içine ondan olmayan bir şeyi yeniden sokarsa (o yaptığı iş) merdûddur, başına çalınır."

(Bu hadis-i şerifi, Buhari ve Müslim rivâyet etmişlerdir.)

10. Ebû Hüreyre (ra)'den:

Demiştir ki, Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu: "Allahû Teâla pâkdır. Pâk olandan başkasını kabûl etmez. Allahu Teâla mürsel olan Peygamberlerine neyi emrettiyse mü'minlere de onu emretmiştir. (Peygamberler): "Ey peygamberler, pâk ve halâl taâmlardan yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz" (Mü'minlere de) "Ey iman edenler, rızk olarak size verdiğimiz pâk ve halâl şeylerden yiyiniz" buyurdu. Ondan sonra Resûl-i Ekrem (sav) Hazretleri (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki, insan (Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, "Yâ Râb! Yâ Rab!" diyerek ellerini gök yüzüne açar. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden müstecâb olacak?"

(Bu hadis-i şerifi, Müslim rivâyet etmiştir12. Ebû Hüreyre (ra)'den:

Demiştir ki, Resûlullâh (sav) Hazretleri: "Kişinin mâlâya'niyi  terketmesi, iyi müslüman olduğu(nun alâmetleri)ndendir." buyurdu.

(Bu hadis-i şerif hasen olup onu Tirmizi gibi başkan da böylece (mevsülen) rivayet etmişlerdir.)

Ebu Hüreyre (rha)'den:

Demiştir ki: Resûlullâh (sav) Hazretleri şöyle buyurdu: "Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, ya hayır söylesin, ya ağzını mühürlesin. Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, komşusuna ikrâm etsin. Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, misafirine ikrâm etsin."

(Bu hadis-i şerifi, Buhâri ile Müslim rivayet etmişle20. Ebû Mes'ûd Ukbe b. Amr el-Ensâri el-Bedri (ra)'den:

Demiştir ki, Resûlullah (sav) Hazretleri şöyle buyurdu: "Utanmadıktan sonra dilediğini yap" sözü, ilk nübüvvet zamanlarından nâsın hatırında kalan sözlerdendir.

(Bu hadis-i şerifi, Buhari rivâyet etmiştir.)

28. Ebû Nech Irbâd b. Sâriye (ra)'den:

Demiştir ki, Resûlullah (sav) (bir gün) bize öyle bir va'zda bulundu ki, (dinleyenlerin) gönülleri titredi. Gözleri yaşardı. Dedik ki:

"Ya Resûla'llâh, bu, vedâ' edip gidecek kimsenin va'zına benziyor. (Bâri) bize bâzı vesâyâda bulun." Cevâben buyurdu ki:

"Size Allâh'a karşı ittikâyı ve üzerinize emir olan bir kimse abd(-i Habeşi) de olsa, sözünü dinleyip ona itâat etmeği vasiyet ederim. Bir de içinizden yaşayan olursa, bir çok ihtilâflar görecektir. İşte böyle zamanlarda benim sünnetime ve hidâyet üzere olan Hulefâ-yı Râşidin'in sünnetine yapışınız. Sünnete dört el ile sarılınız. Ve muhaddesât-ı umûrdan sakınınız. Zirâ her bid'at dalâletdir.

(Bu hadis-i şerifi, Ebû Davut ile Tirmizi rivâyet etmişlerdir. Tirmizi hadisi "hasen, sahih" kaydı ile tansif eylemiştir.)

31. Ebû'l-Abbâs Sehli'bn-i Sa'di's-Sâidi (ra)'den

Demiştir ki, Bir zât Nebiyy-i Mükerrem (sav)'in huzûruna gelerek: "Yâ Resûla'llah, bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığım zaman beni hem Allah sevsin, hem de halk sevsin" dedi. (Resûlullah (sav) buyurdu ki: "Dünyâdan rağbetini kes ki, Allah seni sevsin. Herkesin elinde olandan da rağbetini kes ki, halk seni sevsin."

(Bu hadis-i şerif, İbn-i Mâce ile diğerlerinin esânid-i hasena ile rivâyet ettikleri bir Hadis-i Hasen'dir.) 36. Ebû Hüreyre (ra)'den:

Demiştir ki, Resûlullah (sav) Hazretleri şöyle buyurdu: Her kim bir mü'minin dünya dertlerinden bir derdini def' ederse, Allah da onun kıyâmet günündeki dertlerinden bir (büyük) derdi def' eder. Her kim muzâyakada bulunan (bir borçlu veya diğer bir) fakîre kolaylık gösterirse, Allah da dünya ve âhirette ona kolaylık gösterir. Her kim bir Müslüman(ın ayıbını ve çıplak ise bedeni)ni setr ederse, Allah da onu dünya ve âhirette setreder. Bir kul, kardeşinin yardımında oldukça Allah da o kula hep yardım eder durur. Her kim ilm(-i nâfi') aramak için bir târika sülûk ederse, bu sâyede Allah da ona Cennet'e doğru kolay bir tarik açar. Allah evlerinden bir evde Kitâbu'llâh'ı tilâvet ve aralarında O'nu tedris ve tederrüs halinde bulunan hiç bir kavim yoktur ki, üzerlerine sekinet nazil olmuş, rahmet-i İlâhiyye kendilerini bürümüş, her yanlarını sarmış ve Allahu zü'l-Celâl kendilerini (mel-i A'lâ'da) nezdinde olanlara anmış olmasın. her kim ameli geri bırakırsa sebebi ile götüremez.

(Bu hadis-i şerifi, Müslim bu lâfz ile rivâyet etmiştir.)

 40. İbn-i Ömer (rha)'dan:

Demiştir ki, Resûlullah (sav) (birgün) omuzumdan tutup buyurdu ki: Dünyâda bir garib (yabancı) yâhud bir yolcu imişsin gibi ol. (Ve kendini ehl-i kuburdan say.)

İbn-i Ömer (rha): "Akşamladığın vakit sabaha (çıkmağa) muntazır olma. Sabahladığın vakit de akşama (varmağa) muntazır olma. Sıhhatinden istifâde edip marazına, hayâtından istifâde edip mevtine hazırlık yap." der idi.

(Bu hadis-i şerifi, Buhari rivâyet etmiştir

Selamun Aleykum

Son zamanlarda görülmektedir ki, bazı islamın “m”’sine gelmiş kişiler diğer grup üyelerini islamın “i”’sini bile bilememekle itham ediyorlar. Bu sebeple islamın “i”’sinden anlayanların ağzından bazı nakiller yapmak istedim. Umarım faydalı olur.      

 “Ebu Hureyre’den şöyle rivayet olunmuştur: “Biz müslümanlar ehli kitaba nazaran dünya tarihinde sonra gelmiş bulunuyoruz. Fakat kıyamet gününde faziletçe in ileride bulunacağız. Yine Rasulullah sav şöyle buyurdu: “Her kim bana itaat ederse, o, Allah’a itaat etmiş olur. Her kim de bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiştir. Her kim müslüman emire isyan ederse, bana isyan etmiştir. İyi bilinmelidir ki, müslüman devlet reisi millet için bir siperdir. Onun önünde, onun kumandasında harp olunur onunla düşmandan korunulur. Eğer o, millete takva ve adaletten başkasıyla emir ve hükmederse meydana gelen haram ona döner.” (Buhari) Allah’a iman eden ve O’nun rızasını kazanmak isteyen herkesin Resulullah’ın emir ve yasaklarına kayırsız itaat etmesi gerekir. Ayrıca müslümanların, Resulullah’ın şeriatı ile emir ve hükmeden başlarındaki emir sahiplerine itaat etmeleri de Resulullah’a itaat etmek manasına geleceğinden, Allah’ın rızasını kazanmalarına vesile olacaktır.(İslam Davetçilerine Öğütler) Yine aynı kitaptan : Saadet devrinin dava erleri olan sahabeler; tevhid mücadelesinin en üstün lideri Muhammed as’ın sünnetlerine tam anlamıyla bağlı ve bu sünnetlerin (İslam Davetçilerine Öğütler) Yine aynı kitaptan : Saadet devrinin dava erleri olan sahabeler; tevhid mücadelesinin en üstün lideri Muhammed as’ın sünnetlerine tam anlamıyla bağlı ve bu sünnetlerin en önde gelen savunucuları idiler. Onlar, değil sünnetlerin inkarı, kişinin bildiği halde sünnetin aksine amel etmesine bile tahammül edemezler ve bu kimselere karşı çok sert tavır takınırlardı. İşte bu yüzden onların dönemi mutlu idi ve yüzden o halifelere <<raşid>> o insanlara da <<sahabe>> denmişti. Evet, günümüzde başarıya ulaşmak isteyen her islami hareket, Allah’ın Resulü Muhammed sas’in uygulamalarına harfiyyen uymak ve Kuran’ın açıklayıcısı olan sünnetin en kuvvetli savunucusu olmak zorundadır. Aksi halde davaların, islami şahsiyetine kavuşması asla düşünülemez.

     Şimdi de Soruşturma isimli kitaptan nakiller yapmak istiyorum. Eminim ki pek çoğumuzun meramını en güzel bir biçimde ifade edecek ifadeler bulacaksınız. “Buhari, Müslim vb hadis kitaplarının kaydettiği kitaba ilave ahkamı, “ahad haberdir” deyip inkara kalkışan bu zavallılar “Resulullah’ın beyan etme salahiyetine sahip olduğunu, hüküm koymaya ehil olmadığını” ileri sürüyorlar. Güya sünnete tümden karşı değiller. Mütevatirleri kabul ediyorlar. Bu biçareler, onlarca <<yalnız Allah’ın olan hüküm koymayı>> peygambere de tanıyan bu sapık, bozuk akidelilerin ! (onlarca) diğer hadislerine nasıl güveniyorlar bilemiyorum. Yine onlarca en hafifinden fasık olması gereken bu muhaddislerin (ki Resulullah’ın Kuran da olmayan zaid hükümleri Buhari de Müslim de recm vb konularda bolca rivayet ettiler) haberlerini Hucurat suresindeki ayete göre tahkik etmeleri gerekirdi. Ama nerede.. Tahkik etmeye ne akılları ne de seviyeleri yeter. Ne de vakitleri var buna. Onların sahih olduklarına inandıkları çok cüz’i bir takım hadisin, değerlendirmesini ve hükmünü de Resulullah’a hüküm verme hakkını tanıyan o mücrim Buhari, Müslim, Ebu Davud vd yaptılar.(Haşa)

     Onlar kendilerince kuvvetle muhtemel (Harici mantığı gereği) küfürde, en hafifinden ise fıskta olan, bu zevatın hadislerini ellerine almasınlar. Zira yalancı ve iftiracıların, hususiyetle dini konulardaki haberleri dince muteber değildir. En kolay yolu ile bunların hepsini ellerinin tersi ile itip rahatlayıversinler. Ehli eşek eti de yiyebilirler artık, rakı, votka, bira ve diğer zıkkımları da içebilirler. Ömürlerinde bir kez namaz kılsalar yeter. Hiç kılmasalar ne yazar, dua ederler olur biter. Zira bu hususta Kuranda getirilen bir hüküm yoktur.

     Bu sefihlerin bu  hususta ulemadan seleflerinin olmadığını ilimle meşgul olan herkes bilir. Zaten onların ulemadan seleflerinin olması ya da olmaması onlarca mühim değil. EN MÜHİM SELEF VE YARDIMCILARI MÜSTEŞRİKLER VE DİNİ TAHRİP ETMEYE ÇALIŞAN İSLAM DÜŞMANLARI VAR.

     Hiçbir islam aliminin keşfedemediğini keşfeden, anlayamadığını anlayan bu densizlerin hayatlarına bir bakınız, göreceksiniz ki sahip çıktıklarını söyledikleri Kuran’dan pek az iz var hayatlarında. Çamura batan merkep misali çabaladıkça, çıkmak istedikçe batan bu adamlar, doğruyu, ehlullaha dil uzatmakta gördükçe daha da batacaklardır. Çıkış gayretleri merkepçe olduğundan tabii.(H. Avni Kansızoğlu)

     Yine aynı kitaptan bir alıntı ile konuyu bitirelim: Sözü fazla uzatmadan “Hadis üçüncü asırda yazılmıştır...şüphelidir” “Haberi vahiddir güven vermez, amel edilmez” diyenlere dostça şu tavsiyeyi yaparız: “Bunu ne sen söylemiş ol, ne biz duymuş olalım. İNSANLIK TARİHİ, DÜNYANIN NİZAMI, MUHABERAT SİSTEMLERİ hep haberi vahid sistemine dayanır, üstelik diğerleri, islamın hadis ananesinde olduğu gibi kontrollü ve tahkikli de değil. İSLAMINKİNİ REDDETTİN Mİ ÖBÜRLERİNİ HAYDA HAYDA REDDETMEN, BAŞTA BABAN HER ŞEYDEN ŞÜPHE ETMEN GEREKİR.” (İbrahim Canan)

El Hülasa’da vârid olmuştur ki, bir kimse hadisi red ederse, bizim fıkıh bilginlerimiz onun tekfir edilmesini söylemişlerdir. Müteahhirin uleması ise şöyle diyor: Eğer o hadisi şerif mütevatir ise onu inkar eden kafir olur. Şarih, bu sahih ve doğru olandır diyor. Ancak mütevatir olmayan, ahad olan hadislerin haber verdikleri hususları küçümseyerek red eden kimse hariç. Yani hakir görüp küçümseyerek red ederse kafir olur. (Fıkhı Ekber)

 

    

 

 

 

 

 

MEVZU HADİSLER

--"Hiç ölmeyeceğini sanan bir insanın iş yapmasıyla çalış, çabala, iş yap; yarın öleceğinden korkan bir insanın korkusuyla müteyakkız bulun, korku üzere bulun!" sözünün hadis olmadığı söyleniyor; bizi bu konuda aydınlatırsanız memnun oluruz.

--Beyhakî bu sözü Hazret-i Ömer RA'den rivayet etmiştir. Hazret-i Ömer de Peygamber Efendimiz'in sahabesindendir. Onun kendi sözü de olsa, bizim için kıymet ifade eder. Çünkü, sahabenin sözüdür; ona eser diye tabir ediliyor, o da bir kıymetli malzemedir bizim için... Ama sahabenin bazan Peygamber Efendimiz'den duyduğu şeyi nakletmesi vardır. Yâni kendiliğinden söylemez onu, Efendimiz'den duyduğu bir şeye göre söyler.

Bu mânâyı ifade eden ve hadis olan rivayetler de vardır. Bu Hazret-i Ömer'in sözüdür amma, Peygamber Efendimiz'in sözü olarak da bu mânâda rivayetler vardır. Mânâ olarak çok güzeldir, doğrudur. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışacak, yarın ölecekmiş gibi de uyanık olacak, takvâ ehli olacak!..(Esad Coşan-Güncel Meseleler)

Altı hadis kitabında bulunmayan ve fer’i hükümler hakkında varid olduğu ileri sürülen “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” veya “Ümmetimin alimlerinin ihtilafı rahmettir” vs mealindeki sözlerin hadis olduğu kabul edilirse, müctehidler arasındaki ihtilafın zararlı olduğu söylenemez. (M. Nazif Şahinoğlu-Soruşturma 3)

     İbnul Kayyım, aşağıdaki özellikleri taşıyan hadislerin mevzu olacağını bildirmiştir. 1. Rasulullah sav’in söylemesi mümkün olmayan mantıksız ifadeler taşıması. “kim La ilahe illallah derse Allah bu kelimeden 70 bin dili olan bir kuş yaratır..” şeklindeki rivayet gibi. 2. Rivayetin tecrübe ve müşahedeye aykırılığı. “Patlıcan ne için yenirse ona fayda verir gibi. 3. İfadelerin çirkin veya gülünç olması “Pirinç insan olsaydı halim selim bir kişi olurdu. Onu yiyen aç ise doyar” gibi. 4. Sârih sünnete aykırılığı. İsmi Ahmed veya muhammed olanları medheden hadisler gibi. 5. Resulullah sav’in pek çok kişi tarafından duyulacak şekilde yaptığı konuşmasının bir kişi tarafından nakledilmesi. Şiilerin peygamberimizin veda haccı dönüşü Gadiri hum denilen hz. Ali’yi halife tayin ettiğini bildirmesi gibi. 6. Hadisin bizatihi bâtıl olması. “Allah öfkelenince vahyi Farsça gönderir” gibi. 7. Bir peygamber kelamına benzememesi. 8. Tabiplerin veya mutasavvıfların ifade tarzlarına benzemesi. “Balık yeme vücudu zayıflatır” gibi. 9. Kuranın sarih hükümlerine aykırı olması. 10. Hadisin manasından veya lafzında bozukluk olması. (Hadis Araştırmaları-Selahaddin Polat)

Mevzu olduğunu bildiğini veya kuvvetle zannettiği halde uydurma bir hadisi rivayet etmek haramdır. Binaanaleyh böyle bir hadisi, uydurma olduğunu bildirmeden rivayet eden, Peygamber sav’in bu husustaki tehdidine dahildir. Yani o da Resulullah sav üzerinden yalan uyduran yalancılardan biri olur.(Müslim şerhi)

     Ehli sünnet içerisinde eserlerinde mevzu hadislere en çok yer verenler tasavvuf ehlidir. Aralarında muhaddislerin takip ettikleri yolu beğenmeyen ve rüya ile keşf yolunu tercih edenler az değildir. Hatta mevzu hadisleri caiz görenler bile vardır. Mutasavvıf ve müfessir İsmail Hakkı Bursevi, müfessirlerden Zemahşeri, Kadi Beydavi ve Ebussuûd’un sure sonlarında o sürenin fazileti ile ilgili naklettikleri mevzu hadisler konusunda şöyle demektedir: “Bu hadisler hakkında alimler çok şey söylemektedirler. Kimi onları kabul etmekte kimi İmam Sağani vb’nin mevzu olduğu iddialarına dayanarak onları reddetmişlerdir. Bu fakir kula görünen o ki; bu hadisler ya sahihtir, ya zayıftır veya uydurmadır. Eğer sahih iseler haklarında söylenecek birşey yok demektir. Eğer senedleri zayıf ise, muhaddisler sadece tergib ve terhib (iyi amelleri işlemeyi teşvik ve kötülerinden sakındırma) konusunda onlarla amel edilebileceğine dair ittifak etmişlerdir. Eğer uydurma iseler, Hakim ve başkaları şöyle bir olay zikrederler. Zahidlerden biri, Kuranı Kerim ve surelerin faziletine dair hadis uydurmaya koyulmuş. Bunun niçin yapıyorsun denildiğinde de şöyle demiştir: Baktım ki insanlar Kuran’dan uzaklaşıyorlar, onları Kuran’a teşvik etmek istedir. Kendisine, ama Peygamber sav “kim benim ağzımdan bilerek yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” buyurmuştur, dediklerinde şu karşılığı vermiştir: Ama ben O’nun aleyhinde değil, lehinde yalan uydurdum.” Nitekim Tergib ve Terhib’in şerhi Fethül Kâib’te de öyle deniliyor. Zahid kişi bu sözleriyle şunu kastediyor: Peygamberin aleyhine yalan uydurmak, islamın temellerinin yıkılışına, şeriat ve hükümlerin ifsadına götürür. Halbuki lehine yalan söylemek böyle değildir. Lehine yalan söylemek, şeriatına tabi olmayı ve izinden gitmeyi teşviktir. Nitekim İzzuddin b. Abdisselam şöyle demektedir: “Söylenen sözler maksatlara ulaşmak için birer araçtırlar. İyi maksada hem doğru sözle hem yalan sözle ulaşmak mümkün ise yalan söylemek haramdır. Ama yalan sözle ona ulaşılacaksa, yalan söylemek caizdir. Ayrıca varılmak istenen maksad mubah ise, yalan söylemek mubah, varılmak istenen maksad vacip ise, bu takdirde yalan söylemek vacip olur.” (İsmail Hakkı Bursevi-Ruhul Beyan) Müfessirimiz bu sonuca vardıktan sonra ravilerin masum olmadıklarını, insanın unutma ve yanılma ile malûl olduğunu, bu sebeple muhaddislerin sahih dedikleri birçok hadisin haddi zatında sahih olmadıklarını, İbni Arabi gibi büyük velilerin keşf yoluyla hadislerin değerini tespit ettiklerini anlatır. (Ruhul Beyan) Bu şeyh; sanki Muhammed sav’e minnet edercesine, Uydurduğum hadislerle eksikliklerini tamamlamak ve açık kalmış yönlerini doldurmak için senin lehine yalan uyduruyorum, diyor. İmam Abdisselam’ın sözleri savaş, müslümanları barıştırma ve zalim biri tarafından kovalanan suçsuz birini kurtarma gibi konularla ilgilidir. Kaldı ki Abdisselam’ın sözleri bu iddiayı reddetmektedir. Çünkü O, hem doğru hem de yalan sözle ulaşılması mümkün olan iyi bir maksada ulaşmak için yalan söylemek haramdır, diyor. Diyoruz ki, uydurma hadislerin teşvik ettikleri iyi davranışların tamamına ve bu tür hadislerin sakındırmak istediği kötülüklerin hepsine sahih ve hasen hadislerle ulaşmak mümkündür. Sahih ve hasen hadislerin bu konuda yeterli olduklarında şüphe yoktur. O halde tergib ve terhip için de yalan söylemek kesinlikle haramdır ve büyük günahların en büyüklerindendir. (Yusuf el-Kardavi’den) (Asrı Saadette İslam-1)

     İbnül Mubarek, Ubeyy b. Ka’b’ın “Kim şu sureyi okursa ona, şu kadar (sevap) vardır” gibi hadisler hakkında “Bunları zındıkların uydurduklarını zannediyorum” demiştir. İşte, hadisçilerin, (rivayet ettikleri için) sövülüp kötülendikleri “atın terlemesi”, “göğüs kılları”, “altın kafes”, “meleklerin ziyareti” hadisleri de uydurmadır. Bunların sahih isnadları yoktur. Zındıkların rivayet ettiklerinden şüphe etmiyoruz. (Hadis Müdafaası-İbni Kuteybe)

“Benim söylediklerimi Kur’an-ı Kerimle karşılaştırınız. Kuranı Kerime uygun düşenleri ben söylemişimdir. Uygun düşmeyenleri ise ben söylememişimdir” İmam Şafii, bu hadis hakkında diyor ki: “Böyle bir sözü hiç kimse rivayet etmemiştir. Küçük veya büyük olsun böyle bir hüküm hadis olarak sâbit değildir. Bunu güvenilir ve adil hiç kimse rivayet etmemiştir. Meçhûl bir kimseden gelen munkatı ve uydurma bir haberdir.(er-Risale)

     “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz”  “Bir kısım hadisçilerin, Allah Resulünden, Tebük savaşı dönüşünde, “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” sözünü naklettiklerini bilmekteyiz. Ama hadis diye rivayet edilen bu sözün aslı esası yoktur. Marifet ehli alimlerden hiç kimse böyle bir hadis nakletmemiştir. Kuşkusuz kafirlerle savaşmak en büyük cihaddır ve mü’minleri en üst dereceye çıkaran bir ibadettir. Belki de ondan üstün hiçbir ibadet yoktur (İbni Teymiyye-Fark)

     “Vatan sevgisi imandandır” İfadesi hadis değildir.  “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” İfadesi içinde ehli ilim hadis olmadığını söylemişlerdir. Sahih, zayıf veya mevzu bir senedle dahi herhangi bir yerde kaydedilmemiştir. Bu konuda İmam Suyuti, Camiüs Sağir’de, diyor ki: “Belki bazı hadis hafızlarının kitaplarına tahriç edilmiştir de bize kadar ulaşmamıştır” İbni Hazm ise bu sözün bâtıl ve uydurma olduğunu söylemektedir. (Ziya Eryılmaz-İslamda Meseleler ve Çözümler-2)

     Bu hadis sahih değildir, batıl olup aslı yoktur. Subki “Bu hadisin ne mevkuf, ne merfu, ne zayıf, ne de bir uydurma senedini bulamadım” ben diyorum ki, bu hadis “Ashabımın ihtilafı sizin için rahmetttir.” “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz” sözleri ile de rivayet edilmiştir. her ikisi de sahih değildir. Birincisi son derece zayıf, ikincisi ise uydurmadır. “Kim imamın arkasında okursa ağzına ateş doldurulur.” Hadisi uydurmadır. (Hadislerle Peygamberimizin Namaz Kılma Şekli-Elbani)

    

 “Zamanın imamını tanımadan ölen cahiliye ölümüne benzer bir ölümle ölmüştür” sözü de sahih bir senedle Allah Resulünden bize gelmemiştir. Ehli bidat olan Şia’dan bizlerin bazı kitaplarına geçmiştir. (Ziya Eryılmaz-İslamda Meseleler ve Çözümler-2)

     “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır” (Fethül Kebir) hadisi uydurmadır. Aliyyü’l Kari bu hadise uydurma diyenleri Mevzuât adlı kitabında yazmıştır (Fıkhi Ekber İzahı-Sabit Ünal)

     “Kadınlarla istişare edin, fakat dediklerinin tersini yapın. Çünkü kadınlara itaat etmek pişmanlıktır” Bu söz hadis değildir. (İslamda Evlilik ve Mahremleri kitabında hadis diye geçiyor!)(İslamda Meseleler ve Çözümleri-1)

     “Hiç ölmeyeceksin gibi dünya için, yarın öleceksin gibi de ahiret için çalış!” diye bir hadisi şerif yoktur!.. Bu söz müslümanların cihad ruhunu öldürmekten başka hiçbir gaye taşımamaktadır. (İ.Süreyya Sırma-Halifeler Dönemi) Peygamber sav böyle bir şey  söylememiştir (Hz. Osman kitabında- Adil Akkoyunlu)

     “Ne arzım, ne semam Ben’i ihata edemedi. Ancak takva sahibi, tertemiz ve vera’ sahibi mü’min kulumun kalbi beni ihata etti” Aclûni, Keşful Hafa’da “Kalp Allah’ın evidir” Zerkeşi, Sahavi ve İmam Suyuti bu hadisin aslı yoktur diyorlar. Dürer de ise Zerkeşi’ye tabi olunarak bu hadisin aslının olmadığı beyan edilir. İbni Teymiyye, mevzudur,der. Bu hadis İhya’da değişik lafızlarla geçmektedir. İmam Ahmed’in Zühd adlı eserinde, İsrailiyyattan olduğuna işaretler vardır. Aliyyül Kari bu hadisin, kişiyi hulûl fikrine götürdüğünü ve mevzu olduğunu ifade ediyor(Tasavvufi Yorumlarıyla 40 Hadis-Sadreddin Konevi)

     “Her kim Lâ ilâhe illallah derse Allah onun her kelimesinden bir kuş halk eder ki gagası altından, tüyleri mercandan olur...” şeklinde rivayet edilen hadis uydurmadır. (Müslim Şerhi)

     “Reyine dayanarak Kuran hakkında konuşan, isabet etmiş olsa da hata etmiştir.” (Tirmizi, Ebu Davud) Rey’i söz konusu eden hadis rivayet senedi açısından sağlıklı bir rivayet değildir. (Zerkeşi, İbni Teymiyye, suyûti) Nazarı itibara alınsa bile bundan hiçbir delile dayanmaksızın ileri sürülen keyfi davranışlar kastedilmektedir. (Zerkeşi, İbni Teymiyye, Suyuti) (Asrı Saadette İslam-1)

     Hatıb el-Bağdadi kabul edilmeyecek rivayetleri sayarken: “Haberin; Kuran nasslarına, mütevatir sünnete aykırı olması veya ümmetin reddine ittifak etmiş olmalarıdır” demektedir. İbni Kuteybe (889) ..Gerçek şu ki insanlar pek çok muttasıl hadis rivayet etmişler fakat onunla amel etmeyi terketmişlerdir: 1. Rasulullah sav Medine’de öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını korku hali olmadığı halde cemetmişlerdir. (Hanbel) 2. Rasulullah sav zamanında adamın birisi, azadlı kölesinden başka varis bırakmadan ölmüş Hz. Peygamber adamın mirasını köleye vermiştir. (Ebu Davud, Hanbel) 3. Bera naklediyor “Hz. Peygamber sabah ve akşam namazlarında kunut okurdu.” (Tirmizi) Bu hadise rağmen fukaha akşam namazında kunut okunmayacağında ittifak etmişlerdir. 4. “Rasulullah sav abdest aldı, sarığına mesh etti ve sabah namazını kıldı.” (Ebu Davud, tirmizi) Bu hadis üç farklı senedle zikredilmiştir.  Halbuki alimler sarık üzerine meshi kabul etmezler. 5. “Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz.” (Hanbel) hadisine rağmen alimler kölesini öldürene kısas tatbik edilmeyeceğinde ittifak halindedirler. Hattabi (998) “Müslüman olduktan sonra, iyi bir müslüman olarak yaşayanın islamdan önceki yaptıklarından sorulmaz. Fakat iyi bir müslüman olmazsa islam önceki halinden de sorulur.” (Buhari, Müslim) hadisini islamın eski günahları yok ettiğine dair icmaa aykırı görür. Bu hadis aynı zamanda  “De ki kafirler küfürlerine son verirlerse geçmiş günahları affedilir.” (Enfal: 38) ayetine de aykırıdır. Hakim (1014) de Müstedrek’inde kabrin üzerine türbe yapılması, kireçle sıvanması ve taş dikilmesini yasaklayan hadislerle ümmetin amel etmediğini belirtir. Münavi de “Ancak veresiye (nesie) de riba cereyan eder.” Hadisinin terkinde icma olduğunu belirtir...akla ve dini prensiplere aykırı hadisler: “Allah atı yarattı. Onu koşturup terletti, sonra da onun terinden kendini yarattı.” Şeklindeki rivayeti İbnül Cevzi (1200) şöyle tenkid ediyor: Biz muhaddislerin adetine uyarak bu hadisi kimin uydurduğunu öğrenmek için ravilerini tespit ettik. Yoksa böyle bir hadisin ravilerini rivayet etmeye ne gerek var. Çünkü muhaldir. Sika raviler, devenin iğne deliğinden bile geçtiğini haber verseler, sikalıklarının ne ehemmiyeti kalır. Sen bir hadisi akla ve din prensiplerine aykırı bulursan anla ki o hadis uydurmadır. (Tedrib) Şatibi de konuyla ilgili olarak reddedilen hadislere örnekler verir. Hz. Aişe ve İbni Abbas’ın Ebu Hureyre’den rivayet ettiği sabahleyin uyanınca elleri su bulunan kabın içine sokmadan önce yıkamayı emreden rivayeti dinin kolaylık prensibine aykırı bulduklarından kabul etmemişlerdir. Yine Hz. Aişe uğursuzluğun üç şeyde olduğunu belirten rivayeti “Herşeyin Allah’ın emriyle meydana geldiği, eşyanın bir tesiri olmadığı” şeklindeki genel esaslara aykırı bulduğundan reddetmiştir. İmam Malik Şevvalde altı gün oruç tutmayı emreden hadise (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi) rağmen, seddüz zerai prensibinden hareketle bu orucun tutulmamasını uygun görmüştür. (Muvafakat) kütübü Sitte de yer alan bir hadise göre, Ureyne’den gelen bir heyet Medine’de hastalanmışlardı. Hazreti Peygamber onları tedavi olmaları için, devlete ait develerin bulunduğu yere gönderdi. Temiz havada kalacaklar, develerin sütünden içecekler ve böylece sağlıklarına kavuşacaklardı. Bunlar iyileşince nankörlük ettiler. Develerin çobanını öldürdüler, develeri de gasp edip kaçtılar. Rasulullah sav bunları yakalattı, ellerini ve ayaklarını kestirip ölünceye kadar güneş altında bırakmak suretiyle cezalandırdı. (Buhari, Müslim, Tirmizi) Halbuki müsle yapmak ve böyle bir işkenceyle insanları öldürmek yasaktır. Rasulullah as’ın böyle bir ceza vermesi imkansız görülmüştür. Ali bin Hüseyin bu hadisi inkar etmektedir. (Zuhayli) Ebu Zehra’da her ne kadar Kütübü  Sitte de geçse de bu hadisin haberi ahad olduğunu ve İslamın genel esaslarıyla çelişen ahad haberlerin reddedileceğini bildirir. (Maide:33) Bazı alimler bu hadisteki olayın, hudûd hükümleri nazil olmazdan önce, şu ayete göre uygulandığını belirtirler: “Allah’a ve Peygamberine karşı savaşa kalkışanların ve yeryüzünde fesad çıkaranların cezası öldürülmeleri, asılmaları, yahut sağ elleriyle sol ayaklarının çaprazvari kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir.” Bu ayet daha sonra nesh edilmiştir derler. (Zuhayli) Aşura günü oruç tutana 70 yıl ibadet sevabı verileceği, onbin meleğin ve yedibin semanın içindekilerin sevabı kadar sevab yazılacağını ifade eden hadis (Mizan, Mevzuat) ile “yatsı namazını terkeden kişiye Allahu Teala’nın “Ben senin Rabbin değilim kendine benden başka ilah ara” (Lisan) hadisi aşırı sevap ya da günah ifade eden hadislere örnek olarak verilebilir. Araplara sövenler müşriklerin tâ kendileridir (Mizan) bıyığını kesene (yani kısaltana) her kılına mukabil cennette bir şehir verilir. Her şehirde bir saray vardır (Mizan) gibi hadisler de aynı sebepten merduttur. “Devlet başkanları Kureyştendir” (Hanbel) hadisi de dini esaslara aykırı görülen hadislerdendir... İbni Abbas, Ebu Hureyre’nin ateşte pişmiş yiyecek yiyenin abdest alması gerektiğine dair hadisini “sıcak suyla abdest almıyor muyuz? Diyerek tenkid ederken kıyasa aykırılığını vurgulamak istemiştir. (Âmidi, Serahsi) kişi konuşurken aksırsa bu onun doğru söylediğini gösterir” şeklindeki hadiste müşahedeye aykırı hadislerdendir. Tarihi gerçeklere  aykırı hadisler: Hz. Peygamberden şöyle bir hadis nakledilir Gözümdeki hastalıktan (ramed) Cibril’e şikayetlendim. Mushafa bakmamı tavsiye etti.” İbnül Cevzi bu hadisi “Hz. Peygamber devrinde mushaf var mıydı ki baksın?” diye tenkid etmektedir. (Târzı) başka bir rivayete göre Hz. Aişe, peygamberimize, niçin sık sık Hz. Fatıma’nın boynunu öptüğünü sormuş “Miraçta Cibril bana çok hoş kokulu bir cennet meyvesi ikram etti. Onu yedim. Hatice, Fatıma’ya o esnada hamile kaldı. İşte o meyvenin kokusunu özledikçe Fatıma’nın boynunu öpüyorum” demiştir. Bu hadis tarihi gerçeklere şu yönlerden aykırıdır. Hz. Fatıma peygamberliğin gelmesinden 5 yıl önce doğmuş, mirac ise hicretten bir yıl önce vukû bulmuştur. Öte yandan miraç esnasında Hz. Hatice vefat etmişti. Bu habere göre Hz. Fatımanın peygamberimizin vefatında on veya onbir yaşında olması gerekir. Halbuki peygamberimizin irtihalinde onun daha yaşlı olduğu bilinmektedir. (Mizan) çok kişinin bilmesi gerekenleri tek kişinin bilmesi: Hatıb el-Bağdadi, bir haberin doğru olmadığını gösteren ölçüleri sıralarken şöyle der: “Bir ülke ahalisinin devlet reisine toptan isyanı, hacıların muhasara edilip Kabeye sokulmamaları gibi büyük ve önemli bir olayı (bir kişiden başka) nakleden yoksa, bu habere güvenilmez. Çünkü böyle haberlerin yaygınlaşması adettir..Zerkeşinin de benzer ifadeleri mevcuttur. (Tedrib) Hanefiler bu gerekçe ile aşağıdaki rivayetleri kabul etmemişlerdir: 1. Hava kapalı olmadığı halde Ramazan hilalinin şehirden bir kişinin görmesinin kafi geleceği. 2. Erkeklik organına dokunmanın abdesti bozacağı 3. Ateşte pişmiş yiyecek yemenin abdesti bozacağı 4. Besmeleyi namazda yüksek sesle okumak gerektiği 5. Rukua giderken ve rükudan kalkarken elleri kaldırmak gerektiği 6. Sabahleyin kalkarken ellerin su kabının içine sukulmayacağı 7. Hz. Ali’nin peygamberimiz tarafından sahabenin huzurunda halife tayin edildiği (Serahsi, Âmidi, Mevzuat) Bu haberleri reddeden Hanefilerin, diğer taraftan vitir namazı, gusülde ağzı ve burnu yıkamanın farz olduğu gibi umumu belvâ konularında ahad haberleri kabul ederek çelişkiye düştükleri şeklinde itiraz edilmiştir. Buna karşın Hanefiler bizim kabul ettiğimiz haberler meşhur olarak bize ulaşmıştır şeklinde cevap vermişlerdir. (Serahsi) Aliyyül Kari bu ölçüyü esas alarak sadece Esma bintü Umeys tarafından rivayet edilen ve güneşin, Hz. Ali geçirmiş olduğu ikindi namazını kılıncaya kadar batmadığını, bunu da herkesin gördüğü şeklindeki rivayeti kabul etmez ve uydurma olduğunu belirtir. (Mevzuat)....Hz. aişe “Velisinin izni olmadan nikahlanan kadının nikahı batıldır” hadisini rivayet ettikten sonra bir tarihte, kardeşi Abdurrahman’ın kızını, babası Şam’da iken onun izni olmadan evlendirmiştir. Mücahid’in rivayetine göre İbni Ömer rükudan inip kalkarken ellerin kaldırılması gereken hadisi rivayet ettikten sonraki tarihlerde, bu hadise aykırı davranmıştır. Mücahid onunla iki sene beraber namaz kıldığı halde ellerini kaldırdığını görmediğini söylemektedir. Bu yüzden hanefiler bu hadisle amel etmezler. (Ravinin rivayetine aykırı davranmasından dolayı) (Hadis Araştırmaları-Selahaddin Polat)

Sebzelerde zekat yoktur.” (Tirmizi der ki; Bu hadisin isnadı sahih değildir. Hatta bu babda Nebi sav’den gelen hiçbir haber yoktur. “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, hidayete ulaşırsınız” (Sehavi, Acluni uydurma haberlerden) “Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir.” (İmam Ahmed rivayet etmiştir. Heysemi ise ricalini güvenilir gördüğünü söylemiştir.) “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” (Iraki, Acluni) Kitapta bu üç hadis uydurma haberler olarak sıralanıyor. Daha sonra da yazarımız bir vaizden dinlediği ve zayıf, münker veya uydurma diye nitelediği hadisleri ise şöyle sıralıyor. “Allah’ın ilk yarattığı şey, Nebi as’ın nurudur.” (Keşful Hafa) “Allah Hz. Peygamber için anne ve babasına hayat verdi ve O’nun eliyle müslüman oldular” (İbnül Cevzi-Mevzuat) “Kim Muhammed ismiyle isimlenirse ona şefaat vacip olur.” (Cevzi, Suyuti-Lealiu’l Masua) Ve Nebi as’ın doğumunda meydana gelen olağanüstü olayları anlatan hadisler (İbn Sa’d, Taberi) “Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının nebileri gibidirler.” (Sehavi, Acluni) (Sünneti Anlamada Yöntem-Yusuf el-Kardavi)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAKAL BIRAKMAK

Hanefi, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre erkeklerin sakal bırakmaları vaciptir. Peygamber sav şöyle buyurur: “On haslet fıtrattandır. Bıyığı kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak...” Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakınız” Bu mezhep kurucuları hadisteki emir vücup içindir, diyerek sakal kesmenin haram olduğuna hükmetmişlerdir. (Mezahibil Erbaa) Bırakmazsa üç mezhebe göre günahkar olsa da Şafii mezhebine göre günahkar olmaz. (Fetvalar-2) Allame İbni Hümam “Kadınlaşan erkeklerin ve bazı mağriblilerin yaptığı gibi, sakalın bir kabzadan az bırakılmasını hiçbir alim mübah görmemiştir. Sakalı tamamen kazımak ise Hindli yahudilerin ve İranlı mecusilerin adetidir.. ehli sünnetin bütün müctehid imamları sakalın mütevatir bir sünnet olduğunda ve tamamen kazımanın haramlığında ittifak etmişlerdir” (Fıkhi Meseleler-2)

     “Bıyıkları kesin, sakalları salın. Mecusilere muhalefet edin.” (Müslim) Taberi “İnsanlardan öyleleri vardır ki hadisin zahirine bakarak sakalının kıllarını kendi hâline bırakır da sakal uzunluğuna ve genişliğine çirkinleşir” dersen buna şöyle cevap verilmiştir. Bu haber hususunda Rasulullah sav’den hüccet sabit olmuştur ki; sakalın fazla uzatılması memnu’ kısaltılması vaciptir. Yalnız bunun miktarı hususunda selefin uleması ihtilaf etmiştir. Bazılarına göre; kısaltılması icap eden sakalın haddi uzunluğuna bir tutamdan fazla olmak, genişliğine de etrafa dağılarak çirkin bir manzara arz etmesidir. Bu kavil Ömer ra’den rivayet olunmuştur. Hz. Ömer böyle birinin sakalından çekmiş sonra bir adama emir vererek bir tutamdan fazlasını kestirmiş sonra adama sizden bazınız kendini yırtıcı hayvanlardan bir hayvan gibi başıboş bırakıyor” demiş. Ebu Hureyre ve İbni Ömer’in de bir tutamdan fazlasını kestiği rivayet olunur. Ulemadan bazıları sakalın uzunluğu ve genişliği çirkin bir şekil almayacak derecede kısaltılmasına kaildirler. Bittabi bunun o memleketin adetine muhalif olmaması yani haddinden fazla kesilmemesi gerekir. Âta: “Sakal uzadığı zaman onu eninden ve boyundan bir parça almakta bir beis yoktur. Çünkü hâli üzere bırakmakta kendini başkalarının alay ve istihzasına maruz bırakmak vardır” demiş. Bu bâbda Amr b. Harun’un Üsâme İbni Zeyd tarikiyle Peygamber sav rivayet ettiği bir hadisle istidlâl etmiştir. Mezkur hadiste “Peygamber sav “Sakalının eninden ve boyundan bir parça alırdı” denilmektedir. Hadisi Tirmizi tahriç etmiş ve “bu hadis gariptir” demiştir. Nevevi: Ulema sakalda makbul olmayan ve her biri diğerinden daha çirkin olan on haslet bulunduğunu söylerler. Bunlardan bazıları şöyledir: 4- Sakalı yolmak yahut tıraş etmek. 7- Sakalda ziyade ve noksan yapmaktır” fıtrattan olan on haslet hadisinin muhtelif rivayetlerinde sakalın uzatılmasıyla ilgili beş ayrı kelime kullanılmıştır ki hepsi sakalı kendi haline bırakır manasına gelirler. Hadisin zahiri buna işaret ettiği gibi ulemadan birçoklarının kavli de budur. Kâdî İyaz “Sakalın kazıtılması ve yakılması mekruhtur. Ama uzayınca boyundan ve eninden alınması iyi olur. Sakalı fazla kısaltarak kesmekle şöhret bulmak mekruh olduğu gibi büyük sakallı olmakla şöhret bulmakta mekruhtur. Sakalın ne kadar kesileceği ihtilaflıdır. Yalnız dillere düşecek derecede kendi haline bırakılmayıp biraz kesileceğini söylemişlerdir. İmam Malik uzun sakal bırakmayı mekruh görmüştür. Bir takımları sakal kestirmeyi bir tutamla sınırlandırmış fazlasının kesilmesine kâil olmuştur. Bıyıklar hakkında seleften çoğu kökten traş edileceğine kail olmuştur. Nevevi sakalı kendi haline bırakırsa ondan hiçbir şey kesmemeyi bıyığı ise dudakların etrafı açılacak şekilde kesilmesini ihtiyar etmiştir. (Müslim-2)

     hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre, Resulullah sav şöyle buyurmuştur: “On şey fıtrattandır. Bıyığın kırpılması, sakalın bırakılması, dişlerin temizlenmesi, buruna su çekilip temizlenmesi, tırnakların kesilmesi, parmak eklemlerinin yıkanması, koltuk altı kıllarının yolunması, eteklerin tıraş edilmesi, su serpmek (yani necasetten su ile temizlenmek) (Ebu Davud) Ravilerden Zekeriya diyor ki: Musab şöyle dedi: “Onuncuyu unuttum, ancak bu mazmaza olabilir (Müslim, Tirmizi, Nesai, Ahmed) Hadisi şerifteki fıtrat kelimesine ulema iki şekilde mana vermiştir. Ekseri alimler “bu kelime ile kast edilen sünnettir” demişlerdir. Bu görüş hadisi şerifin vûrüduna (gelişine) daha uygun olduğu için cumhuru ulema tarafından benimsenmiştir. İkinci anlamı ise Allah katında değişmeyen dini esaslardır. Tahavi’nin beyanına göre ise, bıyıkları kesmek iyi ise de kökünden tıraş etmek sünnettir, kırpmaktan yani kısaltmaktan daha iyidir. Bu İmam Azam ve Ebu Yusuf’un görüşüdür. (Ayni) Malikiler  ise bıyıkları kökünden kazımayı uygun görmüşlerdir. Bıyıkları kesmekten maksat üst dudaklarının kırmızısı görününceye kadar, sarkan kısımları kesmektir. İmam Malik “Bıyıklarını kesenlerin tazir edileceklerini bunun bir bidat olduğunu söylemiştir. Sakalları uzatınız emrinin hükmü farzdır. Tevil etmek için bir karine mevcut değildir. Hanefilere göre erkeklere sakal kesmek haramdır. (Dürrül Muhtar) Hidaye şerhi Nihaye’de sakalın bir tutamdan fazlasının kesilmesinin vacip olduğu zikrolunmaktadır. Fethül kadir’de “..Sakalın tamamen kesilmesini ise fukahanın cumhuru ruhsat kabul etmemiştir (İbnül Hümam) Maliki mezhebinde de sakalı kesmek haramdır. Şafii mezhebinden İmam Nevevi ve İmam Rafii, sakalı tıraş etmenin mekruh olduğundan bahsederler. Fakat bazı fukaha İmam Şafinin El-Umm adlı eserinde haram olduğuna dair açık ifadesinin bulunması bu iki alimin verdiği hükme ters düşmektedir, demektedirler. Hanbelilere göre de sakal kesmek haramdır. (Ebu Davud Tercümesi-1)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEMAATLE NAMAZ

     İbni Ömer ra’den “Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buhari) Hanefilere göre cemaate devam sünneti müekkededir. Ebu Hureyre ra’ın rivayetine göre; “Şüphesiz ki münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ile sabah namazlarıdır. Ama onlarda neler olduğunu bilseler emekleyerek bile olsa behemahâl onlara gelirlerdi. Vallahi içimden öyle geçti ki, namazı emredeyim de ikamet getirilsin; sonra bir adama emrediyim de cemaate namazı kıldırsın; sonra yanlarında odun demetleri bulunan bir takım adamları beraberime alarak namaza gelmeyen gûrûha gideyim ve üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım!” (Buhari) Hanbeli mezhebine göre cemaat şarttır. El-Hidaye şerhinde “Umumiyetle ulemamıza göre cemaate devam etmek vaciptir. Ulemamızdan bazıları da sünneti müekkede demişlerdir” deniliyor. El-Müfit’te “Cemaat vaciptir. Ona sünnet denilmesi vücubu sünnetle sabit olduğundandır.” Deniliyor. İmam Serahsi ile diğer bazı ulemaya göre özürsüz camaatı terketmek taziri icabeder. Cemaate gitmeyen kimseye ses çıkarmayan komşuları dahi günahkâr olurlar. Fıkhı tekrar yahut müteala ederken cemaatten kalan kimse mazurdur. Cemaate gitmek farzı kifayedir diyenlerde vardır. Tahâvi, Kerhi ile İmam Şafi’in muhtar olan kavli de budur. (Sahihi Müslim-4)

KUTUPLARDA NAMAZ

     Bazıları namaz vakitlerinin kutuplarda işlemeyeceğini söylerler. Fakat onlar, kutup bölgelerinde bile sabah, akşam, gün ortası ve gece yarısı âlametlerinin, aynen diğer yerlerdeki gibi ortaya çıktığını ve oralarda yaşayanların çalışma, uyuma, dinlenme gibi faaliyetlerini bu belirtilere göre düzenlediklerini unutmaktadırlar. Saat ve zaman bildiren diğer aletler yokken Atlantik çevresinde yaşayanlar zamanı bu işaretlere göre belirliyorlardı. (Tefhim-1;Bakara:187.ayetten)

NAMAZDA HUŞÛ

     Namazda yardım talep etmek şundan dolayıdır: çünkü namazın tam huşû, Ma’bud’a tam bir inkıyâd ve ihlas ile yapılması, kişinin bütün düşünce ve kalbini namaz ile namazda okuduğu ayetlere vermesi, va’adi ve va’idi, tergibi ve terhibi tefekkür etmesi gerekir. İşte namazda her kim bu yolu tutarsa, o namazın dışındaki diğer ibadetlerin zorluğuna katlanma hususunda nefsini terbiye edip hazır hâle getirmemiş demektir. Bunun için Cenabı Hak : “Şüphesiz namaz her türlü çirkinlik ve kötülükten alıkor” (Ankebut:45) buyurmuştur. Bundan ötürüdür ki biz hayırlı kimselerin başına bir musibet geldiğinde namaza sığındıklarını görürüz. Rivayet edildiğine göre peygamber sav güç bir işle karşılaştığın da namaza koşardı. (Tefsiri Kebir-4) Namazın iftitah tekbirinde “Allahu Ekber” demek, isteyen herkesin niyetinde ve gönlünde, Allah’ın kendisini, bedenini, aklî, hissî ve harekete dair kuvvetlerini yaratmasındaki hikmetinin tesirlerini mümkün olduğunca düşünüp hatırlaması gerekir. Sonra da kendi durumundan, Allah’ın bütün insanları, bütün hayvanları, bütün bitki ve maden çeşitlerini ve âlemin her tarafında görülen gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımlar gibi ulvi tesirleri yaratmadaki hikmetinin eserlerini düşünmeye, bunları zihninde toplamaya geçer. Daha sonra da Allah’ın, yerleri, dağları, denizleri ve çölleri yaratmadaki kudretinin tesirlerini düşünmeye ve aklında toparlamaya çalışır. O, böylece, aklının, anlayışının, zikrinin, hatıra ve hayalinin ulaşabileceği en uç noktaya kadar, bu derece ve mertebeleri zihninde ve gönlünde bulundurmaya çalışır. Bu ruhâni ve maddi şeylerin tamamını, zihninden geçirdiği zaman “Allahu Ekber” der. (Tefsiri Kebir-11)

NAMAZIN TERKİ

Hz. Ali ra “Kim namazı terkederse kafirdir” İbni Abbas ra “Kim namazı terkederse kafir olur” İbni Mesud “Namazı terkeden kişinin dini olmaz. Cabir b. Abdullah ra “Kim namazı terkederse kafir olmuştur.” Ebu Derda ra “Namazı olmayanın imanı da olmaz.” Hafız Munziri de bu eleştirileri naklettikten sonra şöyle der: Sahabelerden bir kısmı ve onlardan sonra gelen tabiinler, vakti çıkıncaya kadar bekleyip, namazını kasden kılmayanın kafir olduğunu söylemişlerdir. Bu tabiinler ve sahabeler şunlardır: Ömer b. Hattab, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Abbas, Muaz b. Cebel, Cabir b. Abdullah, Ebu Derda ra. Sahabelerin dışında Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahaveyh, Nehai, Hakem b. Uteybe, Ebu Davud, Ebu Şeybe, Züheyr b. Harb vs (Tergib vet Terhib’den) İmam İbni Teymiyye namaz kılmayan hakkında şunları söylemiştir: Namaz kılmayan bir kimseye selam vermek ve davetine icabet etmek doğru olmaz.” Müslüman bir babanın kızını namaz kılmayan bir kişiyle evlendirmesi caiz değildir. Herhangi bir kuruluş sahibinin namaz kılmayan bir insana iş vermesi de doğru değildir. (Çağdaş Meselelere Fetvalar- Yusuf el-Kardavi)

     Bir kimse kendisine namaz kıl diyene, bekle Ramazan gelsin de kılarız derse kafir olur. Bir kimse, kendisine namaz kıl diyene, bu işi kim sonuna kadar götürebilir veya sen kıldın da ne kazandın, ne kâr elde ettin derse kafir olur. Bir kimse namazı kasden terkederse, kazaya hiç niyet etmez, azabdan korkmazsa kafir olur. Çok namaz kıldım, çok Kuranı Kerim okudum felaketler benim üzerimden kalkmadı diyen kafir olur. (Ehli Sünnet İtikadı-Gümüşhanevi) Hülasa kitabında, namazı ve cemaati terk edenin şehadeti kabul edilmez, denmiştir. Namaz kılmayan bir kadını boşamak en uygun bir davranıştır. Namaz kılmayan kimse, kılıyorum bir şeyim artmıyor, bu iş nefsime çok uzun geliyor diyen kimse kafirdir. Daha zamanı var, daha ben bekarım diyen kimse kafir olur. (Gümüşhanevi)

     İbni teymiyye’den: “Namazı terkedenlerin kafir olduğuna hüküm verilir. Selefin çoğunluğunun ve Maliki, Şafii mezhebine mensub bir gurup ile Ahmed b. Hanbel’in mezhebine mensup bir kesimin görüşü de budur”  (İman ve Tavır- Beşir Eryarsoy)

     Ömer ra.den: “Minber üzerinde” –Namaz kılmayan kimse müslüman değildir.” (Kenz) (Hayatüs Sahabe-3)

     Allah’a imandan sonra namazın ibadetlerin en şereflisi ve en kıymetlisi olduğuna Enam suresinin 93.ayeti dikkat çekmektedir. Baksana, namaz hariç, zahiri ibadetlerden hiçbirisi hakkında "iman ismi kullanılmamıştır. Nitekim Cenabı Hak Allah imanınızı, yani namazınızı, zayi edecek değildir. (Bakara: 143) buyurmuştur. (Tefsiri Kebir-Fahruddin Razi)

     “Her kim şu beş vakit namazı muhafaza ederse, namazı onun için kıyamet günü nur olur, burhan ve necat olur. Her kim de beş vakit namazı muhafaza etmezse, kıyamet günü onun için ne nur olur ne de burhan ve necat olur. Kıyamet günü Karunla, Hamanla, Firavunla ve Übey İbni Halefle beraberdir.” (Müsned, Darimi, İbni Hibban)

     Hanefilere göre tembellik ederek namazı terkeden kişi fasıktır. Böyle bir kişi hapsedilir ve tevbe edip namazını kılıncaya kadar vücudundan kan çıkacak şekilde dövülür. Ya tevbe edip namazını kılar veyahut hapishanede ölür gider. (Dürrül muhtardan) Namazı terkeden kişinin mutlaka cehenneme gideceğinde asla şüphe yoktur. İslam devletinin bulunduğu yerde kelimei şehadet getirerek mümin olduğunu ibraz eden bir kişi namaz kılmak zorundadır. (Devletsiz İslam-Mehmed Göktaş)

     Hz. Câbir (radıyallâhu anh)'in anlattığına göre, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işitmiştir "Kişiyle şirk arasında namazın terki vardır."  Müslim, İman 134, (82); Ebu Dâvud, Sünnet 15, (4678); Tirmizî, İman 9, Metin Müslim'in metnidir.    Tirmizi’nin metni şöyledir: "Küfürle îman arasında namazın terki vardır."

     Tirmizî ve Ebu Dâvud'un bir diğer rivayetinde: "Kulla küfür arasında namazın terki vardır."  Tirmizî, İman 9, Ebu Dâvud, Sünnet 15, İbnu Mâce, Salât 77,

      Abdullah İbnu Şakik merhum anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashâb'ı ameller içerisinde sadece namazın terkinde küfür görürlerdi."  Tirmizî, İman 9,

     Hz. Enes İbnu Malik radıyallahu anh'ın anlattığına göre: "Resulullah aleyhissalatu  vesselam şöyle buyurmuşlardır: "Kulla şirk arasında sadece namazın terki vardır. Onu  terketti mi şirke düşmüş demektir." (İbni Mace)

     Farz olduğunu kabul etmekle beraber, yapılışını ağır, hakir görürse ve terk ederse hükmü hakkında hukukçular farklı görüştedirler. Ebu Hanife’ye göre, her namaz vaktinde dövülür, öldürülmez. Hanbeli’ye göre kafir olur, bu sebeple de öldürülür. Şafi’ye göre, terk ile kafir olmaz, öldürülmez, dayak da atılmaz, mürtedde olmaz. Tevbe etmesi istenir, tevbe eder ve yapacağına söz verirse ceza terk edilir ve kılması emredilir. İnsanların huzurunda kılmaya zorlanmaz. Tevbe etmez, kılacağını da söylemezse o zaman Şafinin bir görüşüne göre terk sebebiyle öldürülür. Bir görüşüne göre de 3 gün sonra öldürülür. Kılıçla öldürüleceği belirtilir. Ebu Abbas b. Süreyc’e göre sopa yerken belki tevbe eder diye sopayla öldürülür. Orucu terk edenler, ramazan boyunca yeme ve içmeden alıkonulur, hapsedilir. Tazir cezası uygulanır. Borcunu ödemeyenlerden imkanı varsa vereceği miktar zorla alınır, özrü varsa hapsedilir. Şayet güç durumda ise imkan buluncaya kadar beklenir. (Ahkamus Sultaniyye-İmam Maverdi)

     Resulullah sav: Rukû’u olmayan dinde hayır yoktur.” (İmam Ahmed, Ebu Davud)

     “Kişi ile küfür arasında namazı terketmek vardır.” (Müslim) Eğer bir kişi namazın farzıyyetine inandığı halde, ancak tembellik veya ihmalkarlıkla namazı terkediyorsa; yine hakim tarafından tevbeye ve namaz kılmaya davet edilir. Bu davete icabet etmezse, öldürülmesi vaciptir. Ancak, öldürüldükten sonra müslüman olarak kabul edilir. (Büyük Şafii İlmihali)

     “Bizimle onlar arasındaki sözleşme namaza dayanır. Kim namazı terkederse kafir olur.” (Tirmizi, Nesai)Kim ikindi namazını terkederse, iyi amelleri siliniverir.” (Buhari, Nesai) Abdullah İbni Mesud diyor ki: “Aramızda namazdan geri kalanların mutlaka münafık olduklarını gördüm. Onun münafıklığı mutlaka ortaya çıktı.” Allah cc: Hiç şüphesiz namaz, kalplerinde Allah korkusu olanlardan başkalarına ağır gelir. Onlar ki, Rablerinin huzuruna varacaklarını hesap eder ve kesinlikle O’na döneceklerini bilirler (Bakara: 45-46) peygamberimiz “Kulun kıyamet günü hesaba çekileceği ilk amel namazdır. Namazı eksiksiz olursa felaha ve başarıya ermiş, eğer bozuk çıkarsa, aldanmış ve hüsrana uğramış olur. Eğer kulun farz namazlarında eksiklik bulunursa yüce Allah “Bakın bakalım, bu kulumun amel defterinde nafile namaz var mı?” buyurur ve farz namazlardaki eksiklikler nafile namazlarla tamamlanır. Arkasından diğer amelleri ile ilkili sorgusu da aynı şekilde yapılır.” (Tirmizi) (İslam-Said Havva)

     Bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: “Taammüden (kasıtlı olarak) bir kimse, bir vakit namazını kazaya bırakırsa, cehennemde seksen bin sene kalacaktır.” (Mektubatı Rabbani 266.mektup)

     “Enbiyadan sonra kötü nesiller ona halef oldular ki onlar namazı zâyi ettiler ve şehevatı nefsiyelerine ittiba ile doğru yoldan çıktılar. Binaaneleyh onlar yakında cehennem ateşine mülaki olurlar.” (Meryem:59) buyurulmuştur. “Gayy” cehennemde sırf şerden ibaret olan bir deredir ki o dereden cehennemin diğer dereleri istiaze ederler ki bu derece şehviyatı nefsiyyelerine tebeiyetle günahı kebair işlemeğe musır olup namazlarını da zayii ve terk edip kılmayanlar muazzep olacaklardır. “Ashabul yemin sorarlar ki “Sizi cehenneme hangi ameliniz soktu?” Onlar biz namaz kılanlardan olmadık. Fukaraya yemek yedirenlerden olmadık ve biz bâtıla dalanlarla bâtıla dalardık ve hatta bize ölüm gelinceye kadar kıyameti yalanlardık dediler.” (Müddessir:40-48) (M. Sami Ramazanoğlu Altınoluk Dergisi 131.sayı)

 TEMİZLİKLE ilgili olarak mahiyetlerini izaha gayret ettiğimiz konular; namaz ibadetini hakkı ile eda edebilmek için konulmuş olan şartlardır. Dolayısıyla hepsi namaz için bir vesiledir. Tevhid akidesine ihlasla teslim olmuş bir kalb; tertemiz bir beden, elbise ve mekan hazırlandıktan sonra, Allahû Teâla (cc)'ya ibadet etmek esastır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Namaz hükmolunmuş kat'i bir farzdır. Terkedilmesine asla ruhsat yoktur. Namazın farziyetini inkâr eden kimse kâfir olur"( Şeyh Nizamüddin ve bir heyet - El Feteva-ı Hindiyye - Beyrut: 1400 C: 1, Sh: 50. ) hükmü kayıtlıdır. Hz. Adem (as)'den itibaren bütün peygamberler, insanlara namazı tebliğ etmişlerdir. Nitekim İbn-i Abidin: "Namazın aslı, her peygamberin şeriatında vardır"() İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar - ist: 1982 C: 2, Sh: 5. ) hükmünü zikreder. Günde beş vakit "Sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'ya kulluk edeceğini" kat'i olarak ilan eden mükellefin; tağuti güçlere karşı cihad etmeyi de, taahhüd etmiş olacağı muhakkaktır. Dolayısıyla tevhid mücadelesinin temel direği: Namaz'dır.  Kur'an-ı Kerim'de: "Sana vahyedilen kitabı oku!.. Namazı da dosdoğru kıl (ve kıldır) Çünkü namaz edebsizliklerden ve fahşa'dan (Şer'i şerife uymayan her türlü kötü fiilden ve amelden) alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük(ibadet)dir. Ne yaparsanız Allah bilir"( El Ankebût Sûresi: 45. ) hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Kesir, bu Ayet-i Kerime'nin tefsirinde İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Mes'ûd ve diğer Sahabe-i Kiram'dan Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Gerçekten namaz insanı her türlü kötülük ve fahşa'dan koruyacağını, hem namaz kılıp, hem de şer'i şerifin izin vermediği işleri yapan kimselerin hakkı ile ibadet etmediklerini" açıkça izah ettiğini kaydediyor.( ) İbn-i Kesir - Tefsirû'l Kur'an'il Azim - Beyrut: 1969 D. Marife Neşri C: 3, Sh: 414. ) Kadı Beyzavi; Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen şu olayı zikrediyor: Resûl-i Ekrem (sav) döneminde, her türlü kötülüğü irtikab eden ensar'dan bir genç, namazını da asla ihmal etmemektedir. Meselenin keyfiyeti Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirilince: "- O gencin asla ihmal etmediği namaz, birgün kendisini münkerden ve fahşa'dan koruyacaktır" buyuruyorlar. Gerçekten aradan fazla bir zaman geçmeden o genç; tevbe ediyor ve salih bir mü'min oluyor.( Mecmuatu't - Tefasir - İst: 1979 Çağrı Yay. C: 5, Sh: 19-20 (Kadı Beyzavi Böl.)  Esasen ihlâsla kılınan namaz; insanı, her türlü münkerden ve fahşa'dan muhafaza eder. Fahşa; şer'i şerife uymayan her türlü kötülüğün ortak ismidir. "Fahişelik" kavramı da buradan gelir.

 İbn-i Abidin, namazın sadece bedenle yapılan bir ibadet olduğunu kaydettikten sonra: "Çünkü bedenî ibadetten maksad; bedeni yormak, kötülüğü emreden nefsi kahr etmektir"( İbn-i Abidin - A.g.e. C: 2, Sh: 14.) hükmünü zikreder. Malûm olduğu üzere Kur'an-ı Kerim'de: "Nefis, muhakkak ki olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir"( Yusuf Sûresi: 53 (Tefsir-i Hazin'de: İnsana sürekli kötülüğü emreden nefsin "Nefs-i Emmare" olduğu kayıtlıdır. Nefsi emmare, hayvanlar da dahil bütün canlılarda bulunur. Dünyevi lezzet ve şehvetlere kapılmış nefis demektir)) hükmü tasrih olunmuştur. Nefsin heva ve heveslerini ortadan kaldırabilmek için; günde beş vakit Allahû Teâla (cc)'nın emrine teslim olmak ve gerçekten ibadet etmek zaruridir.  Kur'an-ı Kerim'de: "Yaratan (Allah), yaratmayan gibi midir? Artık iyice düşünmeyecek misiniz? Allah'ın nimetlerini birer birer saysanız (bu ne mümkün, asla) icmal sûretiyle bile sayamazsınız"( En Nahl Sûresi: 17-18. ) hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Abidin: "Namazın hakiki sebebi, kula peşi peşine verilen nimetlerdir. Çünkü nimeti verene teşekkür etmek, hem şer'an, hem aklen vaciptir"( İbn-i Abidin - Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar - İst: 1982 C: 2, Sh: 15. ) buyurmaktadır. Allahû Teâla (cc)'nın mülkünde, O'nun verdiği rızıklarla hayatlarını devam ettirenler, elbette namaz hususunda titiz olmak zorundadırlar!..  Molla Hüsrev: "Namazın bir kimseye farz olması için; İslâm, akıl ve buluğ şart kılınmıştır. Şayet çocuk on yaşını doldurmuş ise, namazı terkettiği için dövülmesi vacib olur. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Siz çocuklarınız yedi yaşını doldurduğu zaman onlara namazı emredin ve on yaşını doldurdukları zaman, namazı terkettikleri için dövünüz" buyurmuştur. Namazın farz olduğunu inkâr eden kimse kafir olur. Çünkü namazın farziyeti, hiçbir ihtimale yer vermeyen kat'i delillerle sabittir. Şu halde onu inkar edenin hükmü, mürted'in hükmüdür. Nefsine uyduğu veya üşendiği için, namazı kasden terk eden kimse fasıktır. O kimse namaz kılıncaya kadar hapsedilir. Bir kavle göre; cezada mübalağa için, namazı terkeden kimse kan çıkıncaya kadar dövülür"( Molla Hüsrev - Dürerû'l Hükkam fi şerhi Gureri'l Ahkam - İst: 1307 C: 1, Sh: 50.) hükmünü zikretmektedir. Beş vakit namazı terkeden kimse İmam-ı Ahmed (rha)'e göre "Küfren" İmam-ı Malik (rha) ve İmam-ı Şafii (rha)'ye göre "Hadden" öldürülür.( Doç. Dr. Numan Abdürrezzak Semarrai - İslâm Fıkhında Mürted'in Tabi olduğu hükümler - İst: 1970 Sönmez Yay. Sh: 145-149, İbn-i Abidin - A.g.e. C: 2, Sh: 9. )  Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc) muhakkak ki; müslüman olan her erkeğe ve kadına günde beş vakit namazı farz kılmıştır"( Şeyh Muhammed İbn-i Süleyman - Mecmuaü'l Enhur (Şerhû Damad) Beyrut: D. İhya Neşri C: 1, Sh: 68. ) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla beş vakit namaz; kitap, sünnet ve Sahabe-i Kiram'ın icmaı ile sabittir. (Emanet Ehliyet Yusuf Kerimoğlu)

İbni Ömer ra’den “İkindi namazını geçiren sanki ailesini ve malını kaybetmiştir.(Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai) Hattabi şöyle der: İkindi namazını geçiren ailesini ve malını eksilten ve böylece ailesiz ve malsız kalan kimse gibidir. Dolayısıyla bir kimse ailesinin ve malının elinden kaçmasının nasıl istemezse ikindiyi kaçırmaktan da öylece sakınılmalıdır” demişlerdir... Ubade b. Samit ra’den “Beş vakit namazı Allah farz kıldı. Her kim, bu namazların abdestini (farzlarına riayetle) tam alır, onları vaktinde kılar, rüku ve huşularını eksiksiz yaparsa, onu bağışlayacağına dair Allah’ın vâdi vardır. Her kim de bunu yapmazsa, Allah’ın ona bir vâ’di yoktur. Dilerse bağışlar, dilerse azap eder.” (Ebu Davud, Nesai, İbni Mace, Darimi, İmam Malik, Ahmed) namaz vakitlerini muhafazadan maksad, ya sünnetlerini, menduplarını, hudû ve huşûunu ifâ ya da namazı müstehap vaktinde eda etmektir. Ayrıca Maun suresinde namazlarını tehir edenler, vaktinde eda etmeyenler için de “yazıklar olsun” denmesi, namaz vakitlerinin riayet edilmesi gereken şartlardan olduğunu açıkça beyan etmektedir. Allah’ın bağışlamayı vâdettiği günahlar küçük günahlardır. Bağışlanmaktan murad ya onları amel defterlerinden silmek veya meleklerin gözlerinden gizlemektir. Büyük günahlar ehli sünnet inancına göre, ancak tevbe veya Allah’ın affı ile bağışlanabilirler. Fakat hadisteki ifadenin büyük günahların bağışlanmasına ilişkin olduğunu söyleyenler de vardır. (Ebu Davud Tercümesi-2)

 

 

NAMAZLA İLGİLİ HADİSLER

Sebretü' bnu Ma'bed (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yedi yaşına geldi mi çocuğa namazı emredin, on yaşına geldi mi kılmadığı takdirde dövün."

Ebu Dâvud, Salât 26, (494); Tirmizî, Salât 299, (407).

Tirmizî'nin rivayetinde "Çocuğa namazı yedi yaşında öğretin, kılmadığı takdirde on yaşında dövün" şeklindedir.

Tirmizî ve Ebu Dâvud'un bir diğer rivayetinde: "Kulla küfür arasında namazın terki vardır."

Tirmizî, İman 9, (2622); Ebu Dâvud, Sünnet 15, (4678); İbnu Mâce, Salât 77, (1078).

- Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Benimle onlar (münafıklar) arasındaki ahid (antlaşma) namazdır. Kim onu terkederse küfre düşer."

Tirmizî, İman 9, (2623); Nesâî, Salât 8, (1, 231, 232); İbnu Mâce, Salât 77, (1079).

Abdullah İbnu Şakik merhum anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashâb'ı ameller içerisinde sadece namazın terkinde küfür görürlerdi."

Tirmizî, İman 9, (2624).

     İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İkindi namazını kaçıran bir insanın (uğradığı zarar yönünden durumu), malını ve ehlini kaybeden kimsenin durumu gibidir."

Buhârî, Mevâkît 14; Müslim, Mesâcid 200, (626); Muvatta, Vukütu's-Salât 21, (1,11,12); Ebu Dâvud, Salât 5, (414, 415); Tirmizî, Salât 128, (175); Nesâî, Salât 17, (1, 238).

 Ebü'l-Melih (rahimehümullah) anlatıyor: "Biz bulutlu bir günde Büreyde (radıyallâhu anh) ile bir gazvede beraberdik. Dedi ki: "İkindi namazını erken kılın, zîra Resülullah (aleyhissalâtu vesselam): "Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gider" buyurdu."

Buhârî, Mevâkit 15, 34; Nesâî, Salât 15, (1, 236).

     Hz. Ali İbnu Ebî Tâlib (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana şu tembihte bulundu:

"Ey Ali, üç şey vardır, sakın onları geciktirme:

Vakti girince namaz, (hemen kıl!)

Hazır olunca cenaze, (hemen defnet!)

Kendisine denk birini bulduğun bekar kadın, (hemen evlendir!)"

Tirmizî, Salât 127, (171).

     Nesâî'nin Ali İbnu Abdirrahmân'dan kaydettiği bir rivayette der ki: "İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ)'nın yanında namaz kıldım ve namazda çakılları alt üst ettim. Bana:

"Çakılları alt üst etme. Zîra çakılların çevrilmesi şeytan işidir. Sen de Resülullah'ın yaptığı gibi yap. Ben O'nun ne yaptığını gördüm" dedi. Ben:

"Resülullah'ın ne yaptığını gördün?" diye sordum.

"Şöyle' dedi ve sağ ayağını dikti, solunu yatırdı. Sağ elini sağ uyluğu üzerine, sol elini de sol uyluğu üzerine koydu. Şehadet parmağıyla da işaret etti."

Bir diğer rivayette şöyle denmiştir: "Baş parmağı takip eden parmağı ile kıbleye işaret etti, nazarlarını da ona dikti."

Müslim, Mesâcid 114-116, (580); Muvatta, Salât 48, (1, 88); Ebu Dâvud, Salât 186, (987); Tirmizî, Salât 220, (294); Nesâî, İftitah 189, (2, 237), Sehv 32-35, (3, 36-38).

     Yine İbnu'z-Zübeyr (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) (namazda oturur vaziyette iken), duâ edince, hareket ettirmeksizin parmağıyla işaret yapar, bu vaziyette duâ (teşehhüd) okurdu. Sol eliyle de sol uyluğunun üzerine dayanırdı."

Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: "Gözü de işaretinden ayrılmazdı."

Ebu Dâvud, Salât 186, (988, 989, 990); Nesâî, İftitah 189, (2, 237); Sehv 35, 39, (3, 37, 39).

     Vâil İbnu Hucr (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) sol ayağını yere yaydı, elini sol uyluğunun üzerine koydu, sağ ayağını da dikti."

Nesâî'nin bir rivayetinde: "Kollarını, uyluklarının üzerine koydu. Şehadet parmağıyla işaret ederek duâ ediyordu (teşehhüdü okuyordu)."

Tirmizî, Salât 218, (292); Nesâî, Sehv 30, (3, 35).

     Nesâi deki rivayette şu ziyade var: "Namazın sona erdiği rek'atte sol ayağını geride bırakmış ve uyluk kemiğine dayanarak oturmuş, sonra da selam vermişti."

Yine Nesâi'nin bir diğer rivayetinde şu ziyade var: "Şehadet parmağını kaldırmış ve onu hafif eğmiş (vaziyette teşehhüdü okuyordu)."

Nesâî, Sehv 29, 38, (3, 34, 39).

     - Vail İbnu Hucr radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam'ı gördüm. Teşehhüdde (sağ elinin) baş ve orta parmaklarını halka etmiş, bunları takiben gelen şehadet parmağını kaldırıp onunla dua ederken gördüm."

 

 

NAMAZLA İLGİLİ SORULAR (Esad Coşan’dan)

--İmsaktan 15 dakika sonra, ezan okunmadan sabah namazın kılabilir miyiz?

--Kılınabilir. Şimdiki takvimlerin tertibi, imsak bittiği andan itibaren sabah namazının vaktidir. Hattâ, orucu oraya kadar bırakmamak bile lâzım, daha önceden yemeği kesmek lâzım! O tam sabahın girdiği saattir. Arada boşluk bırakmamışlardır, ihtiyatı kaldırmışlardır. Ondan sonra 15 dakika geçince, haydi haydi kılınır.

--Namazda otururken, Ettahiyyatü'yü okurken şehadet parmağını kaldırmak nasıl olacak?

--"Eşhedü en lâ ilâhe" derken parmak kalkacak, ondan sonra inecek. Hadis-i şerifte bildirilmiştir. Peygamber Efendimiz de böyle parmağını kaldırırdı.

--Müslümanım deyip namaz kılmayan kimseyi, namaz kılması için zorlamak var mıdır?

--Vardır. Çocuğu ise, döğecek bile... İlkönce ikaz edecek, biraz korkutup alıştıracak. Büyük insanda, mezheplere göre târikus salâtın, namazı terkedenin hükmü nedir diye çeşitli görüşler olmakla beraber, kılmamakta ısrar ederse hapis bile edilir; sen niye kılmıyorsun diye... Hattâ bazı sert mezhepler vardır; "Kılmamakta ısrar eden öldürülür!" diye hükmedilmiştir. İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık'ın mezhebinde, Ca'ferî fıkhında öyle yazar.

--Kısa kollu elbise ile namaz câiz mi?

--Kısa kollu elbise ile namaz câizdir (erkekler için). Hem de kerahatsiz caizdir. Ama şu şartla: "Bir insanın üzerindeki elbisenin kolu uzun olup da, kolunu kıvırır da namaza öyle durursa; mekruh olur. Çünkü uzun koldu, kıvırdı, kısa yaptı; bu, saygısızlık alâmeti... Ama, elbisenin biçilişi kısa kolsa; kısa kollu olduğu için, onda kerahat yoktur." diyor. Ömer Nasûhî Bilmen kitabında böyle yazmış.

Fakat, genel bir kaide olarak kardeşlerimiz şunu bilsinler: Cami ibadet yeri olduğundan, Allah'ın huzuru olduğundan;

(Yâ benî âdeme huzû zîneteküm inde külli mescidin) Her mescide giderken, insanın en güzel, en temiz, en alımlı şekilde giyinmeğe çalışması, ibadete saygısının gereğidir. O bakımdan, camiye mümkün olduğu kadar ciddî kıyafetle gelmeye çalışmak da tavsiye edilir.

Benim temennim, arkadaşlara tavsiyem --kendi de öyle yapıyorum, görüyorsunuz-- uzun kollu giyinmeleridir. Hem çocuklarınıza, hem kendinize, hem bebelere, kim olursa olsun mümkünse uzun kollu giydirmeğe çalışın!..

Uzun kollu yazlık elbise arıyoruz çarşıda pazarda; bulmakta bayağı zorluk çekiyoruz. Suudî Arabistan'a gidiyorsun; etekler uzun, kollar kısa... Biz uzun yapalım!..

Ama bir insanın gömleği kısaysa, onunla camiye gelmişse, namaz kılmışsa; namazı caizdir. Bunu da peşin olarak söylüyoruz. Yâni, alacağınız zaman uzun kollu almanızı tavsiye ederim, fakat bunun da mahzuru yok...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TAKİYYE

     İbn-i Abbas (ra) Âli İmrân suresi 28.ayeti olan: “Meğer ki onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olasınız” ayetinin tefsirinde şu hususu zikretmiştir: “Bu, kalbi iman ile dolu olduğu halde, diliyle küfür söyleyip, işkence veya ölümden kurtulmuş olmasıdır. Bu durumda hem öldürülmemiş, hem de günah işlememiş olur” Aynı ayet hakkında Hasan-i Basri hazretleri “Müslüman için takiyye ruhsatını kullanmak kıyamete kadar caizdir. Ancak bunu dalkavukluk ve kafirlere şirin görünmek için kullanmak haramdır. Zira bu husus ruhsatı aşıp, nifak üzere hayatı sürdürmek olur” demiştir. Müminlerin, kafirlerin zulmünden kurtulmak için inançlarını gizlemesi caiz olduğu gibi, haksız yere öldürülmekten kurtulmak için zalim ve şaki müslümana karşı da uygulanabilir. Hanefi fukahası bu hususta ittifak halindedir( Medeni Vahşet-Y.Kerimoğlu)

     Kafirlerle uyuşmak ve sevişmek, zalim ve batıl sistemlere tabi ve taraf olmak şiddetle yasaklandığı halde, bazı mecburiyetler karşısında onlarla zahiren iyi geçinmeye ve uyar görünmeye izin verilmiştir. “Müminler, müminleri bırakıp da (sakın) kafirleri dost ve lider edinmesinler, her kim bunu yaparsa Allah ile hiçbir ilgisi kalmaz. Ancak (kafirlerden gelebilecek ve güç yetmeyecek tehlike ve tehditleri savuşturmak) korunmak için müstesna (böyle durumlarda zahiren dost geçinmekte günah yoktur) (Ali İmran:28) (İslam Davası ve Adil Düzen-Ahmet Akgül)

     Diyanet, laik TC’nin bir müessesesidir. Kuruluş maksadı ve çalışma programı da TC’nin kanunları çerçevesinde belirtilmiştir. Allahu Telâlanın ayetlerde belirttiği özelliklere göre bu kuruluş müessese olarak mescidi dırardır. Ancak orada görev yapan ve ona bağlı camiler ve o camilerde görev yapanların hepsi de mescidi dırarı kalben seven ve destekleyenler olmayabilir. Bu kuruluşlarda takiyye çerçevesinde görev yapan birçok samimi kardeşlerimiz vardır...İbni Abbas diyor ki “Takiyye ancak söz iledir” İbni Ömer, İbn Zübeyr, Şabi ve Hasan el-Basri de böyle dediler. Nebi aleyhisselamın ameller niyetlere göredir emri yine bu konuyu da içine alır...Biz şu anda islam eczanesinde kutusunun üzerinde “takiyye” yazılı ilacı içiyoruz. Bu ruhsattan yararlanarak temelde şirke ve küfre düşmeden ve amellerde haramlara bulaşmadan kafirlerden görev alabiliriz. O görevin karşılığında da ücret alabiliriz. Bu ruhsat kafirlere teslimiyeti göstermediği gibi, ondan yararlananların da kafirlerin küfrüne ve zulmüne razı olduğunu göstermez. Ali İmran suresi 28. Ayeti kerimesi, takiyye durumunu kafirlerden korkma ve sakınma halinden başlatıyor. Burada zikredilen korku ve sakınma geneldir. Dolayısıyla ister mal ve can açısından gelen korku olsun, ister dini kaygılardan dolayı olsun, her çeşit korkuyu kapsamaktadır. Korkunun derecesi de ferdden ferde değişebilmektedir. Ayeti kerime bütün değişik derecelerdeki korkuları da ihtiva etmektedir...Nahl suresinde 106.ayetinde ikrah durumu ölüm tehlikesi ya da insanın azalarından bazılarının yok edilmesiyle fiilen karşı karşıya kalmasıdır. Ancak ikrah ayetinin bu olayla sınırlandırılması doğru değildir. Çünkü bu olayda ayetteki mutlak ifadeyi kayıtlayıcı herhangi bir durum yoktur. Eğer mutlak bir ayet, başka bir ayetle veya hadisle kayıtlanmamış ise sebebi nüzül ile kayıtlanamaz. Usulü Fıkıhtaki “sebebin hususi olması, hükmün umumi olmasına mani değildir” kaidesi bu gerçeğin ifadesidir... Takiyye müminlerin zayıf olduğu ve kafirlerden korkma ve sakınmanın ortaya çıktığı her zaman uygulanması ruhsat olan bir konumdur. Örneğin sadece söz ile, ben sizin kanunlarınızı kabul ediyorum, demokrasi çerçevesinde mücadele ediyorum, laik ve demokratım vesaire hepsini de kalben tasdik etmedikçe ve amelen de zulüm ve haramlara bulaşmadıkça dil ile söylenmesi takiyye dahilindedir. (İslamda Meseleler ve Çözümler 1-Ziya Eryılmaz)

     Ali imran:28.ayetini İbni Cerir Taberi şöyle tefsir eder: “Ey müminler! Dinleri hususunda kendilerine sevgi besleyecek, müminleri terk edip müslümanlar aleyhine onlarla yardımlaşacak ve müslümanların gizli ve mahrem sırlarını kendilerine ifşa edecek şekilde kafirleri dost ve arkadaş edinmeyiniz. Ancak onların idareleri altında bulunup onlardan korkarsanız, kalplerinizle düşman olarak, içerisinde bulundukları küfürlerinde kendilerini desteklemeden ve herhangi bir müslümana karşı fiili olarak onlara yardım etmeksizin dillerinizle dostluk ve velayet izharında bulunmanız hali müstesnadır.” Fahreddin Razi şöyle der: “Müminin kafiri dost edinmesi muhtemelen üç şıktan birisiyle olur. İkincisi, görünüş itibarıyla dünyevi hususlarda hüsnü muamelede ve güzel muamelede bulunmaktır ki bu haram değildir.” Bunlarda gösteriyor ki kafiri veli edinmekten maksat onlardan görev talep etmek değil onların hükümranlıklarını ve yönetim şekillerini kalben desteklemek, müslümanların sırlarını onlara ifşa ve müslümanların aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde dostluk tesis etmek ve dini inançlarını kabullenmekle olur. (Cuma Namazı-Recep Çetintaş)

     Ali İmran 28.ayetinden anlaşılacağı üzere müslümanın kalbinden kafirlere karşı zerre miktarı bir sevginin olmasına bile izin yoktur. Ancak zor durumlarda kalındığında idarei maslahat babından kafirlere karşı onlara düşman değilmiş, onları seviyormuş gibi davranılabilir. Ortada hiçbir sebep yokken onları yedirip içirmenin takiyye ile hiçbir alakası yoktur. Zalimlerin şerlerinden emin olmak için onlara hoş görünmeye çalışmak münafıklık değildir. (İslam Davetçilerine- Abdulnasih Ulvan)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEMURLUK

           Günümüz dünyasındaki beşeri sistemleri ve sistemlerin devlet yapılarını incelediğimiz zaman bu devletlerin sadece zulüm ve sömürüyü esas alan kurumlardan oluşmadığını, bu yapılarda insanların meşru ihtiyaçlarını karşılayabilecek bazı kurumların da bulunduğunu görüyoruz.Bu kurumların tağuti sisteme bağlı olmaları, bu kurumların tağutı misyon ve icraate sahip oldukları anlamına gelmez. Bu sistemlerde bulunan dernekler ise, sadece dernekler yasası ile devlete bağlı bulunan, ancak misyon ve icraat alanlarını kendileri belirleyen kuruluşlardır. Dolayısıyla bu derneklerinde bağlı bulundukları devletten ziyade, kendilerinin belirlediği misyon ve icraatlarına göre tanımlanması ve bu tanımlamaya göre değerlendirilmesi gerekir. Tağutu reddetmek adına, tağuta bağlı tüm kurum ve derneklerin bütün icraatlarını da reddetmek, akıla ve nakile dayalı biliçli bir yaklaşım değildir. Çünkü Mekke müşriklerinin sosyal ve ticari alandaki bazı müspet icraatleri, İlahi vahiy tarafından gündeme alınarak yargılanmamış ve reddedilmemiştir. Meselenin bir de ikinci boyutu var. Mesela kırk haramilerin mağaralarında yemek pişirip,bulaşık yıkamak eylem ve icraat açısından meşru bir iş gibi görülecektir. Oysa siyasi ve iktisadi haramilere yemek vermek, mazluma kalkan ellere kan vermek gibidir. Tağuti sistemlere bağlı olan ve bazı müspet icraatları bulunan dernekler ise, tağuti sistemlerin kapkara kaportasını süsleyen nikelajlı aksesuarlar gibidir. İcraatları açısından meşru gibi gözüken bu gibi dernekler,arabayı motor aksamı ve kaportasına göre değil de, aksesuarına göre değerlendiren acemi kitleler için birer aldatmacadır. Tağutu ve tağuti düşünceleri akidede dışlayan,akidelerini bozacak küfri eylemlerden sakınan bu kardeşlerimiz(memur ve işçi) hiç şüphesiz ki müslümandırlar. İslamın hakim olduğu toplumlarda da islami kimliğimizi sevdirmek o kadar gereklidir. Bu gereklilik ise yollara pislik atmakla değil, yoldan pisliği kaldırmamızla sağlanabilir. Küfri icraatler eşliğindeki küfri işler nerede yapılırsa yapılsın hiç kuşkusuz ki kişiyi dinden çıkaran işlerdir. Nitekim yasama durumunda olanlar, Allah adına konuşup insanlara Allah’ı ve islamı yanlış tanıtan bel’amlar,yukarıda zikrettiğimiz ve itham veya tekfir etmediğimiz kardeşlerimizin dışındadır. Tağutun memuru olmasına rağmen insanların uyanmasına vesile olacak faydalı şeyler anlatan bir öğretmenin durumu, geleneksel bir din gurubunun maaşlı personeli olarak insanları uyutacak şeyler anlatan kişinin durumundan çok daha iyidir...Resmi kurumlarda çalışırken tağutluk misyonunu reddeden ve bu misyonun icraatinden sakınan kardeşlerimizin, maaşlarını nereden aldıkları değil, hangi iş karşılığında aldıkları önemsenmesi ve ön plana çıkarılması gereken bir husustur.(Tartışılan Sorular- Mehmed Alagaş)

           ...Kimse devlet kademelerinde görev almasın, kimse ticaret yapmasın demek istemiyorum. Tam tersine bütün bu alanlarda bağımsız islami hareketin  gelişimine önemli katkılarda da bulunulabilir. Demek istediğim, başlangıçta üzerimizde bulundurduğumuz kulluk bilincinden harşeye rağmen taviz verilmeden, ahiretimizi kollayarak bu alanlardan yararlanabiliriz.(Köşeli Yazılar-Mehmed Pamak)

           imam Azam zalim ve fasıkğın yöneticiliğini kabul etmemekle birlikte sosyal faaliyetlerin yürütülmesi gerektiğini kabul ederek, eğer kendisi adilse zalim halifenin kadısının hükmünü kabul etmiş, sorumluluğu ferdin kendisinden başlatmıştır. (İmamlar ve Sultanlar-Mustafa İslamoğlu)

           Raşid halifeler döneminde sadece imam ve müezzin tayin edilip onlara maaş ödenmekle kalınmıyor aynı zamanda fakihler, muhaddisler ve Kuran öğreticileri gibi dini konularda halkı irşad eden muallim ve mderrislerede düzenli maaşlar ödeniyordu. (Mevlana Şibli – Asrı Saadet) Hz. Ömer her şehre bir imam, bir müezzin tayin ediyor ve bunlara hazineden tahsisat bağlıyordu. İbnül Cevzi, Siretül Ömereyn adlı eserinde “Hz. Ömer ve Hz. Osman, imamlara, müezzinlere maaş veriyorlardı” demektedir. Sadreddin Yüksel, imam olsun olmasın, mevcut sistemden görev alarak devlet memuru veya işçi statüsüne giren bütün insanların kafir olduğunu, yeniden islama dönebilmeleri için sahip oldukları iş veya mesleklerini bırakmaları gerektiğini bile söyleyebilmektedir. Buna memuriyete başlarken devlet memurlarına yaptırılan yemini imzalayan herkesin kafir olduğunu ve müslüman olabilmesi için ilk önce istifa etmesinin şart olduğunu, müslümanım diyenlerin gerçekten müslüman olabilmeleri için hiçbir kamu kurum ve kuruluşunda çalışamayacaklarını, çalışıyorlarsa ayrılmaları gerektiğini ifade etmiş, daha sonra söylenmesi küfür olan bir şeyi, kitabet (yazı) yoluyla tasdik etmenin de küfür olacağını isbat etmek için geleneksel fıkıh kitaplarından derlediği bir yazıyı memurlara imzalattırılan “yemin” örneğiyle birlikte tarafıma göndermeyi de ihmal etmemişti. Ancak bu husus, aksine imkanları olduğu halde isteyerek ve tercih ederek onlara tevdi etmeleri ve kalben onlara bağlılık hissetmeleri haliyle sınırlıdır. Müslümanların zayıf, kafirlerin kuvvetli olmaları sebebiyle şerlerinden ve zararlarından korkmak ve aksine güç yetirememek gibi zaruri haller ise bundan müstesnadır. Aksine müslümanların zayıf, gayri müslimler kuvvetli oldukları zaman, müslümanların kalben sevgi ve muhabbet göstermeksizin zahiren dost gibi gözükmelerine dahi şeran müsaade edilmiştir. Kuran bu hususu istisna ederek “onlardan korkmanız hali müstesnadır” yani “onlardan korkmanız halinde kalb ile itikad etmeden işkence ve kötülüklerini defetmek için takiyye ve mudaraa yaparak lisanlarınızla onlara sevgi izhar etmenizde bir sakınca yoktur. O halde iman edilmesi gereken esaslara inanan, inkar edilmesi gerekenleri inkar eden gayri müslimlerle münasebetlerini ve tağuti düzenlere karşı tavrını bu çerçeveye yerleştiren bir kimse zaruri olan durumlarda sadece demokratik sistemlerden görev almak veya görev talep etmekle tağutu veli edinmiş sayılır mı? Ebu Talip hiçbir zaman atalarının dinini terketmeyen bir müşrikti. Buna rağmen Peygamberimiz onun himaye ve teminatı altına girerek cahiliye toplumunun mevcut kanunlarından istifade etmekte hiçbir beis görmemiştir. Ebu Talib’in vefatını müteakıben kısa bir süre de olsa, Ebu Leheb gibi azılı bir islam düşmanının koruması altına girmiş, onun himayesini çekmesiyle birlikte kendisini koruyacak bir güç aramak üzere Mekke dışına çıkmak mecburiyetinde kalmış, bu nedenle Taif’e gitmiştir. Nihayet Mutim b. Adiy’e haber göndererek onun himayesine girmek istedi, o da Resulullah’ın teklifini kabul etti. Çocuklarını ve kabilesini toplayarak hepsinin silahlarını kuşanıp Kabenin rükünlerinde bulunmalarını istedi ve onalra Muhammed’i himaye altına aldığını söyledi. Buna göre kendilerinin can güvenliğini sağlayacak mensuplarını himaye edip hürriyetlerini temin edecek cahili kanun ve adetlerden yararlanmak islam davetçileri için meşru bir haktır. Ebu Bekir ra gibi büyük bir sahabinin de İbnü’d Duğunne’nin himayesi altına girmeyi kabul ettiğini görüyoruz. Sahabi topluluğunu bizzat Resulullah sav Habeşistan hükümdarı Necaşi’nin himayesine göndermiştir. Halbuki o sırada Necaşi henüz bir Hıristiyan idi.. Bilhassa Mekke döneminde müslüman olan insanlara “Kelimei Tevhid”den başka şart koşulmaması, bulundukları yerleri ve çalıştıkları işleri bırakmasını teklif etmemiş, gerek Yahudi ve hıristiyanların, gerekse müşriklerin işlerinde çalışan insanlara işlerini terketmedikleri takdirde kafirlerin ve tağutların velayetini reddetmiş olamayacaklarını söylememiş; kafir olan ailelerini terketmelerini emretmemiştir. Müslüman memur görevi sebebiyle islam davetini zor duruma düşürecek veya bir kısım dini hükümleri değiştirebilecek yada bazı haramların işlenmesini vasıta olacak şekilde olmaması ve bu görevi kabul ederken akide ve prensiplerinden en ufak bir taviz vermemesi şarttır. Kuran Hz. Yusuf kıssasını naklederken şöyle der: “(Yusuf Krala): Beni ülkenin hazinelerine memur et. Çünkü ben (onları) iyi korur, (yönetmesini) iyi bilirim, dedi.” (Yusuf:55) Hz. Yusuf’un görev talep ettiği kral geleneksel Mısır Firavunlarından biridir ve Mücahid’den gelen rivayete göre Hz. Yusuf vazifesinin başına geçer geçmez kendisine tebliğe başlamış ve neticede Kral Yusuf as vasıtasıyla müslüman olmuştur. Nitekim Kurtubi bu ayeti tefsir ederken: “Bir kısım alimler şöyle demiştir. Bu ayette fazilet sahibi bir kimsenin, fâcir bir kimse ve devlet başkanının hesabına çalışmasının mübah olduğuna delil vardır. Ancak fazilet sahibi kimsenin, uhdesine verilen görevin kendisine karşı çıkılmayacak bir iş hususunda verildiğini ve onunla dilediği kadar ıslahat yapacağını bilmesi şarttır.” Maverdi şöyle demiştir: “Görevlendirilen kimse zalim ise ondan görev almanın caiz olup olmayacağı hususunda alimler ihtilafa düşerek iki farklı görüşe sahip olmuştur. Birincisi üzerine aldığı vazifede hak ile amel ettiği zaman, görev almasının caiz olduğudur. Zira, Hz. Yusuf, Firavun tarafından vazifelendirilmişse de onun hakkında muteber olan kendi fiili olup başkasının fiili de değildir. Nesefi “Alimler b ayette insanın zalim bir sultanın elinden vazife almasının caiz olduğuna delil vardır” demişlerdir. Nitekim selefi salihin zalimler tarafından verilen kadılık vazifelerini üstleniyorlardı. Kadı Beydavi de şöyle demiştir: “Bu ayette vazife isteme ve bu vazifeye hazır olduğunu izhar etmekle hakkı yerine getirmenin ve halkı idare etmenin kafirden görev almaktan başka yolunun bulunmadığını bildiği vakit kafirden görev almanın caiz olduğuna delil vardır.” Tüm bunlar Hz. Muhammed sav’in ümmeti içinde geçerlidir. Kuran bunu neshetmemiştir. Bu da hangi suretle olursa olsun, islamın ve müslümanların maslahatı için demokratik sistemlerden görev almanın tağutu veli edinmekle aynı şey olmadığının başka bir delilidir. Müslümanlar sorumlusu olmadıkları gayri islami bir ortamın içinde kendilerini bulmuşlarsa, bundan kurtulmalarının yolu demokratik sistemlerden görev almayı reddederek sosyal hayattan soyutlanmaktan değil, şartları kendi lehlerine değiştirinceye kadar mevcut fırsatlar dahilinde demokrasinin imkanlarını kullanmaktan geçer. (Devlet Siyaset İbadet Üçgeninde Cuma Namazı-Ziya Eryılmaz)

           Allah cc’a ait olmayan beşeri düzenlerde müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli konu öncelikle rejimlerin niteliğine bakmadan yaptığı işin fıtri olup olmaması, islami olup olmaması ve kendisinin yaratılıştan gelen tabii bir hakkının olup olmamasıdır. Böyle bir hakkını kullanırken rejimlerin bir takım yaptırımlarına muhatap olması ve takatının üstündeki bu yaptırımlara boyun eğmesi, müminin asla o rejimi kabullendiğini göstermez..Daimi bir şekilde ticaret yapmak istediğinizde, tağuti rejimlerden müsaade alınması gerektiği için, bir takım paralar ödemek zorunda kaldığınız için bu işlerden vaz mı geçeceksiniz? Birisi bize “Siz de tağuti düzenleri kabulllenmiş durumdasınız. Onun müsadesiyle ticaret yapıyorsunuz, ona vergi ödüyorsunuz, onun verdiği tapuyu alıyorsunuz vs” diyemez. Çünkü bütün bunlar, insanın yaratılıştan getirdiği, Allah azimüşşan’ın meşru kıldığı fiilerdir. Kervanımız soyan eşkıya karşısında çaresiz kalışımız ve o an için elimizden bir şeyin gelmeyiş eşkıyayı meşru gördüğümüz anlamına gelebilir mi? (Gençlere Tevhid Dersleri-Mehmed Göktaş)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HALİFELİK

           Devlet başkanının seçimi ilk bakışta fıkhi bir konu olarak göze çarpıyorsa da Şia tarafından bilahare islamın rükülerine girdirilecek ve bir iman meselesi haline getirilecektir. (İman Küfür Sınırı-Saim Kılavuz)

           Hilafet, cihad ve kaza (Anlaşmazlıkların islami hükümlere göre çözülmesi) gibi bir farzı kifayedir. Bu işe ehil olan birtakım kimseler, onu yerine getirecek olursa bu farzı yerine getirmek yükümlülüğü geri kalanlardan kalkar. Hiçkimse bu görevi yerine getirmeyecek olursa, bu işin ehli olan bir kişi, halifelik görevini yüklenene kadar, bütün müslümanlar günahkar olur. Bazıları da günahın yalnızca ümmet arasındaki iki kesim için söz konusu olacağı görüşündedir. Bunların birincisi, bir halife seçene kadar görüş sahibi olan kimseler (ehlür rey) ikincisi ise, aralarından bir tanesini seçene kadar, kendilerinde halifelik şartlarını bulunduran kimseler. (Hanbeli, Ahkamus Sultaniye) Doğru olan bütün müslümanların günahkar olduğudur. Çünkü şeriatın muhatabı tüm müslümanlardır...İmamet akdi ikincisi olmayan tek meşru yoldan gerçekleşir. Bu yol da Ehlül hal ve’l akd’in imam veya halifeyi seçmesi ve imam veya halifenin de bu görevi kabul etmesidir. İmam hayatta olduğu sürece, kendisinin yerine işlerini yürütmek üzere başka birisini seçmesi sahih olsa bile, vefatından sonra kendisinin makamına geçecek birisini seçmek yetkisi yoktur. Çünkü onun cemaat adına naibliği, vefatı ile sonra ermiş bulunuyor. Seçmek hakkına sahip olan cemaat, bu aday göstermeyi uygun bulacak olursa o da onu seçebilir.

 Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’e, Hz. Ömer’in de altı kişiye ahidde bulunması aday göstermekten başka bir şey değildir. Veliaht tayin etmekten kasıt, yakın akrabaların halifeliğe tercih edilmesinden, ümmetin herhangi bir maslahatına riayet etmeksizin halifeliğin bir ailenin tekeline alınmasından başka bir şey değildir. Veliahdın imam olması ancak kendisine ahid veren imamın vefatından sonra ümmetin onu seçmesiyle olabilir.

Zor yoluyla imamete geçmenin sonuçları şunlardır. Eğer mütegallib (zorla başa geçen) kişinin imametten uzaklaştırılması, büyük fitnelere neden olacaksa bu yolla imam olan kimse de imam olmak için gerekli şartlar bulunması bile, ona itaat edilmesi gerekir. Yok, eğer onun zorla gelmiş olduğu bu makamdan uzaklaştırılması, fitne doğurmayacak veya onun uzaklaştırılması iki zarardan daha aşağı olanına mal olacaksa, o takdirde böyle bir kimsenin imametten uzaklaştırılması ve bu işten el çektirilmesi farz olur. Bazı fakihler de baskıyla imam olmayı, zaruret halinde leş eti veya domuz eti yemeye benzetirler. Ve bunlar, imkan olması halinde bu tür imametin ortadan kaldırılması için her zaman gayret harcamayı farz kabul ederler. İnsanların böyle bir imametin devamına alışmalarını caiz görmezler. (el-Halife) Eğer bu tür imam olmayı caiz görenler gelecekte ne tür sonuçlar doğuracağını bilselerdi, bir ana olsun caiz görmezlerdi. En büyük fitne, Allah’ın emirlerine karşı çıkılmasına ses çıkartmamak, din veya dünya işlerini Allah’ın emirlerine aykırı olarak kurmaya çalışmaktır.

İslam Şeriatı seçim düzeni ve şekli ile ilgili olarak özel nasslar getirmemiştir. Çünkü bu konu, zaman ve mekan şartlarına, kişilerin ulaşım ve ilişki kurabilme imkanlarına göre değişiklik arzedebilir. Fakihlerin kimilerine göre –ki bunların görüşleri doğrudur- imam akdi, her bölgenin hall ve akd ehlinin büyük çoğunluğunun biâti olmaksızın gerçekleşemez. İki kişi ile imamet akdi gerçekleştirilmiş ve her ikisi ile ayrı ayrı akid yapılmış ise Gazali’nin görüşüne göre imam, çoğunluğun biatını almış yani Şura ehlinin çoğunluğunca seçilmiş olan kişidir. Fakihlerin çoğunluğunun görüşüne göre ise imam, kendisine daha önceden biatte bulunulmuş olan kimsedir. İster çoğunluğun biatini almış olsun, isterse azınlığın değişen bir şey olmaz. (İslam ve Siyasi Durumumuz-Abdulkadir Udeh)

           İmam Azam’ın hilafetin meşruiyeti konusundaki ictihadı şöyledir: Şura ile değilde güç kullanarak yönetimi ele geçirip, ardından hiçbir yaptırım gücü olmayıp adet yerini bulsun kabilinden alınan biatlar geçerli değildir. Meşru olan hilafet görüş sahiplerinin (ehli rey) istişaresiyle halkında katılımıyla gerçekleşir..Zulmüne karşı cihad ettiği için Ebu Müslim Horosani’nin İbrahim es-Saig’i öldürdüğü haberi Ebu Hanife’ye gelince o kadar çok ağladı ki hepimiz üzüntüden öleceğini sanmıştık. İmam şöyle diyordu: “-Vallahi onun başına böyle birşey gelmesinden hep endişe ediyordum. O çok akıllı bir zattı. O beni Allah’ın haklarından bir hakkı almak için bir işe (kıyam) davet etti. Ona şunları söyledim: “Eğer bir kişi böylesine büyük bir yükün altına girerse hiçbir sonuç elde edemeden öldürülür. Bu da bir fayda sağlamaz. Fakat kendini Allah’a adayan salih kişilerle birlikte başarı için gerekli şartları hazırlayarak ayaklanırsa o zaman bu konuda bir engel yoktur.” İbrahim yine geldi, ısrar ediyordu. Her gelişinde şöyle diyordum. “Bu yönetime karşı başkaldırı işi diğer farzlar gibi tek başına eda edilecek bir farz değildir. Peygamberler bile kendilerine göklerin kapısı açılıncaya kadar buna güç yetiremediler. Bu farz (kıyam) diğer farzlara benzemez. Diğerleri tek başına yerine getirilir. Bunda ise tek başına çıkıldığında insan hayatıyla oynar. Kendi nefsinin ölümüne yardım etmiş olur. Eğer böyle olursa ondan sonra kıyama kalkacak olanlara olumsuz bir örnek olur, onların sevinci kırılır, bir daha kimse bu işe yanaşmaz” (Ahkamul Kuran-Cessas) Hasan Basri kıyamları meşru görmekle birlikte başarılı olmasını şart koşmuş, başarılamaması durumunda çok kan dökülür gerekçesiyle kıyamların içinde bizzat yer almamıştır. (İmamlar ve Sultanlar-Mustafa İslamoğlu)

 

           HALİFENİN ÖZELLİKLERİ

           “İmam Kureyştendir” hadisi Kütübü Sittede yoktur. İslam alimeleri şöyle ictihadda bulunmuşlardır. Münasip olan, imamın Kureyş’ten olmasıdır. Fakat bulunmazsa adil, emin ve hakimliğin şartlarını bilen bir kimseyi seçmek daha evladır. (Fetavayi Hindiyeden) (Akaid-Ömer Nesefi)

           halife seçimi çok önemli bir olaydır. Herkesin hele hele ümmetin ileri gelenlerinin haberdar edilmesi ve biat etmeleri şarttır. (Kurana Göre İnsanları Tefrikaya düşüren Sebepler-Mahmut Balcı)

           Bazı islam alimleri halife’nin müctehid olmak yerine sadece islam ahkamını bilen bir alim olmasını yeterli görmüşlerdir. (Darul Harb Fıkhı-Mustafa Çelik)

           Küçük, deli, bunak devlet başkanı olmaya elverişli değildir. Halifede alim olma şartı da aranır. Bazıları da imamın islam hükümlerini bilmesini ve bu konuda mukallid olmasının yeterli olacağı görüşündedirler. Kureyşli olmaktan maksadın ne olabileceğini öğrenebilmek için kapsamlı illeti (nedeni) araştırmaya koyulduk. İşte bu illet de asabiyetin varlığıdır. Bu nedenle biz de müslümanların başına geçecek olanın, çağında bulunan diğer kavimlere oranla daha kalabalık bir asabiyeti olan bir kavimden olmasını şart koştuk. İmamın Kureyşten olması şartını kabul eden cumhurda, Kureyşli olmasa bile mutegallib’in (kılıç zoruyla başkanlığı ele geçirenin) halifeliğini caiz görmüşlerdir. Kamu maslahatına binaen halifede yaş ve ilim gibi şartlarda aranabilir. (İslam ve Siyasi Durumumuz-Abdülkadir Udeh)

           şeriatın hakimiyeti, Hilafetin ve islam birliğinin gerçekleşmesi asrımızın vaciplerindendir. (Ruh Terbiyemiz-Said Havva)

 

--Hilâfet, babadan oğula geçebilir mi; İslâmî olan hangisidir?

--Hilâfet, babadan oğula geçme tarzında olmaz!.. Böyle bir kaide yok...

Hazret-i Ömer'e dediler ki: "Bak sen vefat etmek üzeresin, ruhunu teslim etmek üzeresin; oğlunu geçirelim yerine!" dediler. Ona razı gelmedi.

Hall ü akd erbâbı olan havâs-ı müslimîn seçer de, tesadüfen onun oğluna denk gelirse; olur. Ama öyle babadan oğula geçmesi yoktur, bid'attir, doğru değildir. Müslümanların serbest olarak seçmesi lâzım!..(Esad Coşan-Güncel Meseleler)

 

 

 

 

          

 

 

 

 

 

 

 

ALLAHIN HÜKMÜ İLE HÜKMETMEK

İslamiyetin yönetimde açıklıkla seçim, şura, ve biat gibi kavram ve ilkeleri esas aldığı, bunların olmadığı bir yönetime meşru gözle bakmadığı kesin bir gerçektir. İslamın siyasal felsefesine göre hakimiyet Allah’a aittir. (Ali İmran:26) ancak bu hakimiyetin siyasi hayattaki yansıması olan ilahi iradeyi temsil etme yetkisi islam toplumuna veya ümmete aittir.(Hayrettin Karaman’dan) Bu da ümmetin hür iradesinin beyanı olan seçim ve biatla gerçekleşir. (Fetih:10, Mümtehine:12); ilahi iradenin ümmetin iradesiyle örtüşmesi “Allah’ın eli onların eli üzerindedir.” (Fetih:10) metaforuyla dile getirilmiş, böylelikle ümmet ile Allah arasındaki aracılar devre dışı bırakılmıştır. (Modern Ulus Devlet- Ali Bulaç)

           İbni Kayyım, “Küfür; büyük ve küçük olmak üzere iki çeşittir. Büyük küfür; cehennemde ebedi kalmayı gerektiren küfürdür. Küçük küfür; ebedi kalmayı değil de azabı gerektiren küfürdür. Tıpkı şu hadislerde yer aldığı gibi: “İki şey vardır ki, ümmetim hakkında küfürdür, nesebi yalanlamak ve ölü arkasından yas tutmak.” “Kahin ya da arrafa gidip anların söylediklerini tasdik eden kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir.” Öte yandan “...Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar kafirlerdir.” (Maide:44) ayetinin tevili hususunda İbni Abbas ve ashabın görüşü budur. İkrime gibi bazıları da bu ayeti, inkardan dolayı Allah’ın hükmüyle hükmetmemek şeklinde tevil etmiştir. Tercih edilen tevil de budur. İbn Kayyım diyor ki “Doğrusu şu ki; Allah tarafından indirilenin dışında bir şeyle hükmetmek keyfiyeti hükmedenin hali gereğince küfredenin büyüğünü de küçüğünü de içine alır. Buna göre eğer hükmeden ortadaki olay hakkında Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin şart olduğuna inanır ve azabı hak edeceğini bile bile sırf bir isyan eseri olarak bundan yüz çevirirse bu, küçük küfür olur. Şayet, şart olmadığına inanır, Allah’ın hükmü olduğunu kesin bir şekilde bildiği halde kendini bundan muhayyer kabul ederse o takdirde bu büyük küfür olur. Eğer bunu bilgisizlik ve hata sonucu yaparsa bu durumda hatalılar hükmüne tabi olur. Küçük şirke misal: “Allah’tan başkasının adına yemin eden şirke düşmüş olur.” (Ebu Davud, Hakim) “Nazarlık takan kimse şirke düşer.” (Ahmed, Hakim) hadisi şeriflerinde olduğu gibi. Ya, küçük nifak? O da: amel nifakıdır. Yani, bir müslümanın, kalbi Allah’a, Rasulüne ve ahiret gününe inandığı halde münafıkların ahlak ve sıfatlarını kendinde bulundurmasıdır. (İslami Uyanışın Problemleri-Yusuf el-Kardavi)

 

 

PARTİ MESELESİ

           Bugün siyaset genellikle bir partiye intisap etmek suretiyle yapılmakta, partinin menfaat, ilke ve kuralları, partililer için bağlayıcı olmaktadır. İnsanlar yaşadıkları gibi düşünme eğiliminde olduklarından başlangıçta genel ilke ve değerlerle çatışan parti talepleri mensuplarının vicdanlarını rahatsız ederken giderek tektip haline gelmektedirler. Dinin bu manada bir partinin içine sokulması ve müslümanın da böyle bir parti anlayışı içinde siyaset yapması caiz değildir. Parti bir araçtır, amaç dinin ve evrensel değerlerin korunmasıdır, parti bunları değil, bunlar partiyi kontrol etmelidir. Bu kontrolün yapılabilmesi için de dinin ve dindarların bir başka siyaset anlayışı ve uygulaması içine yerleşmesi elzemdir. Müslümanlar için farzı kifaye olan siyaset dünyada ve ülkede olup bitenleri dinin ilke, hüküm ve menfaatleri bakımından –bunlara zıt olan başka ilke, hüküm ve menfaat bakımından değil- takip etmek, alınan kararların ve yapılan icraatın dinin temel değerleri ve hükümleri bakımından neyi getirip neyi götürdüğünü tespit etmek, buna göre gerekli tavır ve tedbirleri almak şeklinde yürütülecektir. Müslümanın oyu, muvafık veya muhalif tavrı partinin, katıldığı uluslararası kurum ve birliklerin kural, ilke ve kararlarına göre şekillenemez; dinin korunmasını istediği değerlere ve uygulanmasını istediği hükümlere göre şekillenir. Din Allah’ın iradesini temsil eder, başka birşey dinin üstüne çıktığı, ona hakim olduğu ve onu kontrol ettiği zaman –bir manada ibadet olan taat alanında- şirk gerçekleşmiş olur. (Hayrettin Karaman- 30 Haziran 1996 Yeni Şafak Gazetesi)

           Son zamanlarda Türkiye’deki egemen laik güçler ile uzlaşma arayışı içirisinde olan bazı müslümanlar, bunun için Medine Vesikasının ve Hudeybiye Anlaşmasının delil olarak ileri sürmektedirler. Benim Kuranı Kerim ve siyer bilgim eğer doğruysa, İslamda anlaşma vardır ama uzlaşmanın yeri yoktur... Burada da bir uzlaşma değil, Kureyşlilere karşı ortak bir savunma sözkonusuydu. Buradaki önemli nokta, Medine’deki müslümanların hiçbir gücün egemenliği altında olmamalarıdır. Bugün bir müslümanın kendisinin laik veya kafir bir devlete teslimmiyetine Medine vesikası ile meşruiyet kazandırmaya kalkması en azından mantık sınırlarını zorlamaktadır...Şimdi bu gerçeklerin ışığında bakalım: Pakistan başkanı Eyü han, ABD Başkanı Johson’ın baskısıyla Rusya da Kosigen nezaretinde Hindistan ile 1966 anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Pakistanın bu ağır şartları kabul edeceğini Hindistan başkanı Lal Bahadır Şastrı hiç beklemiyordu. Hatta bu başarıya kalbi dayanamadı ve anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra Taşkent’te kalp krizinden öldü. Ama Eyüp Han bu anlaşmayı Hudeybiye anlaşması olarak millete yutturmaya çalıştı. Aynı şekilde 1988 yılında Başbakan Junejo, Rus ve ABD baskısı altında Cenevre’deki anlaşmaya imza koyarak Afganistan’ı bugünkü çıkmaza sokmuştur. Ama Enfarmasyon bakanı olan Abdul Vahid Han buna karşı çıkanlara Hudeybiye anlaşmasını örnek gösteriyordu. Rahmetli Muhammed İkbal ümmetin bu hastalığını şu şekilde dile getirmeye çalışmıştır: Müslümanlar ne kadar tembelleştiler. Kurana uymak yerine onu kendilerine uydurmaktalar. (M. Han Kayani-22 Eylül 1995-Yeni Şafak)

           Eğer zaruret ve genel ihtiyaç diye girilen yol uzun vadede dinin bozulmasına, dini hayatın zayıflamasına, islamın gelmesine değil gitmesine sebep oluyorsa, pirince gidenler evdeki bulguru da kaybediyorlarsa bu durumda elbette zaruret hükmünden yararlanmak caiz olamaz. İşte nefsaniyet veya iyi niyete dayalı ictihad bu noktada devreye girmektedir. İctihadın devreye girdiği bir başka noktada “başka çarenin bulunup bulunmadığı” “başka çare yoksa bile batılın, hakka ulaşmak için –zarureten- bir araç olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusudur. Bu konuda ictihad olmaz diyen de olur diyen de ictihad ediyor; çünkü konuyu nokta tayini ile hükme bağlayan nass yoktur, söyleyenler nasların anlama ve maslahat ictihadları ile yorumuna dayanmaktadır. (Hayrettin Karaman-2 Haziran 1996 Yeni Şafak)

           Hılful Fudul’un Mekke’de iken müstekbirlere karşı kayıtsız şartsız mazlumları savunmuş, malı zorla elinden alınanın malını geri iade etmek, zina edilmek üzere kaçırılan mazlum kadınları zinakarların elinden kurtarmak ve canından emin olmayanlara can emniyeti sağlamak gibi faaliyetleri olmuştur. (Mustafa Çelik)

           Resulullah’ın müşriklerin dikkatini çekmeden rahat casusluk yapsın diye Bişr  b. Süfyan’ı haber getirmek için Mekke’ye gitmekle görevlendirmesi (emin ve ehil bir müşrikten bu tür hizmetlerde yararlanmanın caiz olduğu) hükmünü ortaya koymaktadır. Hudeybiye anlaşması, Müslümanların gerektiğinde, taviz vererek ve hatta tazminat ödeyerek düşmanlarla barış anlaşması yapmalarının caiz olduğu hükmüne de delil olmuştur...Peygamber efendimizin “Vallahi, bu adamlar güneşi bir elime, ayı öteki elime koysalar asla davamdan vazgeçmem” şeklindeki cevabı Utbe’nin kadın, makam, para teklifiyle değil daha önce müşriklerin Ebu Talib’e başvurarak “ya yeğenini susturmasını ya da onu korumaktan vazgeçmesini istiyoruz. Yoksa biz onun hakkından gelmesini biliriz” şeklindeki tehditleri üzerine söylenmiştir. (Sahihi Buhari) Peygamberimizin müşriklerin servet, şöhret ve riyaset tekliflerini kabul etmeyişini günümüzde “Müslümanların müşrik düzenlerde siyasi faaliyetlere katılmaması gerektiğine” delil getirenler apaçık bir yanılgı içindedirler. Şöyle ki, 1. Herşeyden önce müşrikler, tevhid davasından vazgeçmek şartıyla bu teklifleri yapıyorlardı. Günümüzde ise müslümanlar Hak davayı yüceltmek ve yürütmek için siyasi faaliyetlere katılıyorlar. Siyasi faaliyetlere katılmanın “Peygamberin reddettiği riyaset (başkanlık) teklifini kabul ederek Efendimize muhalefet manasına geldiğini” savunanlara sözümüz şudur: Siz mevcut düzenin ticaret, memuriyet, eğitim ve sosyal hakları içine alan faaliyetlerine fiilen katılıyorsunuz. Halbuki peygamberimiz o hadisede müşriklerin bu tür tekliflerini de reddetmişti. Şimdi mevcut düzenin kanun ve kurumları çerçevesinde ticaret yaparak ve şirket kurarak para ve servet kazandığınız, yine bu düzenin müsaadesiyle kurulmuş bir kısım dergi ve gazetelerde yazarak şöhret olduğunuz, ve yine düzenin yönetim ve denetiminde olan kurumlardan diploma alarak övündüğünüz için nasıl dininizden çıkmadınızsa bunun gibi siyasi davasına basamak yapanların sizin nefsu hevanız için kullandığınız ruhsat ve fırsatları, onların davası için değerlendirdiklerini kabullenmek zorundayız...İbni Kemal cihadı şöyle tarif ediyor: “Bir müslümanın Allah yolundaki bir çalışmaya ve çarpışmaya bizzat katılması malı ile, dili ile ve rey’i ile yardımda bulunması, bunlara gücü yetmiyor ise İslam cemaatini kalabalık göstermek için oruduya katılması veya yiyecek, giyecek ve mühimmat tedariki için geri hizmetlerde çalışması habercilik, elçilik, casusluk, postacılık vb görevlerde bulunması gibi bütün fedakarlık ve faaliyetlerin hepsine birden cihad denir” (İbni Abidinden) “Kafirlere (ve küfri rejimlere) itaat etme onlara karşı bununla (Kuranla) büyük cihad et. (Furkan:52) ayeti Kuranî örnek ve ölçülerle yapılacak ilmi ve siyasi cihada işaret etmekte ve bunun en büyük cihad olduğunu bildirmektedir. Said Havva’nın İslam Erinin Ahlak ve Kültürü isimli eserinin “Darul Harbde Siyasi Cihad” bölümünde şunları söylemektedir: “Çağımız cemiyetleşme ve kitleleşme çağıdır. Müslümanlar çeşitli isimler altında kuracakları cemiyet (ve teşkilatların) çatısı altında hem toplanıp toparlanacaklar hem de birlikte islamı yaşamaya ve yaşatmaya çalışacaklardır” “Kanunların tanıdığı hakları hayır yolunda kullanmak ve kanunların boşluğundan yararlanarak hergün biraz daha ileriye gitmek ve fırsatları değerlendirmek lazımdır” “Bir müslümanın hak ve adalete dayalı bir hükümet düzeninin kurulması için çalışması farzı ayındır. Bütün bu hizmetler ise ancak siyaset çatısı altında yapılabilecek işlerdir. Siyasetten kaçan ve korkan bir müslüman şüphesiz bunların hiçbirini yapamayacaktır” “Bir takım özel sebepler ve mazeretlerle, islamın menfaatı gereği bazı kimseler zahiren siyasi parti faaliyetlerine katılmayabilirler. Ancak bunlar siyasi faaliyetlerin aleyhinde bulunamazlar ve başka müslümanlarında siyasi cihaddan soğutamazlar” (İslam Davası ve Adil Düzen-Ahmet Akgül)

           Hz. Yusuf as’ın Firavunlardan biri olan Mısır Melikinden maliye bakanlığı görevini istemesi ve üstlenmesiyle ilgili 55.ayetin tefsirinden şu sonuç çıkarılmıştır: “Binaanaleyh bu ayeti celile bir kimsenin hukuk ibadı (beşeri kanunlar) yoluyla teşmiyete (idare ve icraata) iktidar ve ehliyetli olur ve o işe ondan başka erbab ve ehil bulunmazsa (müslüman) o memuriyete muktedir olduğunu izhar ve isbat etmek (ve bizzat istemek) suretiyle o göreve talib olmak caizdir. İsterse, o göreve tayin edecek kimse kafir bile olsa (hayırlı işlerde) onunla yardımlaşarak (toplumu) Hakk’a doğru çekip götürmek lazım olduğuna dalalet ettiği Beyzavi’nin cümle-i beyanatındandır” (Konyalı Mehmed Vehbi-Hulasatul Beyan Tefsiri) Hz. Musa “Ben bir peygamberim, hokkabazlıkla işim yok, demiyordu. Sihirbazlık sahnesinde davasını tebliğ ve Hakk’ı tespit için bulduğu bu fırsatı değerlendirmeye koşuyordu. Hz. Musa sihirbazlık sahnesinde, bizler ise siyaset sahnesinde bâtılın oyunlarını bozacak, planlarını boşa çıkaracağız, inşallah...Devri Ademden beri süregelen Hak-bâtıl savaşında bütün peygamberler kendi zaman ve mekanlarında halkın en çok ilgi ve ihtiyaç duyduğu konular cinsinden mucizelerle çıkmıştır. Öyleyse asrımızda Hakkın mührünü vuracak, siyonizmin saltanatını yıkacak olan zatın siyaset sahasında ortaya çıkması bekleniyordu. Evet, millet bütün kaybettiğini siyaset sahasında kaybetmiştir. Siyasette kaybettiğini yine ancak siyasette arayıp bulmak mecburiyetindedir. Mevcut düzen ve kanunlar nazarında geçerli sayılan vasıtalarla bir noktaya varmak mümkün oluyorsa, bu aracı ve bu fırsatı değerlendirmek üzerimize vaciptir...Bir de efendim, bâtılın kanun ve kurumlarıyla Hakk’a hizmet edilmez. Bunların emrinde ve himayesinde görev yürütülemez” gibi tutarsız ve mesnedsiz iddialarda bulunanlara biz Kuran’dan bir ayetle değinelim. Yusuf suresi 54.ayetinde: “Kral, getirin onu bana dedi. Onu kendime özel dost yapayım” “Kendisiyle konuşup ondaki olgunluğu görünce (Yusuf’a) sen artık bugün yanımızda mevki sahibi, güvenilir (bir kimse)sin ve artık emniyettesin” Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki, Firavunlardan biri olan Mısır meliki yine kendi saltanatını ve hükümranlığını sürdürüyor olmalı ki, Hz. Yusuf’u hıfzu himayesine aldığını söylüyor. Hz Yusuf as’da bu itimat telkin edici sözler karşısında “Öyleyse beni memleketin hazinelerine (bir nevi maliye ve sanayi bakanlığına) memur etsene, çünkü, ben hakikaten hazineyi ve serveti korurum. (ticaret ve ziraati çok) iyi bilirim” dedi. (Yusuf:55) Zaten bir sayfa daha çevirdiğimizde Hz. Yusuf’un Hakka ve halka hizmet imkanı bulabilmek ve dinini yerleştirmek için daha uzun yıllar Kralın mevcut kanun ve kurallarına uyar görünerek işini yürüttüğünü görüyoruz. “Yoksa Melik’in kanunlarına göre başka türlü kardeşini alıkoyma imkanı ve yetkisi yoktu.” (Yusuf:76) buyurularak Hz. Yusuf’un uzun müddet kralın hükmü ve himayesi altında kaldığını anlıyoruz. (İslam Davası ve Adil Düzen-Ahmet Akgül)

           Mısır, Hz. Yusuf as zamanında Darul İslam idi. Çünkü Hz. Yusuf as’ın zamanındaki firavun, Hz. Yusuf as’ın vasıtasıyla müslüman olup imana gelmişti. (İmam Nevevi)

           Halk kendi kendini yönetir ilkesini savunan demokratik felsefe, şirk ve küfürden başkası değildir. (İslamın Anlaşılması Üzerine-Ali Bulaç’tan) (Lâ-1 Mustafa Çelik)

           İslami devlette parti nizamı olamaz. İslam parçalanmayı ve çeşitli hile kullanılmasını istemez. (Mevdudi-İslam Anayasası) (Lâ-1 Mustafa Çelik)

           Bu tür düzenlerin içerisinde islam adına mücadele verileceğini sanmak, hatta bunun gereğini ileri sürmek, ayeti kerimenin bizleri takınmayı emrettiği açık ve seçik yolla ne kadar bağdaşabilir? “De ki: Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda eşitliği sağlayacak bir sözde birleşmeye gelin. Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na (hüküm, din ve değer yargıları koymak yetkisini başkalarına tanımak suretiyle) hiç bir şeyi eş koşmayalım. Kimimiz kimimizi de (uluhiyyet ve Rububiyyete has herhangi bir sıfat veya yetkiye sahip kabul etmek suretiyle) Rabbler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse “Bizim muhakkak müslümanlar olduğumuza şahid olun” deyin (Ali İmran:64) Ayet bizlere açıklığı, netliği, yolların ayrılışını vurgulamayı ve buna dikkat çekmeyi emrederken, bizim demokrasiye ve demokratik saflarda mücadeleye davette bulunmamız ve bunu –kendi adımıza değil- islamın öngördüğü ve tavsiye ettiği mücadele şekil ve metodu diye sunmamız, hiçbir zaman açık ve net bir şekilde yolların ayrıldığı noktada “eşitlikçi bir kelimeye” davet değildir..Demokratik düzenler tarafından “çoğulculuk esasına göre alınan kararlar, yapılan yasamalar adeta yanılmaz, hatasız ya da en ideal olarak takdim edilir ve böyle oldukları kabul edilmeye çalışılır. Başka herhangi bir esasın varlığına gerek hissettirmeyen basit günlük meselelerde çoğunluğun fikrini esas kabul etmede pek bir mahzur bulunmasa bile, kitleleri yakından ilgilendiren, onların dünya ve ahiretteki gelecekleri, tavır ve konumları açısından önemli olan konularda ise, çoğunluk pek öyle ideal bir çözüm yolu değildir. Bir şeyin çoğunluk tarafından kabul edilmesi –hatta bütün insanlık tarafından kabul edildiğini varsaysak bile- eğer Allah’ın hükümleriyle Resulünün irşadlarıyla bağdaşmıyorsa o şey bâtıldır...Cahili düzen ve yapılar içerisinde, bu düzen ve yapıların belirlediği esaslar çerçevesinde mücadele vererek islamı hakim kılmak için çalışmak isteyenler bulunmaktadır. Bunlar en azından bu alanlar içinde çalışarak müslümanların islam adına girişecekleri mücadelenin daha az sıkıntılı ve hatta oldukça rahat verilmesi için zemin hazırlamak gayesiyle ortay atıldıklarını söylerler. Bu cahili düzen ve yapılar içerisinde, cahiliyyenin öngördüğü kurum ve çatılar altında mücadele vererek bunu gerçekleştirmeye çalıştıklarını belirtirler. Seyyid Kutup bu konuda der ki: “Tebliğde bir takım kimseler fitneye düşecek ve irtidat edecekler, bir kısım kimselerde Allah’a verdikleri sözlerinde duracak, şehid olacak, diğer bir kısmı da sabredecek, kardeşlerini sabra davet edecek, müslüman kalmak hususunda ısrar edecekler, cehenneme atılmaktan hoşlanmadığı kadar, tekrar cahiliyyeye geri dönmekten hoşlanmayacaklardır.”...İslami bir yönetimi ayakta tutacak, ortaya çıkaracak, ortaya çıkışından sonra da varlığını sürdürmesini sağlayacak “müslüman taban” olmaksızın, böyle bir parlemento ne yapabilecektir? Askeri bir darbe parlementoyu fesheder, üyelerini hapislere yollar ve herşey kısacak birkaç dakika içinde olup biter. Konunun lehine ileri sürülebilecek bütün gerekçelere rağmen, böyle bir düşünüş gülünçtür, basittir. Yalnızca Allah’ın hükmüne başvurmakla, başka hiçbir hukukun ve yasanın egemenliğini kabul etmemekle yükümlü olan, Allah’ın hükmü dışında kalan bir hüküm, cahili bir hükümdür, o cahili hükmün kabul edilmesi de, o hükümden hoşnut olunması da o hükme (herhangi bir şekilde) iştirak etmekte müslüman için caiz değildir, diyen bir dine bağlı olan müslüman için Allah’ın indirdiklerinden başka hükümleri koyup kanunlar yapan, yaptığı uygulamalarıyla her fırsatta Allah’ın şeriatının hükmünü kabul etmediğini, reddettiğini ilan eden bir parlementoya katılmak nasıl caiz olabilir? Üstelik böyle bir parlementoya giren bir kimse yemininde, parlementoya sadakatle bağlı kalacağına yemin de etmektedir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “O size Kitapta: “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde onlar bir başka söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman sizlerde şüphesiz onlar gibi olursunuz” (Nisa:140) İleri sürülebilen lehte gerekçeler şundan ibarettir: Bizler onlara karşı islamı haykırıyoruz. Allah’ın indirmedikleriyle yapılan teşrileri sürekli olarak reddettiğimizi ilan ediyoruz. Derler ki Peygamber Allah’ın kelamını tebliğ etmek üzere Kureyş’in Nedvelerine gitmiyor muydu? Evet gidiyordu nedvelerine, fakat onları uyarmak için. Nedvelerinin faaliyetlerinde onlarla ortak hareket etmiyordu. Allah’ın şeriatinin egemenliğini kabul etmeye davet eden bir müslüman, çağdaş cahiliyenin nedvelerine gidip orada ilk cahiliyenin Resulullah sav’e izin verdiği gibi konuşmasına izin verilecekse, böyle bir davetçinin öyle bir nedveye gidip tebliğde bulunması farz olurdu. Çünkü o, bu durumda o nedvenin üyesi değil, dışından gelen bir davetçidir. İkinci tehlikeli kaygan zemin ise halk kitlelerinin gözünde davanın sulandırılmasıdır. Biz her fırsatta halk kitlelerine, Allah’ın indirmedikleriyle hükmetmek batıldır, diyoruz. Allah’ın şeriatıyle hükmeden yönetim dışında hiçbir yönetimin ve yönetim düzeninin meşruiyeti söz konusu olamaz diyoruz. Diğer taraftan halk kitleleri bizim, katılmama çağrısında bulunduğumuz işe katıldığımızı görmektedir. Bunun sonucu ne olur? İslamdışı bir anayasa ile yönetilen bir devlet, bu tezi savunanlar aracılığı ile varlığının korunmasına yarayacak ve ömrünü uzatacak islami bir kılığa bürünmüş olacaktır. Çünkü bunun sonucunda halk, islamın egemen olduğunu sanacak ve bu yönetime karşı sesini çıkarmayacaktır. (Muhammed Kutup-Vakıunal Masır) İslama karşı mücadeleyi zorunlu gören parti ve kurumlara destek veren, onları benimseyen, onların politikalarını doğrulayan kimselere gelince, bu gibi kimselerin islamla her türlü bağlarını koparmış olacakları açıktır. Hedefi islamı uzaklaştırmak yahut ona karşı savaşmak ya da müslümanlara karşı mücadele vermek olan partilere katılan müslümanlar ya mürteddir, ya da münafıktır. (Said Havva-Tefsirinden) Mazlumun hakkını korumak için gerektiğinde kafirler dahi dayanışma içine girilebileceğinden ibarettir Hılful Fudul. Böyle bir olaydan ve buna atıfta bulunduğu anlaşılan bir rivayetten islam ile hükmetmeyen hükümetlerle ortak olmanın ve islam dışı düzenlerin, islam dışı düzenleriyle hükmetmenin caiz olduğu sonucunu çıkarmak ise mümkün değildir.. Hz. Yusuf’un “yeryüzünün hazineleri” başında bulunduğu sürece, Aziz’in ya da melik’in şeriatine veya kurulu anayasal düzenine, kanun ve hükümlerine bağlı kalarak görevlerini yürütmediğini ortaya koyan hususların bazısını sıralayalım 1. Hz. Yusuf, zindandaki arkadaşlarıyla onların rüyalarını yorumlamak vesilesiyle konuşurken; “Hüküm (egemenlik) yalnız Allah’ındır” (Yusuf:40) demiştir. 2. Yeryüzünün hazinelerinin başına geldikten sonra ve bunun gerçekleştiğini ifade eden ayeti kerimenin hemen ardından şöyle buyurmaktadır: “O, orada dilediği gibi tasarruf ederdi.” (Yusuf:56) Müfessirler Onun yeryüzünde iktidar sahibi kılınmasını “dilediğini yapabilme gücüne sahip” diye açıklamaktadırlar. (Kurtubi Tefsiri) 3. Yusuf’un Melik’in kanunlarına aykırı uygulamada bulunarak kendi şeriatine uygun hareket edip, hırsızlık yaptığı belirlenen kardeşini yanında alıkoyduğunu öğreniyoruz. 4. Surenin 100.ayetinde de anne ve babasının tahtının üzerinde oturttuğunu öğreniyoruz. (İman ve Tavır-Beşir Eryarsoy)

           Ben bu meseleyi çok önemli ve tehlikeli bir fitne olarak gördüm. Çünkü bu mesele direkt olarak akideyi ilgilendiren bir meseledir. Kişi kimin hükmünü kabul edip itaat ederse ona ibadet etmiş olur. “Allah hüküm vermede kendisine ortak kabul etmez” (Kehf:26) Resulullah sav’in ne kendisi müşriklerin parlementosuna üye olmuş, ne de müslümanların oraya katılıp üye olmalarına izin vermiştir. Kaldı ki şayet gaye islamı getirmek ise bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan vesilenin islama ya da Resulullah’ın hareket metoduna zıt olmaması gerekir. İslamda GAYE de VESİLE de islama uygun olmalıdır. Kureyşliler, Resulullah’a ilahlarına laf atmaması ve akıllarını akılsızlıkla itham etmemesi şartıyla kendi üzerlerine hükümdar olması teklifinde bulundular. Bu sizin (demokratların) ulaşmak istediğiniz en son nokta değil midir? Resulullah sav bu teklifleri kabul edip onların üzerine hükümdar olduktan ve onları kendi hakimiyetine boyun eğdirdikten sonra onları islamın hükümlerine tâbi ettirebilirdir ve bu onun için çok kısa ve kolay olurdu. Fakat Resulullah sav böyle birşey yapmadı. Çünkü insanları önce kendisine kul edip daha sonra Allah’a kul etmek islam akidesine zıttır. Sizin yetkileriniz de ancak kanunların izin verdiği ölçülerle sınırlıdır. Meclisteki diğer partiler İslama zıt olan bir kanunu oy çokluğu ile kabul ettikleri zaman, siz mecliste buna karşı da gelseniz ve buna karşı oyda kullansanız hiç farketmez. Çünkü demokratik sistemin bir gereği olan “çoğunluğun kararı geçerlidir” kaidesini, bu meclise girerken daha baştan kabul etmiş oldunuz. Örneğin mecliste faizin helal olması oy çokluğu ile kabul edilse siz bu sistemi kabul ettiğiniz için o kararı da kabul etmek zorunda kalırsınız. Bu din Allah’tan olduğu halde onu hakim kılacak metodun kullardan alınması bu dinin pratiğine aykırıdır. Resulullah sav’in islamı hakim kılmada kullandığı metod, Allah’ın gönderdiği metodun ta kendisidir. (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir)

           Allah Resulü ve sahabeleri yaklaşık onüç yıl Mekke’de bir küfür toplumu içinde yaşadılar. Bu süre içinde de onlar gerektiğinde akidelerine bir zarar gelmemesi şartıyla müşriklerin kanunlarından biri de; kendi kabilelerinden kuvvetli bir kişi başka birisini himayesi altına aldığında artık o kimseye dokunulmamasıydı. (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir)

           Ebu Talib’e gelen Kureyş müşrikleri, himayesini geri almasını teklif etmişler, daha sonra Resulullah karşılığında zengin bir ailenin çocuğunu teklif etmişler, bunu da kabul etmeyince tehdid edip ona “Eğer himayende vazgeçmez ve yeğeninin bizim ilahlarımıza laf atmasına ve bizi akılsızlıkla itham etmesine engel olmazsan biz onunla ve seninle savaşırız” dediler. Ebu Talib Resulullah’a haber göndererek “Ey yeğenim! Kavmin bana gelip şöyle şöyle dedi. O halde bana ve kendine acı. Ve takat getiremeyeceğim bir şeyi bana yükleme” dedi. Peki Resulullah sav müşriklerin bu himaye kanunundan istifade etmek için akidesinden taviz verip tebliğ vazifesinden vaz mı geçti? Bilakis, akidesinden hiçbir taviz vermeden şöyle dedi: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayıda sol elime koysalar yine de bu işi Allah budini galip kılıncaya veya ben helak oluncaya kadar bırakmam”...Müşrik kanunlarından istifade için iki şart vardır, birincisi: Müslümanlar Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılan bir kanundan istifade etmek için kafirlere başvuramazlar. İslamın mubah saydığı şeyleri içeren kanunlar olmalıdır. İkincisi: Müslüman, kafirlerin kanunlarından istifade etmek için akidesinden taviz veremez. Örneğin bir müslüman haksızlığa uğrasa dahi, hakkını almak için tağutun mahkemelerine başvuramaz. Bu iki şart dışında, müslümanların ve islamın faydasına olan kanunlardan müslümanlar istifade edebilir ve kafirlerden yardım isteyebilirler. (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir) Demokratik nizam küfürdür. Demokrasilerde hakimiyet hakkı insanlara aittir. İslam inancında ise hakimiyet hakkı yalnız Allah’a aittir. Hükümde Allah’tan başkasının da hak sahibi olabileceğine inanmak küfür olacağı için demokrasiye inanmak da küfürdür. Bir ülkede halkın yüzde doksan dokuzu islamı istese bile, müslümanların başa geçmesini sağlamak için demokratik bir seçime gitmek de küfürdür. Çünkü böyle bir seçime gitmek hükümde insanların da pay sahibi olabileceği inancını taşır. (İslamın Hareket Metodu-Abdurrahman el-Muhacir)

           Teknik bilgi ve düzenlemeleri islami prensiplerle çelişmediği sürece kafirlerden kanun almakta bir sakınca yoktur. Almayı da islam dini yasakmış değildir... Laiklik ilkesini kabul eden siyasi rejim İslam hükümlerine baş kaldırmış demektir. Dolayısıyla öncelikle bu hükümet irtidat etmiş sonra da buna itaat etmiş olanlar mürtedleşmiş sayılır. Siyasi idarede görev alanlar tek tek mürted hükmünü aldıkları gibi bu hükümete itaat eden kitlelerden irtidada düşmüş olur. (Mustafa Sabri-Son Osmanlı Şeyhülislamı) (Hakimiyet Allah’ındır-Ziyaeddin el-Kudsi)

           İslam dışındaki tüm idari nizamları, hayat sistemleri küfürdür, tağutidir. Çağdaş tağutları temsil etmektedir. Onları inkar etmek, tekfir etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları destekleyenlerde tekfir edilip reddedilmelidir. Şu apaçık bir gerçektir kiİ Kuran ve Sünneti vırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşeri mahreçli kanunları kim va’zeder, va’z edilmesine katkıda bulunur, yasalaştırır, tatbik eder ve reddetmezse kafirdir. Bu durumda yasama meclisi (ki teşride bulunur) yasamayı tasdik eden parlementerler (milletvekilleri) uygulama safhasına koyan yürütme organları (başbakan, cumhurbaşkanı, bakanlar) ve yürtme organı başkanı, yürütme organlarının yapısı içinde yeralan hakim, savcı, avukatlar yine bu kanunlara dayanarak soruşturma yapan istihbarat ve güvenlik kuvvetleri ve kafir sistemi koruma ve kollamayla görevli olanlar kafirdirler. (!) Halka gelince, her kim böyle bir şeye rıza gösterir ve inkar etmezse, nemelazımcı bir tavır takınırsa kafir olur. Çünkü bu insanlar küfrün tahakkümüne rıza göstermekte, islam şeriatının kaldırılmasına, uygulanmamasına ilgisiz kalmaktadırlar. Hatta bazıları müslüman olduklarını iddia etseler bile. Onların kafir oluşu tağutu inkar etmelerinden kaynaklanmaktadır. İslamla çelişmeyen idari kanunları tatbik etmek ayrı, helali haram, haramı helal yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi caizdir, ikincisi ise küfürdür. İslam ile çelişmeyen idari kanunlardan kasıt; haramı helal, helali haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve toplumun düzenini sağlayan idari kanunlardır. Trafik, binaların şekli, su dağıtma şekli, mahallede bulunanların kaydedilmesi, yolların şekli, işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb gibi halkın genel maslahatına uygun olan ve şeriate karşı gelmeyen kanunları yapmak ve uygulamak caizdir. “Yoksa onların Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? (Şura:21) “De ki: “Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram bir kısmını helal kıldığınızı görmüyor musunuz?” De ki: size Allah mı verdi. Yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz? (Yunus:59) “Diliniz yalana alışmış olduğu için herşeye bu helal bu haram demeyin. Zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz saadete erişemezler” (Nahl:116) (Hakimiyet Allah’ındır-Ziyaeddin el-Kudsi)

           Hiçbir zorlama ve ikrah olmaksızın, islama karşı münafıkça yaklaşanlar cehenneme, bâtıl dinlere münafıkça yaklaşanlar cennete mi gideceklerdir?..Siyasi iktidarı ele geçirmek, olaya tavandan müdahele edebilmekti. Toplumsal kurtuluşun tavandan tabana doğru yapılmasında Kuranı Kerimden örnek alacağımız kıssa ise, hiç şüphesiz ki Yusuf as’ın kıssası değildir. Çünkü Yusuf as insanların ebedi düzlemde kurtuluşlarına vesile olma eylemini, maliye nazırlığı veya bu nazırlığın imkanlarından faydalanarak yapmamıştı. Kaldı ki o dönemdeki kralın nasıl bir kral, toplumun nasıl bir toplum olduğu da açıklık kazanan birşey değildir. Kuranı Kerimde tavandan tabana doğru bir hareket varsa, bu hareket Musa as’ın hareketiydi. Tüm israiloğullarının dünyevi kurtuluşu için olaya tavandan müdahale eden, Firavun’dan İsrail oğullarını kendisiyle birlikte göndermesini isteyen ve netice olarak İsrailoğullarını görkemli bir mucize ile denizden geçirerek kurtuluşlarına vesile olan önder, Hz. Musa as idi. Fakat sonra, sonra ne oldu? Musa as sözleşilen vakitte Rabbi ile buluşmaya gittiğinde, geride kalan israiloğullarının durumu ne oldu? Başlarında Harun as olmasına rağmen, Samiri denilen sapığa uyarak altından buzağı heykeli yapmadılar mı? Bu buzağı heykeline taparak şirke ve zulme yönelmediler mi? Bu kıssada apaçık bir şekilde gördüğümüz toplumsal gerçek şudur ki, tabandan değil tavandan gerçekleştirilen ve tabana yeterince oturmayan değişimler, köklü ve kalıcı değişimler değildir. Kaldı ki olaya özellikle tavandan müdahale eden Musa as, tabanı ihmal eden ve tabanı görmemezlikten gelen bir lider de değildi. Tabandaki insanlara yönelik daveti, bu insanlara yönelik teklifleri de bulunmakta idi. Ancak olayın sonucunu tahlil ettiğimiz zaman ne Harun as’ın varlığı ve ne de Musa as’ın davetini kabul eden tabandaki müminlerin varlığı, toplumsal çözülme ve dağılmayı önleyebilecek yeterlilikte değildi. Nitekim hiçbir askeri gücü bulunmayan Samiri gibi bir sapık, evet tek bir sapık, hiç zorlanmadan bu çözülme ve dağılmayı gerçekleştirebilmişti. Ne diyorsunuz? Kuranı Kerimde örnek ve ibret almamız için zikredilen bu gibi kıssalardan, örnek ve ibret almamız gerekmez mı? Tabana oturmayan ve yeterli taban desteğini almayan değişimlerin, kalıcı değişimler olmadığını anlayabilmemiz için, çok mu akıllı olmamız gerekir? Bizlere anlatılan bu kıssa tavandan taban doğru yapılan bu müdahalenin, bu müdahaleyi gerçekleştiren kişi veya kişilerin ayrılmasıyla akamete uğradığını, uğrayabileceğini anlamamız için yeterli değil mi?...Zulmün tespit ve teşhisinde, şahıslar, partiler veya devletler üzerinde durulursa, bu anlatıma kulak veren insanlar da şahıslara, partilere veya devletlere karşı belirli bir muhalefet meydana gelecektir. Oysa müslümanlar olarak oluşturmamız gereken muhalefeti, şahısların veya partilerin fevkindeki küfri zihniyetler üzerinde yoğunlaştırmamız ve bu muhalefete, detaysız bir islami içerik kazandırmak gerekir. Diğer beşeri hareketlerden farklı olan islami hareket, batıla muhalefetten veya bâtıla nefretten ziyade, hakka muhabbet temeline dayanan bir harekettir. Mesela Mekke döneminde inen ayeti kerimelerde Lât ve Uzza uzun uzadıya anlatılmamış, islami hareketin temilini bu putlara duyulan nefret değil, Allah’a duyulan muhabbet oluşturmuştur. Efendimiz sav’in davet mücadelesi; insanların öncelikle refah seviyelerini değil, dinlerini değiştirmeyi amaçlıyordu. İslamın ilk dönemlerindeki davetini kabul eden nice müslümanın bu daveti kabul etmekle sosyal durumları değişmemiş veya geçim sıkıntıları giderilmemişti. İlahi davetin tabiatında, davetin kabul edilebilmesi için, dünyevi nimetlerin bir rüşvet gibi ön plana çıkarılması yoktu. Birçok çalışmalarını saygıyla karşıladığım sayın Süleyman Karagülle ve arkadaşlarının hazırladığı “Adil Düzen” projesi, birçok boyuttan pratik geçerliliği olmayan bir projedir. Çünkü islam ahlakını kabul etmemiş, islam ahlakıyla ahlaklanmamış bir toplumda, bir sistemde, bu ahlaki prensipleri temel kabul eden islamın sosyal adaletiyle ilgili görüşleri, pratik geçerliliği olmayan ve istihza ile karşılanacak görüşler olacaktır. Medine vesikasının pratiğe konulduğu dönem, müslümanların istikrarlı ve potansiyel bir büyüklükte olduğu, müslümanların dışında kalan tüm gurupların ise belli bir ayrılık ve cedelleşme içinde bulunduğu bir dönemdi. Toplumu ürkütmemek, toplumu dağıtmamak, toplumu cezbedebilmek için “uyarıp-korkutma” prensibine bağlı islami tebliğ “uyarıp-müjdeleme” şekline getirildi. Cenneti kazanmak, oy pusulasındaki cennetliklere! Mühürü basmak gibi kolay bir işti! Genellikle müslüman olduklarını iddia eden bu politikacıların topluma yönelik dünyevi vaadleri ise dünya yaşantısını adeta cennete çevirecek vaadlerdi. Oysa değil bu toplum, canlarını dişlerine takarak mücadele eden asrı saadet müslümanları dahi, vaadedilen böylesi refah ve rahatla karşılaşmamışlardı. Dünya hayatı, imtihan ve meşakkat mücadele hayatıydı....İnsanlara “falanca işin gerçekleşmesi için kaba etinize ekmek bıçağı mı, çuvaldız mı, iğne mi batıralım?” sorusu yöneltilse, meseleyi genellikle bu üç alternatifler ile karşılaşan bu müslümanlar, alternatiflerin hak mı, batıl mı olduğunu düşünmeden, bu alternatiflerin hangisinin ehven olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Nitekim bu ehven mantığa göre; monarşi yerine oligarşinin, oligarşi yerine demokrasinin tercih edilmesi ve Allah uzun ömürler verirse demokrasi yerine de islamın tercih edilmesi düşünülmektedir! Oysa ne bu kadar uzun ömrümüz ne de bu kadar çok seçim hakkımız vardır. Dünyevi kaygılar veya islami beklentiler ile batıl alernatiflerden herhangi birisini ehven mantığı ile tercih etmek, hakkı hak olan islamı tercih dışı bırakmak demektir...Kapitalizm adına Lenin’in çürüyen putlarının kırılması ile, demokrasi adına Türkiye’deki bazı eskimiş putların kırılması arasında önemli bir fark yoktur. Çünkü her iki eylem de, hak adına değil yeni putlar adına gerçekleştirilen eylemlerdir. Yapması gerekenleri yaparak, sakınması gerekenlerden sakınarak kendi kulluk farizasını yerine getirmeyen insanlar, kuracakları parti ile toplumu kurtarmaktan ve pratik düzlemde islami hizmetten bahsediyorsa, bu insanlar apaçık, bir nifak içinde olan münafıklardır. (İki Fecr Arasında-Mehmed Alagaş)

           Demokrasi konusunda çok büyük hatalar işlenmektedir. İşlenen hatalardan birisi: “Demokratik Haklarımız” adındaki safsatadır. Düşünün ki demokrasi, bir firavundur. Şimdi kalkıp da “Firavunca haklarımız” gibi bir ifade kullanamayız. Bazı müslümanlar da “Nerede gerçek demokrasi? Keşke gerçek demokrasi olsaydı?” diye hasretlerini beyan etmektedirler. Bunlar da büyük bir gafletin içerisindedirler. Çünkü demokrasinin hakikisi ve sahresi yoktur. Demokrasi, demokrasidir..Demokrasi; ellibir kişinin, kırkdokuz kişiye ilahlık etmesidir. Başka bir ifade ile demokrasi; kırkdokuz kişinin, ellibir kişiye kulluk etmesidir. (Lâ-2 Mustafa Çelik)

           Dünya müslümanlarının yaşadıkları toplumu ve içinde bulundukları durumu dikkate alarak; konumlarını ve mücadele sahalarını, ilahi ölçülere göre tespit etmeleri gerekmektedir. Dünya müstekbirlerine karşı mücadele verirken, bu müstekbirlerin belirledikleri sahada değil, kendilerinin belirledikleri sahada mücadele vereceklerdir. Müstekbirlerin belirledikleri sahalarda mücadeleye soyunan müslümanlar, ilahi ölçüleri dikkate aldıkları zaman; söz konusu mücadele sahasında meşru kabul edilen birçok hamleyi yapamayacaklar, fakat müstekbirlerin bu hamlelerine maruz kalacaklardır. Müslümanların mücadele ettikleri düzlem, ilahi vahyi dikkate almayan aklın emrettiği bir düzlem ise, bu düzlemde mücadele verirken yardımı Allah’tan değil, yine akıllarından beklemek zorundadırlar!..Kominizmin yürürlükte olduğu Rusya’daki müslümanlar, kapitalizme karşı mücadele verirken, kapitalizmin yürürlükte olduğu Türkiyeli müslümanlar da, kominizme karşı mücadele verebilmektedirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi sağlıklı ve bilinçli bir mücadele, öncelikle vücuda giren, yani bulunduğumuz yapıda yaşayan mikroba karşıdır. Şeytani müdahaleye aldanan kimselerin durumu, paçasını kurda kaptırmasına rağmen, karşı dağdaki ayıya ateş eden avcının durumu gibidir. (Şeytanizme Rağmen İslami Uyanış-Mehmed Alagaş)

           İslam diniyle, şeriatı Garra ile alay eden ve şeriatı Garra’yı çağ dışı ilan eden günümz demokratlarını, laiklerini, liberallerini ve sosyalistlerini her kim destek verirse, o kimse şeksiz kafir olur. İmam Kurtubi Tefsirinin bir yerinde “Küfre rıza küfürdür. Ma’siyete rıza ma’siyettir” diyor. Molla Hüsrev, Siyerül Ecnas’ta “Bir kimse, kelimei küfrü konuşsa ve bir cemaat de o konuşanın sözünü kabul eylese, o cemaatin hepsi kafir olur. (Dürerül Hükkam) el-Muhit adlı kitapta şu meseleden ziyade bahsedilmiştir. İnsanlar küfür kelimesini söyleyen kimseye hiç bir şey söylemeyip, küfür kelimesini konuştuktan sonra mecburiyet yokken onun yanında otururlarsa, küfre iştirak etmiş olurlar.” (Fıkhı Ekber Şerhi) Demek oluyor ki içerisinde ahkamı küfür icra edilen meclislerde hiçbir mecburiyet yokken oturmak, küfre ve kafirlere rıza göstermektir. Bu da küfürdür. (Küfür Tek Millettir-Mustafa Çelik)

           Demokrasiye gelince, işte o günümüzün en büyük fitnesidir! Bugün islam davetçilerinin bir çoğunun içine düştüğü bir fitne. Demokrasinin islama hizmet ettiğini sanıyorlar. Onunla, Allah’ın islam ümmetine yüklediği “şura” arasındaki zahiri benzerlik sebebiyle işi birbirine karıştırıyorlar. İyice bilinmelidir ki meşru hedeflere ancak meşru yollarla gidilir. (Lâ İlahe İllallah-Muhammed Kutup)

           Müslümanların yaşam ve  düşünce hürriyetlerinin elinden alındığı bir dönemde, eğer onların liderleri, ilk merhalede, savunma, demokrasi ve kanun yoluyla onlara yaşam hürriyeti sağlayabiliyorsa bunda bir sakınca olmayıp doğal hakkıdır. İslamda siyasi çizgi merhale merhale ilerler. Temel ilkelerden ödün vermeksizin davet ve müntesipleri için elde edilen her bir kazanç makbüldür...Demokratik sistem, islami hareketten halkın seçtiği bir partiyi kabul etmesini istiyor. Ve çoğunlukla kazandığı için onun meşruluğunu kabul etmeyi öngörüyor. Bu parti ya da gurup islama düşman olabilir. İslamın temel ilkelerini kabul etmeyebilir. Ona karşı çıktığın zaman da daha önce bağlı kalacağını kabul ettiğin kanuna karşı çıkmış olursun. Bu da imzalamış olduğun anlaşmayı bozmak mecburiyetinde bırakır. Dinimiz ise yaptığımız anlaşmaya vefalı olmamızı istiyor. Demokratik sistemi kabul ettiğimizi düşünelim. Bu sistemde teşrinin kaynağı halktır. Bunu böyle kabul etmek, Allah’ın razı olmadığı bütün kanunları kabul etmek demektir. Aynı zamanda, yasal olarak seçilen heyetler tarafından hazırlandığından dolayı meşru olarak kabul etmemiz demektir. (İslamda Siyasi Anlaşma-Münir Muhammed Gadban)

           İslamda iyi niyetle, güzel bir netice elde etmek için de olsa “haram” işlemek caiz değildir. Mesela; öksüzleri, yetimleri ve dulları koruyacak bir hayır müessesi vücuda getirmek için kumar oynamak, hırsızlık yapmak, tefecilikle meşgul olmak gibi haram yollar kabul edilmemiştir. Dolayısıyla islami mücadelede vasıtalarında meşru olması şarttır. (Medeni Vahşet_Hüsnü Aktaş)

           Eğer demokrasi fikir ve inanç hürriyeti değil de kanun koymada beşer iradesini mutlak irade olarak kabul eden bir sistem olarak tanımlanırsa bu durumda ikinci tanıma giren “demokrasi” de akide hizbi haline gelir. (İman Risalesi_Mustafa İslamoğlu)

           Hüküm yalnız Allah’ındır ve O yalnız kendisine ibadet etmenizi emretmiştir"”(Yusuf:40) İslami devletin esas vasıfları Kuranı Kerim’in açıkça beyan ettiği şekilde aşağıdakiler gibi çıkarılabilir. 1. Hiçbir şahıs, sınıf veya gurup, hatta bir bütün olarak devletin kapsamı, hakimiyet talebinde bulunamaz. 2. Allah, yegane kanun koyucudur. Ve mutlak kanun yapma O’na aittir. İnsanlar tamamen bağımsız olarak kanun yapma yetkisine sahip değildir. Ne de Allah’ın koyduğu herhangi bir kanunu değiştirebilirler. Bu kanun yapmak veya kanun değiştirmek arzusu ilahi kanunlarla aynı doğrultuda olsa dahi. 3. İslami devlet bütün yönleriyle Peygamber sav vasıtasıyla bildirilen Allah’ın koyduğu kanunlara göre kurulmuş olmalıdır...İslam, halk hakimiyeti görüşünü tamamen reddeder..Demokrasinin, halk hakimiyeti üzerine kurulduğu iddia edilmektedir, fakat örnekler önümüzdedir; bir devletin teb’ası olan halk hem kanun yapmada hem de kanunların yürütülmesinde görev almazlar. Hakimiyetlerini seçilmiş delegeler vasıtasıyla icra ettirmeleri gerekir. Seçilen bu vekiller onlar adına kanun yapıp tatbik ederler. (İslamda Siyasi Sistem-Mevdudi)

           Bir parti kurmak ve bu partiye bugünkü şartlarda “TC”nin meclisine girip orada çalışmak mahiyet olarak herhangi bir ferdin kafirlerin müesseselerinde takiyye yaparak çalışması gibidir. Birisi ferden; ben bu kanun, anayasa ve yönetmelikler çerçevesinde hizmet edeceğim diyor. Öbürü de bir cemaat olarak bir organize ve teşkilat halinde aynı şeyleri söylüyor...Kim olursa olsun gayri islami bir sistemi benimsediğini söylemesi ve o sisteme göre hareket edeceğini açıklaması küfürdür. O sözünü yeminle veya kafirlere göre yemin diye kabul edilen bir kelime ve cümlelerle kuvvetlendirmesi durumu değiştirmez. Ancak bu gibi sözleri söyleyene hemen sen kafirsin denilmez...Resulullah sav daha risalet görevine başlamadan yaklaşık yirmi sene önce bir teşkilatta yer almıştı. Hem de bu teşkilatın içindekilerin pek çoğu müşrikti. Hedef zulmü ortadan kaldırmaktır. Resulullah sav risalet görevine başladıktan sonra da buyurdular ki: “..Eğer böyle bir anlaşmaya çağrılsam icabet ederim..” ..Takiyye, müminlerin zayıf olduğu ve kafirlerden korkma ve sakınmanın ortaya çıktığı her zaman uygulanması ruhsat olan bir konumdur. Örneğin sadece söz ile ben sizin kanunlarınızı kabul ediyorum, Demokrasi çerçevesinde mücadele ediyorum, Laik ve Demokratım vb hepsini de kalben tasdik etmedikçe ve amelen de zulüm ve haramlara bulaşmadıkça dil ile söylenmesi takiyye dahilindedir. (İslamda Meseleler ve Çözümleri 1 Ziya Eryılmaz)

           Hükümlerin son mercii insan olan ve otoritenin kaynağı olarak insanı alan her rejim, Allah dışında insanların birbirlerini Rabb edindikleri bir beşeri ilahlaştırma rejimidir. Herhangi bir kimse insanları yönetmek üzere kendi kendine yasa koyma yetkisi ilan ederse, sözlü olarak ileri sürsün, sürmesin, uygulamalı olarak ve yetki bölüşümü açısından uluhiyet iddiasında bulunmuş demektir. Buna karşılık herhangi bir kimse bu kulun söz konusu yetkisini tanırsa, açıkça söylesin veya söylemesin, o kulun uluhiyetini tanımış demektir. (Yoldaki İşaretler-Seyyid Kutub)

           Çoğu insana gizli kalan, bilinmeyen büyük şirkin bir başka çeşidi de, Allah’tan başkasını kanun koyucu olarak ve hakem olarak kabul etmektir. Onlar Allah’ın izin vermediği ve onun şeriatına zıt olan yöntem ve düşünce koyarlar. Diğerleri de onların koydukları bu yasalara, sanki isyan edilmeyip itaat edilen bir ilahi yasa, bir semavi hüküm imiş gibi itaat ederler. (Tevhidin Hakikati-Yusuf el-Kardavi)

           Ben; demir parmaklıkların ardında veya idam sehpalarında olmaksızın, hayatın yüce gayesi olan Allah’a ve islama davet etmeye kolay bir araç ve kural olması niteliğiyle demokrasiyi isteyenlerdenim...Halkların seslerini yükseltmesi için uğrunda bir çok cumhurityetlerin savaştığı, bazı halkların diktatörlere karşı yaptıkları çetin ve zorlu bir mücadeleden sonra onu elde ettikleri, Doğu Avrupa ve başka yerlerde olduğu gibi bu uğurda kanların döküldüğü, binlerce, milyonlarca kurban verildiği, bu sayede bir çok müslümanın da yasaklanmış olan bireysel haklarını kazandıkları, başlarına musallat olmuş baskıcı siyasi otoritelerin tırnaklarını sökmeyi başardıkları bir demokrasi, bu konuya yüzeysel bakıp, hemen red hükmünü verenlerin söyledikleri gibi neden kötü veya küfür olsun?..Demokrasinin önemli bir özelliği de günümüzde egemen güçlerin baskısından korunmanın en belirgin garantisi olarak sayılan bazı çözüm ve önerileri halka sunmak ve onları buna yöneltmektir. Zira bu yüzden halk, uzun bir zaman baskıcı, zorba yönetim ve krallarla savaşmak durumunda kalmıştır. İnsanlığın düşünür ve önderlerince, bundan başka formül ve yöntemlerin araştırılması engellenmemelidir ki insanlık bu konuda daha ileri ve zirve noktalara çıksın. fAkat kolaylığı nedeniyle adalet, şûra, insan haklarını korumak için ve büyüklük taslayan zorba yöneticilere karşı nasıl tavır alınması ile ilgili olarak, insanlar arasında halihazırda uygulanmakta olan demokrasinin bazı yöntemlerinin alınmasını bir ihtiyaç olarak görebiliriz.şer’i kurallardan biri de: “Onsuz tamam olmayan bir şey, o şeyi gerekli kılar” şeklindedir. Şeri bir amacı gerçekleştirmek için bir vesilenin gerekliliği ortaya çıkarsa, o vesile o amaç hükmündedir...Aldıklarımızın eksikliklerini tespit edip, bunları tamamlamamız ve ona kendi ruhumuzdan katmamız gerekir ki bizden bir parçaya dönüşsün ve ilk özelliğini kaybetsin. Seçim sistemine veya halkın oylarına dayalı olan bir sisteme baktığımızda, bunun benzerini islamda adayın buna ehil olmasına dair “şahitlik” yapma konusunda görürüz. O zaman şahitlik için gerekli olan adaletli ve dürüst bir yaşama sahip olması gibi şartlar, oy kullanacak için de gerekli olur. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit yapın” (Talak:2) Kim bir adayı sırf yakını, hemşerisi olması veya bir başka menfaati için tercih edip adaylığa uygundur diye ona oy verirse, yüce Allah’ın: “şahitliği Allah için dossoğru yerine getirin” (Talak:2) emrine aykırı hareket etmiş olur. Kim seçme hakkından geri durup, güvenilir ve yetenekli kişilerin kaybedip, kendisinde güvenilirlik niteliği bulunmayan ve hak etmeyen kişilerin kazanmasına imkan hazırlarsa, ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu bir sırada şahitliğini gizlemiş olur. yÜce Allah şöyle buyurur: “Şahidler çağrıldıkları zaman, kaçınmasınlar” (Bakara:282) Bu seçim sistemi her ne kadar bizim dışımızdan alınmışsa da, ona yönelik bazı kuralları eklediğimiz zaman sonuç olarak onu islami bir sisteme dönüştürmüş oluruz... “Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir, dolayısıyla bu “Hakimiyet ancak Allah’a aittir” prensibini reddeder” şeklindeki iddia ise tutarsızdır. Demokrasiye çağıran kişinin, Allah’ın insanlar üzerindeki hakimiyetini reddetmesine hiç gerek yoktur. Zaten bu demokrasiye çağıranların aklının ucundan bile geçmez. Onların önemle üzerinde durdukları şey; üzerlerindeki diktatörlüğü yıkmak, halkı zülüm ve baskı ile yöneten ceberrut padişahları alaşağı etmektir...demokrasiye çağıran bir müslüman, ancak islama uygun sayılan şekildeki hükümlerine çağırmalıdır. Bunlar, yöneticinin seçimle gelmesindeki islamın siyasi prensipleri, şuranın ve nasihatın kabulü, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, haksızlığa karşı durmak, kötülüğü reddetmek, özellikle de açıkça küfre düşmüş olanlara Allah’ın varlığı ile ilgili delil ulaştırmaktır...demokrasinin halkın hakimiyetini Allah’ın hakimiyetine alternatif olarak getirdiği iddiasında bulunmaya da gerek kalmaz. Çünkü aralarında bir çelişki yoktur. Bu, demokrasinin ayrılmaz bir parçası olsa bile araştırmacı islam alimlerince ortaya konmuş doğru olan görüş şudur: Mezheplerin gerekli gördüğü bir düşünce, o mezhebin bizzat kendisi sayılmaz. Bundan dolayı mezheplerin mensubu insanları kafir veya fasık olarak görmek caiz değildir. Kişi bu görüşleri kabul etmiş olsa bile bir defa bile onu düşünmemiş olabilir...günümüzde islamın, müslümanların ve islam davetçilerinin başındaki belalardan biri de, şeriatı tamamen etkisiz hale getirmeyen ve laikliği de mecburi kılmayan ama ideolojisini insanlara kılıcın zoruyla kabul ettiren saldırgan diktatörlerdir. Bu sistemler ancak zor kullanarak insanları batılılaşmaya mecbr kılmışlardır. Ayrıca islamiyet ve islami hareketle vuruşmadan, onun davetçilerine işkence etmeden, ancak bazen açık, bazen de gizli bir şekilde sahte demokrasi görüntüsü veren baskıcı bir yönetim altında onları her türlü yıldırma yöntemleriyle pasifize ederler. Bu şekilde güçlü olan saldırganın açıktan veya perde arkasından islama saldırısı gerçekleşmiş olur. Böylece islam varlığını devam ettiremez, mesajını veremez, berraklığını net bir şekilde gösteremez, sesini yükseltemez. Ancak kendisine tanınmış olan sınırlı bir özgürlükle, onları sevindiren ezanı dinleterek veya duygularını coşturacak bazı şeyleri yerine getirerek onların beklentilerini birazcı karşılayabilir. (Çağdaş Meselelere Fetvalar-Yusuf el-Kardavi)

           Küfür ve ilhad ehline karşı velalarını (bağlılık ve teslimiyet, tam itaat) verenlerin sıfatları nelerdir? Bunlar oylarını dinsiz bir partiye ya da islam dışı bir teşkilata vermişlerdir. Bunun karşılığında bekledikleri, ya önemsiz bir mevki veya az bir dünyalık ya da bekledikleri herhangi şahsi menfaattir. Onlara sorulduğunda “Aslında biz onların inandıklarına inanmıyoruz, sapıklıklarına ve küfürlerine de asla razı değiliz. Bizim yapmaya çalıştığımız, müslümanların başına gelecek belalara engel olmak ve elimizden geldiğince islam beldesindeki şer odaklarını tesirsiz hale getirmektir!” Allah Teala şöyle buyuruyor: “Kalplerinde hastalık olanların, “bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz” diyerek onlara koştuğunu görürsün.” (Maide:52) Eğer bu insanlardan bağlılıklarını geri çekmez, meclislerinden uzaklaşmazlarsa onlar da onlar gibi olurlar. Bu insanları ameli olarak münafık kabul etmiş olsak da, hiç şüphesiz bunlar müslümanlara en çok zararı dokunan ve islam için en büyük tehlike arz eden topluluklardır. Zira bu insanlar delalet ve inkar içerisinde olanlara bağlanmak suretiyle onların sayısını daha da artırmışlardır. Ali İmran 28.ayetinden (Takiyye ayeti) anlaşılacağı üzere müslümanın kalbinde kafirlere karşı zerre miktarı bir sevginin olmasına bile izin yoktur. Ancak zor durumda kalındığında idarei maslahat babından kafirlere karşı sanki de onlara düşman değilmiş, onları seviyormuş gibi davranabilir. Ortada hiçbir sebep yokken onları yedirip içirmenin takiyye ile hiçbir alakası yoktur. Zalimlerin şerrinden emin olmak için onlara hoş görünmeye çalışmak münafıklık değildir. (İslam Davetçilerine-Abdullah Nasıh Ulvan)

           İslami mücadelede de Kuranın ruh ve mantığına uygun metod kullanmak gerekir. Mekkeli müşrikler Hz. Peygamberle uzlaşmaya varmak istedikleri halde, ayetleri incelediğimizde bu iznin Peygamber as’e verilmediğini görüyoruz. (Bazıları islamın gerçekleşmesi için) Mevcut küfür rejimleriyle işbirliği yapmaya, onlarla beraber çalışmaya, onların şemsiyesi altında çalışmaya, onların kurum ve kuruluşlarını ele geçirmek, onların parlementolarını fethetmek vb düşüncelerle başlayan mücadele beraberinde ihtilafa düşmeyi de geciktirmedi. Karşılıklı iddialar, tartışmalar sonuçta her bir tarafın kendi başına bir yol izlemesine sebep olmaya başladı. Amaç aynı olmasına rağmen araçlar bir akide yani inanç haline getirildi. Mevcut yapıyı değiştirmek için nebevi mücadeleyi esas almayan guruplar islamı hakim kılalım derken yapmış oldukları maddi-manevi icraatlarla mevcut sistemin yürümesine sebep olurlar. (İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler-Mahmut Balcı)

           Seçimler yoluyla, islamcıların dinsiz ve laik bir idare altında, parlemento seçimleri yoluyla yönetime ulaşmaları çok zordur. Birincisi seçimlerdeki adayların kabul edilmeleri laik hükümetlerin elindedir. İkincisi dinsiz hükümetlerin istedikleri zaman seçimlerde sahtekarlık yapmaları kendi ellerindedir. Üçüncüsü, parlementonun feshi ve dondurulması bu hükümetlerin elindedir. İslami birçok partinin daha önce hükümetlere ortak olduğu, azımsanamayacak kadar milletvekiline sahip olduğu mecliste tam manasıyla söz sahibi olduğunu kaç defa işitmişizdir. Fakat gel gör ki böyle bir durumda batılı güçler hemen faaliyete geçmekte ve silah zoruyla yönetimi devralmaktadır. Bununla birlikte parlemento seçimlerinin islami bir topluma sağladığı faydalar ve olumlu sonuçlar da vardır. Bunlardan en önemlisi parlementodaki müslümanlar orada islamın sesini duyuruyorlar ve bu yolla pek çok insanın hakikatı bulmasına vesile oluyorlar. (Mısır parlementosu) Bu gibi faydaları var gözükmesine rağmen müslümanları mevcut kafir sistemlerle uzlaştırıyor, onların asıl yapmaları gereken eğitim ve hazırlık çalışmalarını terkettiriyor ve seçimlerle meşgul ediyor, müminleri yönetimin imkanlarından istifade etme düşüncesine sürükleyip ahlaken bozuyor ve onları bu yolla islamı hakim kılabilecekleri şeklinde bir düşüncee sürükleyip pasifize ediyorsa zararı daha çok demektir. (İslam Davetçilerine-Abdullah Nasıh Ulvan)

           İnsanların karşısına, hak ve doğru da olsa, aykırı söylemlerle çıkılması, insanlara muhalif ve insanlardan ayrı düşülmesi demekti! Çünkü insanların tasvib ve desteğini kazanabilmek, insanları acı gerçeklerle dağlayıcı değil, tatlı yalanlarla yağlayıcı söylemlerle mümkündür! Önemli olan insanları uyarıp korkutarak dağıtmak değil, uyutup-mejdeleyerek de olsa bir çatı altında toplamak, toplayabilmekti! Zaten insanları peşinden sürükleyen liderler de böyle yapmıyor muydu? Ayrıca, müslümanların tarihten ibret almaları gerekirdi. Dünya tarihinde gelmiş geçmiş nice peygamberler, bu ince siyasete (!), bu politik dehaya (!), sahip olmadıkları için kendi toplumlarına aykırı düşüp, yalnız ve marjinal kalmamışlar mıydı?! O halde insanları uyarıp-korkutma pahasına dağıtmamalıydı. Onları bir çatı altında toplamak lazımdı. Bu muhteşem hedefin biricik yolu ise, çağdaş liderler ve çağdaş politikacılarla her sahada rekabet yapmak, müslümanların onlardan daha insancıl ve daha barışcıl olduklarını cümle aleme ispat etmekti!...Kuranı Kerimin kendilerine yüklediği toplumsal sorumluluğu, islam davasının taşoron partilerine havale etmekle kuşlar gibi hafiflediklerini hissetmişlerdir! Artık vakitleri boldur ve her geçen gün daha da artan dünyalık ihtiyaçlarını giderebilmek için rahat rahat çalışabileceklerdir! Çünkü Yüce İslam Davası emin ve legal ellerdedir artık! O halde önce kemiyet sonra keyfiyet! Diyerek, cahili bir kemiyetin (sayısal çoğunluk) desteğiyle Rabbani bir keyfiyeti sağlayacaklarını zanneden bu şaşkınlar kimlerdir? Peygamberlerin mucizelerle bile gerçekleştiremedikleri toplumsal değişimi, küfri bir zemin üzerinde duran iktidar koltuğunda oturarak gerçekleştirebileceklerini zannedenler, nasıl bir politik büyünün tesirindedirler?..Demokrasi, herhangi bir toplumu geliştirmeyi veya herhangi bir toplumu değiştirmeyi değil, söz konusu toplumu bulunduğu hal üzere gütmeyi hedef alan bir yöntemdir. “Neden hakkı bâtıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde neden Hakkı gizliyorsunuz?” (Ali İmran:71) Allah’ın ayetlerini gizlemenizin nedeni bu ayetlerin sahibi olan Allah’ı, siyasi güçlerin düşmanlığından korumak için mi? Hakkı, bâtıl ile örtmenizin nedeni, hakkın sahibi olan Allah’ı, bâtılın sahipleri olan zalimlere hoş göstermek için mi? Siz ne yapıyor sunuz, Allah aşkına! Kendinizin demokratlığı yetmiyormuş gibi, hükmünde eş ve ortak tanımayan Allah cc’ın da mı demokrat olmasını istiyorsunuz? Kendinizi bir arabulucu olarak mı görüyorsunuz? (Yoldaki Musibetler-Mehmed Alagaş)

--"İslâm'ı yaymak için, vasıtanın da İslâmî olması gerekir." deniliyor. Bu durumda particilik caiz olur mu?

--İslâm'ı yaymak için, vasıtanın İslâmî olması gerektiği doğru... Haramla olmaz bu iş!.. Yalnız İslâm'da particilik, müslümanların hizip hizip olup birbiriyle çekişmesi, tefrika olması bakımından yasaktır. Fakat şimdi Türkiye'de bazı kanunlar çıkartılmış, bu kanunlara göre yürüyor işler... Bu kanunları dinlemeden bir şey yapamazsın. Polis gelir, savcı gelir, hakim gelir, mevcut mekanizma işler.

Şimdi bu mevcut şartlar içinde, yapılması gereken hayırlı tedbirler neyse onları yapıp yürümek lâzım!.. Bu mânâsıyla mevcut şartlara göre, uygun olan bir çalışma tarzı tutturmak bir mahzur değildir. Bu mânâda insanın çalışması, meydanlarda hakkı söylemesi, insanları doğru yola çekmeğe vesile olması bakımından parti çalışması yapılması caizdir. Çünkü, tebliğ vesilesi oluyor, hakkı söylemeğe çalışıyorsun.

Müslümanların parça parça olup birbirleriyle çekişmesi doğru değil ama, mevcut bir kanûnî nizam içinde, konuşma ve tebliğ etme vasıtası olarak bu yol açık olduğuna göre, bu yolda çalışmakta bir mahzur yok... Buna haram diyemeyiz, çünkü hakkı söylüyorsun. Yalnız, söylenilen şeyler İslâm'a, hakka, Allah'ın rızâsına, hadis-i şerife uygun olacak!..

--Siyâsî partilere oy verilmesi ve meclise gidilmesi İslâm'a ters düşmez mi, şirk değil mi?..

--Hayır, şirk değildir. Şirk, Allah'a ortak koşmak demektir.

Siyâsî partilere oy verilmesi, bir iyi insanı seçip yönetime getirmede araç olabilir. Adetâ bir çeşit istişaredir seçim... "Kimi istiyorsanız seçin!" diye istişarede fikrini söylemektir. Sen de fikrini söylersen, bu İslâm'a uygun olur. Söylemezsen, İslâm'a ters olur.

--Ama hepsi birbirinden berbat!..

--O zaman doğrusunu sen koy! Sen çık da bizi de kurtar, biz seni destekleyelim. Dürüst insan çıksın ortaya...

Birisini seçeceksin. Seçmemek de çare değildir, oy vermemek de çare değildir. Oy vermek mecburiyettir, dînî mecburiyettir benim âcizâne kanaatime göre... Çünkü, sen oy vermediğin zaman, öbür taraf baskın gelip hiç istemediğin bir insan çıkabiliyor. Katılmıyorsun, o zaman bakıyorsun: "Aaa, şu kadar oy farkıyla çıkmış bir edepsiz, hırsız kimse... Sen oy vermediğin için oraya çıktığından, onun vebali sana da gelir. Vermediğin için de gelir. Bu iş böyle...(Esad Coşan-Güncel Meseleler)

           “Merhamet edenlere, Rahman olan Allah da rahmetiyle muamele eder. Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.” (Buhari-Müslim) Bu hadisin tasavvufi yorumu; “Tabii şekillere, kanun ve nizamlara yani beşeri sistemlere muhalefet edin ve karşı gelin. Ancak bu sayede yüceler semasının yani göğünün mertebelerinden ve tabakalarından külli ve ilahi olan ruhumuzun taşan feyizleri üzerine aksın.” (Tasavvufi Yorumlarıyla Kırk Hadis-Sadreddin Konevi)

           Her türlü seçimler için, oy kullanmak veya propaganda yapmak bir nevi şehadette bulunmaktır. Kim yalancı ve haini seçerse o da yalancı ve haindir. Allah cc şöyle buyurur: “Ey müminler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeye çalışan hakimler ve Allah için doğruyu söyleyen şahitler olun. Velev ki şahidliğiniz nefsinizin yahut ana ve babanızla, yakın akrabanızın aleyhinde olsun..(Nisa:135) (Müslümanın Ahlakı-Prf. Muhammed Gazali)

 

 

TASAVVUF

TASAVVUFU RED EDENLER

           Tarikatın kurucusu olan Şahi Nakşibend (öl.1389)’in kendisinden iki yüz yıl önce ölmüş olan Abdulhalik Gojdavani ile görüştüğü ve Ondan mezun olduğu ileri sürülmektedir. Yine 4.halkadaki Caferi Sadık’ın ölümü ile 5.halkadaki Bistami’nin doğumu arasında 38 yıl var. Tarikat ehlince Bistami, Cafer’in ruhaniyetinden istifade etmiş ve o makama gelmiştir. Yine Bistami’nin ölüm tarihi 871 iken 6.halkadaki Ebul Hasan Karakani’nin ölüm tarihi 1034’tür. Nakşibendiler Onun (asla çağını yaşamadığı ve hiç görüşmediği) Beyazıdı Bistami’nin ruhaniyetinden feyiz alarak velilik makamına eriştiğine inanmaktadır. 9.halkadaki Abdulhalik Gojdavani’den sonraki şeyhlerin çoğu Türk kökenlidir. (Rabıta-Ferit Aydın)

           İslam, beşer ile Rab arasındaki bütün aracıları kladırmak ve kul ile Rabbi arsındaki direkt bağı kurmak için geldi. “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana dua edin size icabet edeyim” (Mü’min:60) İslam, dini sadece Allah’a ait kılmak için geldi. Tasavvufçular ise, şeyhi müridin gözünde, insanlar ile Rableri arasında bir aracıya önüştürmek için gelmiştir...Tasavvufta işlenen bidatlarıın en önemlileri, türbelere ve velilere ibadet, müridin gözünde şeyhin onunla Allah arasında aracı olacak kadar büyütülmesi, Allah’tan başka kimseye yöneltilmeyecek bazı ibadetleri ölü olsun, sağ olsun bu şeyhlere yöneltmektir. Veya Allah’ın kutuplata, abdallara Allah’ın mülkünde tasarruf yetkisi verdiğine, bu nedenle mürid şeyhinden şefkat, merhamet isteyip tazarruda bulunursa işleri şeyhin müridin yararına çevireceğine ve onu tehlikeden koruyacağına inanmayı ne diye isimlendirelim?...Bazı tasavvufçuların uğruna çaba sarfettikleri “fani olmak” fikri, Hindu inanışından geçmiş bir fikirdir. İslamdan kaynaklanan bir fikir değildir. Bedene eziyet ederek veya onu ihmal ederek ya da hâkir görerek ruhu kurtarıp safileştirme fikri de böyledir. Amel etmeden cihad etmeden fakat virdlele, zikirlerle, türbelerle, velilerle, şeyhin bereketiyle, şeyhlere ve velilere –acziyetin bereketi ile- inen harikalar ve kerametlerle vuslata ereceklerini, Allah’a vasıl olacaklarını vehmediyorlar! (La İlahe İllallah-Muhammed Kutup)

(Tasavvuf ve İslam-İbrahim Sarmış’ın isimli eserinden) İbni Arabi hakkında naklettiklerine bakalım. “Arif Allah’ı her şeyde görendir, belki her şeyin kendisi olarak görendir.”, “Putperestler arif billahtır.”, “Cehennem artık sahiplerine ceza değil, tatlı olacaktır.”, “Allah her şeydir ve neye ibadet edilirse, Allah’a ibadet edilmiş olur”, “Her şey Allah olduğu için kulların Allah’tan başka taptıkları bütün şeyler de aslında Allah’tır. Bu ayırımı kullar uydurmuştur.” “Hayal aleminde Allah’ı gördüm ve bütün söylediklerim ondandır.” (Fususu’l Hikem’den) ibni Arabi’ye göre Cibril, Hz. Peygamberin hayal gücünün bir mahsulü olarak ortaya koyduğu bir varlıktır. İstediği kadar Cibril ile konuştuğunu zannetsin, aslında o kendi kendine konuşmaktan ve kendi kendini dinlemekten başka hiçbir şey yapmamıştır, demektedir.(Fusus) “Allah maddelerden soyut olarak müşahede edilmez. Varlık bakımından mevcudatın aynısıdır, muhdesat (sonradan olma) diye isimlendirilenler onun yüce zatıdır ve ondan başkası değildir.” Ali el-Kari bu konuda şöyle demektedir: “Her hangi bir insanın Allah’ın bir parçası olduğunu söyleyenler bütün tevhid dinlerinde kafir olurlar.” Şimdi doğal olarak ben bu gibi insanı ürküten iddiaları okuyunca ister istemez bu yazılanlara karşı hoşgörü ile bakamıyorum. Üstelik gerçekler bu kadar açıkken neden tevile gerek duyuyoruz onu da anlamış değilim. Bu sözler tevil edilerek temizlenebiliyorsa, neden küfür diye bir kavramı müctehid imamlarımız ortaya atmışlar ki! Her sözü tevil ederiz olur biter? En azından şunu yapabiliriz bu düşünceleri savunan insanların görüşlerini kendimize mesned edinmeyiz, ama o da yok. Acıdır ki benim bu düşündüklerimi İbni Arabi tâ o zamanlardan düşünmüş ki şöyle diyor: “Firavun mümin olarak öldü, tahir ve mutahhar olarak ruhu alındı. Onun “Alemlerin Rabbi nedir?(Şuara:27) diye hakkın hakikatinden sorması doğrudur. (Futuhat) Hadi bakalım buyurun burdan yakın! İbni Kemal onun hakkında diyor ki: “Fusus sahibi başlangıçta alimlerin büyüğü ve meşayihin başı iken sonra şeytan gibi mülhid (Allah’ı inkar eden kafir)lerin başı oldu.” Sadreddin Konevi’den “İnsan Hakkın kendisidir. Zat, sıfat, arş, kürsi, levh, kalem, melek, cin, gökler, yıldızlar, yer ve içindekiler, dünyevi uhrevi alem, varlık ve içindekiler ne varsa hepsi insanın kendisidir. Hakk’ın kendisi odur. Kadim ve hadis odur.” (Meratibul Vucud) bu sözleri söylemesine rağmen bakın vefatından önce yazdığı vasiyetnemesinde neler diyor: “Arkadaşlarıma benden sonra zevke dayanan bilgilerin meselelerine dalmamalarını, tevile gitmeden benim ve Şeyh (ibni Arabi)nin sözlerinden açık olanları ve nassları düşünmekle yetinmelerini tavsiye ederim. Benden sonra bunlar yasaktır. Hiç bir kimsenin zevke dayanan sözünü kabul etmesinler.” Hadi diyelim ki beni bu işin içinde olmadığım için anlayışsız olmakla suçladılar peki ya buna ne demeli. Bakın bu insan hayatının o bölümünün atılmasını istiyor. Nedenini ise Mikail Bayram anlatıyor: “..fakat Konevi, özellikle 1261 yıllarından sonra çeşitli siyasi ve sosyal olayların sonucunda görüşlerinde bir takım tashihlere gitmiştir. Moğol istilası dönemindeki siyasi baskı döneminde özellikle hadis ile meşgul olmayı yeğlemiş ve ömrünün son on yılında bunu sürdürmüş, tasavvufi ilgilerini arka plana atmıştır.” En ilginç tarafı ne biliyormusunuz sayın hocam, Konevi’nin Arabi’nin üvey evladı olması.       Yazar daha sonraları şeyhlerin pekçok kerametlerinden bahsetmiş özellikle tasarrufla ilgili olanlarına cevabı çok ilginç “Merak ediyoruz, anlatıldığı gibi bu insanların güçleri varsa neden dünyanın birçok bölgesinde kafirlerin ve zalimlerin baskıları altında inim inim inleyen milyonlarca müslümanın, hatta müslüman olmayan mazlumların imdadına koşmuyor ve zalim tağutları yelebir etmiyorlar? Neden hep müslümanları çarpacakları anlatılıyor da Filistin, Keşmir, bosna ve adı islam ülkesi olan birçok bölgede müslümanlara reva görülen zulüm ve baskı yapanları çarpmıyor veya hizaya getirmiyorlar? Neden cahiliyye düzenleri tasvip etmedikleri için zindanlarda işkence altında ömür tüketen mücahit müslümanları kurtarmak için harekete geçmiyorlar?” insan ister istemez düşünüyor neden diye. Yine diyor ki klasik tasavvuf kitaplarında rabıta diye bir konu olmadığını söylüyor. Bunun ilk defa Halid Bağdadi ile başladığını söylüyor. Tasavvufun kaidelerinden bazılarını da şöyle naklediyor: “Şeyhlerin silsilesine kendisini ulaştıracak ve kalbınden perdeyi kaldıracak üstadı olmayan kimse, sahipsiz bir sokak çocuğu ve nesebi belirsiz bir kişidir.” (Şarani-tabakatül Kübra) yine eş-Şaranin diliyle, şeyhine başka bir şeyhi ortak koşmasının Allah’a ortak koşmak gibi olduğunu telkin ederler. Şeyhin tarikatından başka bir tarikat seçer veya onun gösterdiği yoldan değil, başkasının gösterdiği yoldan giden kişinin dinden çıkmış gibi olacağını bile söyler.”(Letaifül Minen) “Resulullah heva ile konuşmadığı gibi şeyhte ona uyarak zahir ve batında hevasından konuşmaz” (ibni Arabi) “Üstadına hayır diyen asla felah bulmaz. Şeyh varken mürid sadece farz namazı kılmalıdır. Çünkü onun görevi hizmettir. Şeyhine bütün durumlarını açmalı ve gizlememelidir.” (Sühraverdi, İhya)Ebu Yezid Bistami şöyle demektedir: “İlminizi ölülerden (peygamber  ve alimlerden) aldınız. Biz ise, ilmimizi hiç ölmeyen (Allah)den aldık.” Yine “Öyle bir denize daldık ki, peygamberler onun sahilinde kalmışlardır.” (Cevahirül Maani) el-Bistami “Allah’a yemin ederim ki sancağım Muhammedin sancağından üstündür.” “Beni bir defa görmen Rabbini bin defa görmenden daha hayırlıdır” cüneydi Bağdadi ise şöyle der: “Yeni başlayan (mürid) kişinin şu iç şeyle kalbini meşgul etmemesi iyi olur. Aksi halde durumu değişir: bunlar mal kazanmak, hadis öğrenmek ve evlenmektir. Sofunun okuyup yazmaması gerekir. Çünkü bu, himmetini toplamak için daha iyidir.” (Ebu Talib El-Mekki)         Hatta Celaleddin Rumi’ den de şu örnekleri yazmış. Mesnevi’nin beşinci cildinden “...elçi kızı getirince o yiğit derhal aşık oldu.. O yatıp uyuyan rüyada bir hayat görür, onunla buluşur, düşü azar uyanıp kendine gelince görür ki o oyunbazlık uyanıkken olmamış. Vah der, beyhude yere erlik suyumu zayi ettim, o işveli hayalin işvesine kapıldım.O yiğit er de benden yiğidi idi, asıl erliği yoktu. O yüzden erlik tohumunu öyle kuma saçtı gitti..Aşk ateşi öyle bir parlamıştı ki yerle göğü farketmiyordu. Çadır içinde o ay parçasına kasdetti akıl nerde, halifeden korku nerde? Şehvet, bu ovada davul döndü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turp oğlu turp! Yüzlerce halife o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür.O kadına tapan er şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu...dosdoğru gideceği yere giderken orduda bir gürültü, bir kızılca kıyamettir koptu.Er sıçradı, ...açık halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Bir de ne görsün, ormandan kara bir erkek aslan, kendisini ordunun içine kapmış koyvermiş. Atlar ürküp köpürmüşler, her çadır ve ahır yeri yıkılmış, herkes birbirine girmiş...Er pek yiğitti, aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın önünü kesti. Kılıçla bir vurdu, başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu çadıra koştu.O hurinin yanına gelince, .... Öyle bir aslanla savaştı da erliği yine sönmedi, hala ayaktaydı.  O tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. İstekle ona kendisini teslim etti. O anda iki can birleştiler...”Ayrıca halayığı ile zina yapan zahidin, erkek homoseksüellerin, camide kadın kılığına giren tacizci erkeğin, halife koynundaki cariyenin hatırladığı erkeklerin, eşekle çiftleşme rezaletinin, halayıkla, hanımının eşekle cinsel ilişkisinin, edebsizce hikaye edilmesini Mesneviden okumak mümkündür.       Bir şeyhin hacca gitmekte olan Beyazıd Bestamiye: “Kabe benim. Çevremde yedi kez dön ve memleketine git. Beyhude zehmet çekip Hicaz’a gitme. Kabe kuruldu kurulalı Allah oraya bir kez bile girmedi. Oysa ki benim varlığım vücud bulalı Allah bu evden hiç çıkmadı.” Demesinden ibaret olan bu hikayeyi Mesnevisine alan Mevlana, hacca gidenlere de şöyle seslenmektedir: “Ey hacca gidenler! Nereye gidiyorsunuz? Nerdesiniz? Sevgili burada gelin, buraya gelin! Sevgiliniz duvar duvara bitişik komşunuzdur. İş böyle iken siz, çöllerde ne akılla dolaşır durursunuz? Sevgilinin suretsiz suretini gördünüzse, hacı da sizsiniz, Beytullah da sizsiniz, Beytullah’ın sahibi de. Kaç defadır bu evden kalktınız, o eve gittiniz. Bir kerecik de şu evden kalkıp şu dama çıkın bakalım. Rabiatül Adeviyyenin Kabe’ye put dediği ve Hallac’ın hacca gitmek yerine kişilerin kendi evlerinde temiz bir şeyin etrafını yedi kez tavaf etmelerini ve hac parasını fakirlere dağıtmasını tavsiye ettiği ve insanları hacca gitmekten alıkoyduğu bilinmektedir.         Şu da katidir. Keşf itibariyle sahih olan bir şey nakil yoluyla gelenden daha sahihtir. Zira keşf halinde vehim ve hayal olmaz. Onda tam bir açıklık ve hakkalyakin hali vardır.” İsmail Hakkı Bursevi)           Muhammed Nazım Kıbrisi ilmi ve alimi şu şekilde horlamaktadır: “Ali başka Veli başka. Dünyada ne kadar alim varsa, o alimlerin hepsinin ilmini bir vilinin ilim denizine atarsan kaybolur... Öteki ulemaların okuduğu ilimleri onların okudukları kitapları, Avrupanın papazları da okur. Bizden fazla okurlar onlar... İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler) bizden fazla biliyor. Lakin ilmi kalbinde olanların ilminden onlar bihaberdir. Kalpte olan ilim ledünni ilimdirç ledünni ilmi papazlar alamaz.”           “Hz. Peygamber efendimiz, Miraç’da Cenabu Halık’tan haber verdi. Mahluku olan ruhu niçin bilmesin? Binaenaleyh ruhu ve saatin ne zaman kopacağını da bilirdi.” (Mehmed Zahid Kotku-Tasavvufi Ahlak) (İslam ve Tasavvuf-İbrahim Sarmış)

 

           Bazı cahil sûfilerin, şeyhlerinin mertebesini yükseltmek için “ölümü anında müridinin imanını şeyhinin gelip kurtaracağından” söz ettikleri çokça rastlanan bir durumdur. (İman Ve Tavır-Beşir Eryarsoy)

                       İmam Rabbani “Yarın kıyamet gününde bize sorulacak olan şeriattır, tasavvuf değil. Cennete girmek, cehennemden kurtulmak ancak şeriatı uygulamaya bağlıdır. İlim ehli kendi kurtuluşlarına ilave olarak çevrelerindekileri de kurtarırlar. Ama tasavvuf ehli sadece kendilerini kurtarırlar. Bu yüzden ehli ilim, ehli tasavvuftan üstündürler. Eğer sofi, tasavvuf ilminin yanında şeriat ilmini de alırsa o zaman kendisi de şeriat alimlerine dahil olmuş olacaktır. (48.mektup)

           Tasavvufçulara göre Hz. Hıdır bir veli idi ve ona ledün ilmi verilmişti. Bu çevrelerden bazılarının iddialarına göre ise Peygamber sav gizli bir yolla Hz. Ali’ye, kimine göre ise Hz. Ebu Bekir’e böyle bir ilim vermiştir. Bâtın ilmini ileri sürenlerin dayanaklarından biri de şu rivayettir: “Her ayetin bir zahiri bir bâtını bir haddi bir de matlaı vardır” (Şatibi, İbni Teymiyye) İmam Gazali’ye göre bir ayetin 240 bin anlamı vardır. (İhya-1) Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, peygamber sav’in gizli yoldan Ebu Bekir’e, Hz. Ali’ye veya bir başkasına dini bir ilim öğrettiğini iddia etmek, onun tebliğ görevini yerine getirmediğini iddia etmek anlamına gelir. Çünkü yüce Allah peygamberine şöyle hitap etmektedir: Sana emrolunanı açıkça söyle” (Nahl:94) Kuranı KerimdePeygambere dinin bazı şeylerini sadece belli kimselere anlat ve diğerlerinden bunları gizle diye bir emir mevcut değildir. Buhari, ebu Cuhayfe’den “Ali’ye sordum “Allah’ın kitabındakiler dışında yanınızda vahiyden bir şey var mı?” Hayır. Daneyi yaran ve insanı yaratana yemin ederim ki benim bildiğim, Kuranı anlama konusunda Allah’ın herhangi bir insana verdiği anlama kabiliyetinden ibarettir” dedi. Peki şu sayfada ne vardır? Diye sordum. “Diyet meselesiyle, esirin masıl serbest bırakılacağı ve kafir sebebiyle müslümanın öldürülemeyeceğine dair şeylerin yazılı olduğu bir sayfadır” dedi. (Buhari;Cihad) Her ayetin bâtını ve zahiri ile ilgili rivayet Hasan el-Basri’nin mürsellerin-dendir. (Teymiyye) Bu ifade, her ayetin bir çok anlamı olduğunu anlatı-yorsa; Kuranı Kerim’de birçok muhkem ayet vardır; muhkem ayetlerin-se birden fazla anlama gelme ihtimali yoktur. Kurtubi (ö.1273) sûfilerin ledûn ilmi iddialarını reddederken özet olarak şöyle demektedir: “Peygamber kanalı dışında Allah’ın hükümlerinin öğrenilmesi için bir yol yoktur. Selef ve halef alimleri bu konuda icma etmişlerdi. Bu konuda kesin ve yakîn hâsıl olmuştur. Allah’ın emir ve yasakları peygamberler kanalıyla öğrenilir. Peygamberimizin vefatından sonra Allah’tan dini bir hüküm aldığını söyleyen, peygamberlik iddiasında bulunmuş olur. (Kurtubi Tefsiri) Müfessir Âlûsi’de (ö.1852) ledûn ilmi iddialarını redde derek dini bilgilerin sadece peygamber sav’den alınacağını belirten ve sûfilerin de kendi üstadları olarak gördükleri Abdülkadir Geylâni’nin, Cüneyd Bağdadi’nin, Sakâti’nin, Ebu Said el-Harraz’ın ve Gazali’nin sözlerinden nakiller yapar. (Ruhul Meâni)(Asrı  Saadette İslam-1)

           Mesela, veliler, ebdal, nüceba, evtad ve akdep hakkında, Rasule atfedilen haberler uydurmadır. Üçler dörtler, yediler, onikiler, kırklar, yetmişler, üçyüzler, üçyüzonüçler gibi gruplanmalar da uydurmadır. Kutb’un bir kişi olduğuna dair söylenen haberler de uydurmadır. Seleften salih olanlardan hiçbiri “ebdal” dışında kalan hiçbir ifade kullanmamışlardır...Bir kimse, velilerden herhangi birinin, Allah Rasulünün belirtmediği bir yolla, Allah rızasına nail olacağını, Allah’ın dosdoğru yolunda bulunacağını düşünür itikad ederse, gerçekten o kişi, şeytanın dostu bir inkarcı olur...Gerçek evliyaların kanaati odur ki: Bir kimse havada uçsa, su üstünde yürüse gene de aldatıcı olabilir ve arkasından kayıtsız şartsız bir biçimde gidilmez. Fakat bu fevkaledelilkleri göstermenin yanında, Allah Rasulüne itaat ettiği de açıkça görülüyorsa, onun yasak ve emirlerini olduğu gibi yerine getiriyorsa, böylesinin bir veli olduğuna inanılabilir ve sözleri yerine getirilmeye değer bulunabilir...İbni Arabi, bilgilerini Rasule vahiy getiren meleğin getirdiği kaynaktan aldığını söyler. Ona göre vahiy meleğinin getirdiği haberlerin kaynağı akıldır. Peygambere vahiy getiren melek olan Cebrail de, hayaldir, tasavvurdur. Hayal ise, akla bağlı olduğundan, daha aşağı bir yerdedir. O, Nuh kavmini, Hud kavmini ve Firavunu över ve tebcil eder ama, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Harun gibi Rasül ve nebilerde eksiklikler bulur. Küçük düşürür onların kadirlerini. Cüneyd b. Muhammed ve Sehl b. Abdullah Tusteri gibi büyük müslümanlarca makbul olan şeyhleri kötüler ama, Hallacı Mansur gibi, gerçek velilerce makbul sayılmayan kişileri över ve yüceltir. (Allah’ın Velileri İle Şeytanın Velileri Arasındaki Fark-İbni Teymiye)

           Günümüzde bazı insanlar bâtıl bir kıyas yaparak şöyle diyorlar: “Efendim, nasıl ki bir belediye başkanının, devlet başkanının yanına girmek, herhangi bir işini gördürmek için bir adamını bulmak gerekiyorsa, Allah’a ve Rasülüne ulaşmak için de mutlaka bir vasıta bulmak gerekir. Hatta direkt olarak Allah’a ulaşılamaz. Önce veli bir kula ulaşacaksın. O seni yetiştirecek, rasule ulaştıracak. Sonra Rasul yetiştirecek, Allah’a ulaştıracak.” Bu tamamen islam dışı bir sözdür. Peki islam dışı olduğuna delilimiz nedir? Birincisi; Allah Teala ne belediye başkanıdır ne de devlet başkanıdır ki kapısında kapıcılar bulunsun. Allah, peygamberlerin, velilerin, mürşidlerin nasıl Rabbi ise bizim de Rabbimizdir. Onlara karşı başka bize karşı başka değildir. Araya vasıta konulmadan kendisine ulaşılamayanlar zalimlerdir. İkincisi; Fatihayı okuyan herkes “Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz” ayetini okuyor. Bu Rabbimizle karşılıklı konuşma kipindedir. Madem ki biz direkt Allah’ın huzuruna gidemiyorsak, ne diye kendimizi aldatarak, sanki Rabbimizin huzuruna kabul edilmiş gibi karşılıklı konuşma kipiyle konuşuyoruz? Demek ki, bize şah damarımızdan daha yakın olan Rabbimizin huzuruna girmek, Ondan birşeyler istemek için herhangi bir vasıtay ihtiyacımız yoktur. Eğer böyle olmayıp da aracılara ihtiyaç olsaydı bu zulüm olurdu. Çünkü benim Rabbime her an ihtiyacım var. Ne zaman, ne isteyeceğim belli olmaz ki. Ben her an aracıları nasıl bulacağım. Kaldı ki aracılar da zaten Rabbimize muhtaçlar...Bazıları şeriat meyvenin kabuğu gibidir, daha içi var, özü var” diyorlar. Halbuki insanı küfre düşüren sözler ve fiillerle ilgili kitaplara baktığımızda şeriatı küçümsemek, hor görmek, herhangi bir yolu, sistemi, metodu, hükmü ondan üstün görmek, beğenmek, bağlanmak küfür sebebi olarak sayılmıştır. Ancak biz biliyoruz ki bu müslümanlar şeriatı küçük gördüklerinden dolayı böyle söylemiyorlar. Şeriatı daha güzel yaşama adına bunu söylüyorlar. Fakat aynı sözün şeriatı küçük görme manasına da geldiğini bilip kelimeleri ona göre seçmek gerekir. Öyleyse tarikle sıratı karıştırmayalım. Sıratı müstekiymde olmamız bize yeter. Başka yollara, hele şeriatı yetersiz görüp, daha da ileri götüreceğini iddia eden yollara asla ihtiyaç yoktur. (Surelerle Yolculuk-Mustafa Uzun)      

Peygamberlerden birçokları imansız ölenlere iman yetiştirip, nasip edememişlerdir. Bazıları şunlardır. Nuh as evladının küfrü ve isyanı yüzünden, yüce Allah’ın kahrına uğrayarak helak olduğu Hûd suresinde beyan edilmektedir. O mubarek peygamber baba şefkati ile helakinden sonra yüce Allah’a affı için dua etmiş, Allah cc küfür üzere ölen evladının kendi ehlinden olmadığını beyanla katiyyen affa uğramayacağını beyan etmiştir. Hatta öyle yalvarmasından dolayı Nuh as Yüce Mevladan özür dilemiştir. Hz. İbrahim as’da babası Azer’in imansız ölmesi üzerine, o da yüce Allah’a babasının afvı için dua ettiği ve asla kabul edilmediğini beyan eden şu ayeti celile ile cevap verilmektedir: "İbrahim’in babasına olan istiğfarı ancak ona ettiği bir va’dden dolayı idi. Yoksa onun, Allah^ın bir düşmanı olduğu kendisine besbelli olunca o, ondan (istiğfardan) uzaklaştı. İbrahim cidden pek çok tazarru ve niyaz eden gerçekten sabırlı idi.” (Tevbe:114) Peygamberimiz amcası Ebu Talib’e ölüm döşeğinde iken çok uğraşıp çabaladı, fakat yüce Allah’tan lütuf yetişmeyince amcasının iman etmesine muvaffak olamadı. Bu duruma çok üzülen peygamberimizin fazla üzülmemesi ve tenbihi için şu ayeti celile geldi: “Hakikat sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin. Fakat Allah’tır ki, kimi dilerse ona hidayet verir ve o, hidayete erecekleri daha iyi bilendir.” (Kasas: 56) (Bidat ve Hurafeler-Mustafa Uysal)

İlah; kalplerin sevdiği, ibadetin, yardım istemenin, dilemenin, korkmanın yalnız kendisine yapıldığı varlıktır. İmam İbni Kayyım “İnsanların çoğunun ilahları sevmesi Allah’a olan muhabbetinden daha fazladır. Ve tapmış oldukları şeyhlerine laf atılırsa, Allah’a laf atıldığın-da göstemesi gereken kızgınlıktan daha çok kızgınlık gösterirler. (İrtidat ve Mürtedin Hükmü-Abdulhak Heytemi)

TEMİZLENDİKTEN SONRA KABUL EDENLER

Tasavvufun erbabı tarafından birbirine yakın ve birbirinin tamamlayıcısı olan bir tarifi yapılmıştır. Onlardan bir kaçı şöyle. “Kalbi halka uyma kirinden arındırıp Hakka tabi kılmak, tabii ve süfli huylardan ayrılmak, nefsani davalardan uzaklaşmak, ruhani vasıflar ka- zanmaya gayret etmek, ümmetin tamamına nasihat etmek, Allahû Teala’ya verilen ahd üzerinde samimiyetle durmak ve Allah Rasulü sav’in şeriatine ihtida etmektir. (Cüneyd) Bu tanımlara göre tasavvufu inkâr etmek onu bilmemektir. Şeriat ile tarikatın, zahir ile bâtının, dil ile kalbin, seccade ile cephenin, tesbih ile tetiğin uzlaştığı ve bütün olarak ele alındığı yolun adıdır tasavvuf. Böyle olunca tarikatı kabul ettiği için şeriatı veya şeriatı kabul ettiği için tarikatı red etmek ya da şeriatı tarikatın dışında kabul edip, o yücü şeriatı kabuk olarak nitelendirmek hem saçmalık ve hem de cahillik eseridir. Bunun aksine tarikatı reddetmeden ve fakat İmam Malik’in “Şeriatı, fıkhı öğrenmeden tasavvufa dalan zındık olur”(Basiretüs Salikin) sözünü şiar edinerek mutedil ve ölçülü bir yol takip etmek alimliğin  eseridir. Aksi takdirde şeriatın rehberliğinde olmayan bir tasavvuf anlayışı; açık günah işleyen hakkında "vardır bir hikmeti” gibi savunma mekanizmalarını geliştirecek, şeriattaki beyat ve hilafet ile tarikattaki inabe ve mecazi halifelik birbirine karışacaktır. Yine şeriatsız tarikatçıların geliştirdikleri güya ibadet ve zikir şekilleri ehli kitabın ayinlerine benzetilip, islamın ibadet ve taatı âyin haline dönüşüverecek- tir. (Ribat:57-Süheyl Yücel)

           Birçok batıl tarikate mensup kimseler “Benim şeyhim beni heryerde görüyor” diyerek, şeyhlerinden korkup sakınmakta ve tavırlarına bu korkuyla istikamet vermektedirler. Bu gibi hâdiselere hüsnü zanla yaklaşan bazı kimseler “Bu müridler şeyhlerinden böyle sa-kındıkları için kötülüklere yönelmiyorlar, bu iyi bir şey değil mi?” demektedirler. Açık yüreklilikle belirtelim ki, bu iyi bir şey değil! Çünkü Allah katında makbul olan ibadetler, Allah için yapılan ibadetler-dir. Her şeyi, her yerde hakkıyla gören ve işiten Rabbimizin bu sıfatlarını bir yaratılmışa nispet ederek şirk içine düşerler. (Kurana Yönelirken-Mehmet Alagaş)

                       ..Sonra bu tasavvuf çeşitli yollara bölündü, eğri-büğrü yollara saptı. Öyle ki, İbni Arabi’nin kendisi şöyle demektedir: “Tasavvufa karşı uyanık ol. Çünkü yoldan çıkanların çoğu ondadır. O, helak olmanın ve yücelmenin yoludur. Her kim ilim, amel ve halini tahkik derecesine ulaşırsa ebediyet elde eder. Değilse helak olanlarla beraber helak olur.”..Seyyid Ahmed Zerruk’un “Kavaidu’t Tasavvuf” isimli eserinde belirttiği ve başkalarının da söz konusu ettiği genel kaide, fakihin sufi aleyhinde hükmedebileceği ve sufinin ise fakih aleyhine hükmedemeyeceğidir. Ama son asırlarda bu iş tersine döndü. Sufi, fakih aleyhine hükmeder oldu. Fakih, sufiye tâbi duruma düştü. Akaidi de sufi kişi tespit eder oldu. Tevhid alimleri de ona tabi duruma düştü. Böylece büyük bir çözülme meydana geldi. Çünkü tasavvuf ehli kelama daldı. Herkes öldürülmeyi bile gerektiren sözleri serbestçe söyler oldu. Alimlerin görevi ise, bu sözleri söyleyenleri temize çıkarmak ve söylediklerini kabul etmekti. Tasavvuf ehli, alimlerin ilmini ve fakihlerin fetvalarını küçümser oldu. Onun için tüm bunları yerli yerine oturtmak en önemli görevlerdendir...Tasavvuf gibi, kalbin ve nefsin sıhhat ve hastalıklarını , sıhhat yollarıyla hastalık sebeplerini araştıran bir ilmin doğması tabiidir. Ama bunun tabii olması gibi müslümanın da, birşeye davet eden herkese delilini sorması da tabii karşılanmalıdır. Aydınlıkta yürüyen, delili mevcut olan korkmaz. Bu ilme o kadar yabancı unsurlar karıştı ki başka hiçbir ilme o kadar karışmamıştır. Öyleki sahih temeller çerçevesinde olmasa bile şeyhlerin keşifleri en büyük hakikatler olarak görülmüş ve onları inkar edenler kafir muamelesiyle karşılaşmışlardır. Birçok mesele kendisine delil olabilecek Kurandan ve sünnetten bir delil olmamasına rağmen akaid karakterine büründürülmüştür. Şeyh, sırf bir hâle ulaşmış olmak ve vird vermeye mezun olmakla her meselede fetva vermeye koyuldu. Müridlerine bunlara uymaya mecbur tuttu. Müridin her hususta kendisine uymasını emretti. Her şeyh, müntesipleri nezdinde sanki müslümanların halifesidir. Rüyalar, havatır ve varîdat başlı başına bir usûl oldu. Her tarikat kendine ait ayin ve semboller geliştirdi. Her tarikat ve şeyhin müntesipleri, başkalarından hoşlanmama üzerine eğitildi. Kitap okuyanlar kayboldu. Şeyhlerin çevresinde toplananlar çelişkiye düştü. Allah’ın rahmetiyle koruduğu kimseler hariç. Her insan bu ilme muhtaç olmasına rağmen, herkes bu ilmi terkedip ondan uzaklaşmak için kendisine bir delil buldu. Seyr illallah ve nefis tezkiyesi ilmiyle birlikte, islam, iman, ihsan, takva ve şükür makamlarını gerçekleştirme kaçınılmaz farzlardandır. Şayet bu manaları dile getiren sözlere yabancı unsurlar karışmışsa bize düşen onları ayıklamak ve hakikatleri ortaya çıkarmaktır...Tasavvufa mutlak olarak karşı çıkanlarda hatalıdırlar. Kitap ve sünneti okuduğumuzda kalpden, imandan, zevkden, kalp ve nefis hastalıklarından, bu hastalıkların tedavisinden çokça söz açtıklarını, kalbin sağırlık ve körlüğünden selam ve takvasından, insan nefsinden, onun temizlik ve kötülüklerinden ve buna benzer manalardan bahsettiklerini görüyoruz. Böylece bu gibi konularla ilgilenen bir ilim ortaya çıktı. Bu ilim tasavvuf, sulûk ilmidir...Tasavvuf ilminde meydana gelen en önemli çözüntü, bu ilim ehlinin ve ona intisab edenlerden bir çoğunun, onun, başka ilimlerin tedrisine, hatta kuran ve sünnetin tedrisine bile ihtiyaç bırakmadığıdır. Onun için tasavvufa mensup olanlardan zaman zaman islami ilimlere, fıkıh ve tevhide karşı çıkan, sadece tasavvufi kitaplar ve bu kitaplarda geçen ayet ve hadislerle yetinen, şayet okurlarsa sırf teberrük için Kitap okuyanların çıkmasıdır. Oysa bu ilim, müslümanın ihtiyaç duyduğu pek çok ilimden sadece bir tanesidir. Ayrıca bu ilimlerin hepsinin tedrisi Kuran ve sünnetin tedrisine olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Bu ilim her şeyi araştıran bir ilim olmayıp diğerlerinin tamamlayıcısıdır. Mesela namazı ele aldığımızda, inkarının küfür olduğu meselesi akaid kitaplarında, namazın fiil ve söz olarak nasıl kılınacağı fıkıh kitaplarında ve namazda huşuun nasıl olacağı meselesi de tasavvuf kitaplarında anlatılır...ictihad mertebesine ulaşıp görüşleri bütünüyle bize ulaşan bir mutasavvıf tanımıyoruz... Haddi zatında şeyhlere hürmetimiz ittibalarından dolayıdır, bidat ihdas etmelerinden dolayı değil. Onlara tabi olmamız için ilahi bir vahyin emri de yoktur. Her ne zaman peygamberlerin yolundan ayrıldıklarını görür ve onun tersliğini ispat edebilirsek, hemen onu reddetmeliyiz...İnsan nefsinin hastalıkları pek çoktur. Tedavileri de zordur. Bu hastalıkların bir kısmı karmakarışık olup hastalığın köklerinin kazınabilmesi için bazı şeyhlerin tedavi ve yöntemleri gereklidir. Aslında bu yöntemler temelde nebevi terbiyede mevcuttur. Lakin şeyhlerin bazı hastalıkları tedavi yöntemlerinin her hastalığa ve her insana etki edeceğini düşünmek büyük bir hatadır...Son asırlarda müslümanların ameli tarihini gözden geçiren görür ki, islami hareketin en güçlüleri ve en temiz, mazbut olanları tasavvufi hareketler olmuştur. Şeyh Faruk Es-Serhendinin hareketi Hindistan’a islamiyeti geri iade etmiştir. Rus emperyalizmine başkaldırıyı, nakşibendi Şeyh Şamil yönetmiştir. Libya’da, İtalya ile mücadeleyi Senüsiler yürütmüştür. Sudan’da İngilizlere karşı hareketi yürüten Mehdiler olmuştur. Ve bütün bu hareketlerde ilim, ibadet cihad ve çalışmayı bir arada görüyoruz. (Tartışmalar-Said Havva)

İmam Gazali “Nefisleri zayıf, cevherleri hakikata ulaşamayacak durumda olan kimselerin kendilerine yardım edecek, maksuduna eriştire cek müşfik bir muallime bağlanmaları gerekir. Nasıl ki tedavi yolunu bilmeyen hasta da, müşfik bir doktora müracaat eder, tıpkı öyledir” diyor. Görülüyor ki bir mürşide bağlanmak şahıstan şahısa değişen hükme tabidir. Mürşid durumunda olan zât müctehid değilse şeri konularda herhangi bir müctehide muhalefet ederek söylediği sözler geçerli olmaz. Mürid amelde taklid ettiği mezhebi esas alır velev ki şeyhi aksini söylesin. Günümüzde gaybı bildiğini iddia eden ve muttaki gözüken bir çok tiple karşı karşıyayız. Bilhassa tasavvuf yoluna giren birçok mürid, şeyhinin kendi kalbinden geçenleri bile bildiğini iddia edecek kadar çıldırdı. İbni Abidin: “Tarikat, şeriat yolunu tutmaktır. Şeriat, mahdut bir takım şer’i amellerdir. Tarikat, şeriat ve hakikat birbirinden ayrılmayan şeylerdir. Çünkü Allahû Tealaya götüren yolun zahir ve bâtını vardır. Zahiri tarikatla, şeriat; bâtını da hakikattır. Hakikatın, şeriat ve tarikat içindeki gizliliği, sütün içindeki kaymağın gizliliği gibidir. Süt çalkalanmadan kaymağı çıkmaz. Bu üç şeyden murad; kuldan beklenen kulluk vazifesinin beklendiği gibi yapılmasıdır” hükmünü zikreder. Muhammed Pezdevi:“Şeriat hakikattır, hakikat şeriattan başka değildir” diyerek önemli bir noktaya işaret eder. (Fıkhi Meseleler-Yusuf Kerimoğlu)

           İmam Azam’ın “Eğer iki sene olmasaydı Numan helak olurdu” dediğine dair hiçbir güvenilir kaynakta bir kayda rastlanmadığını muhakkik Kevseri söyler. Sahih olduğu kabul edilse bile İmam Azam’ın bununla neyi kastettiği açık değildir. Tarikata girip bir şeyhe intisap etti-ği için bunu kurtuluş saymış ve öyle demiş olduğu bundan anlaşılmaz. Ebu Zehra : “İmam Azam ile İmam Şafi’nin hayatlarını en geniş anlatan kaynaklarda bunların üstadlarına baktığımızda sözü edilen zevattan, ya da benzerlerinden ders aldıklarına dair de bir şey görmeyiz. (Fetvalarla Çağdaş Hayat-Faruk Beşer)

           İbni Haldun’a göre bir müslümanın bir şeyhe ihtiyaç duyması bir yana, şeyhe ihtiyaç gösteren keşf ve ittila mücahedesine ve bu manadaki tasavvufa bile hiç ihtiyaç yoktur...Vera ile hasıl olan “takva mücahedesinde” bir şeyhe tabi olma zarureti mevcut değildir. Bu konuda Allah’ın hükümlerini ve hudutlarını bilmek kafidir. Bu bilgiler bir kitaptan okunarak veya bir üstaddan ders görülerek elde edilebilir. Peygamberin huyları ve Kuranın ahlakı ile ahlaklanmak demek olan “istikamet mücahedesinde” muallim bir şeyhe ihtiyaç vardır. Bununla beraber bu mücahede mükellef için farzı ayn değildir. “Keşf ve Müşahede mücahedesine gelince, bunda hicapların kalkması, ruhani alem, arz ve semavatın melekutuna vakıf olmak matlub olduğu için şeyh tabir edilen bir mürebbi ve muallime ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç farz ve zaruret derecesindedir...Tasavvufa intisab dinen zaruri olmamakla beraber, bütün şeri ve zahiri hükümler tatbik edildikten sonra tarikata sıra gelir, kanaatı da yanlıştır. Çünkü tasavvufun en önemli gayesi şer’i ve zahiri hükümlerin ifa edilmesini ve en güzel bir tarzda tatbik edilmesini temindir. Şeriat bilmek, tarikat bilinenle amel etmektir. (Tasavvufun Mahiyeti-İbni Haldun)

           Tasavvuf bir çalışma metodudur. İlk sofiler kitap ve sünnete bağlı, bidat ve uydurukları kaldıran insanlardır. Tasavvufçuların bazılarına göre vicdanlar ve gönüller hükmün kaynağını oluşturabilmektedir. Bazıları şöyle derler: “Siz ilminizi ölülerden alıyorsunuz, bizse ilmimizi, hiç ölmeyen diriden (Allah’tan) alıyoruz.” Yani kendilerine göre direkt semadan vahiy almaktadırlar. Bu taşkınlığın bir çeşididir. Bir başka taşkınlıkta “Şeyhinin huzurunda mürid, gaslin önündeki ölü gibi olmalıdır. Kim şeyhine “niçin” derse felah bulamaz, kim itiraz ederse dergahtan kovulur.” Selef uleması islamı bir bütün olarak yaşıyorlardı. Daha sonra fıkıhçılar islamın zahiri hükümlerini öğrenmekle tanındılar ve yalnızca bu tarafla ilgilendiler. Kelamcılar da itikadi konular ve bu konuların etrafında ihtisas yaptılar. Hal böyle iken geride yalnızca ihsan mefhumu kalmıştı, tasavvufçularda gelip, biz de ihsan konusunda ihtisas sahibiyiz dediler. Daha sonraları tasavvuf ruhi ve ahlaki terbiye olmaktan çıkıp, islamın temel prensiplerinden tamamen uzak garip kavramlara sahne olan bir felsefe halini almıştır. Bunun en bariz örneği hulûl ve vahdeti vücud, Allah’ın kainattaki tüm eşyanın suretine girmesi ve onda zuhur etmesi anlamında bir kavramdır. (Çağdaş Meselelere Fetvalar-Yususf el-Kardavi)

           Zahidlerden bazıları, ister helal olsun ister haram olsun zevk alınan her şeyden nefsi mahrum bırakmaya, böylece nefsi yüceltmeye yönelmişlerdir. Bu da bir zühd çeşididir. Fakat Peygamberimiz sav ve Kuran böyle bir zühd anlayışını yasaklamaktadır. “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı nimetlerin temiz ve hoş olanlarını kendinize haram etmeyin.” (Maide:87) tasavvuf esas olarak, sahabe döneminde Rasulullah sav efendimizin mescidinde yaşanıyor. Suffe ehlini taklitten, onlara uymaktan kaynaklandığı da söylenir. Bazıları mescidlerde bağırıp çağırmayı, sallanıp eğilmeyi zikir diye nitelendiriyorlar. Yılan oynatıyorlar, ateşle çeşitli numaralar yapıyorlardı. Aslında vücutlarını ateşin yakmasını engelleyecek şeylerle kaplayan bu kimseler, Seyyid Ahmed Rufai’ye mensup  olduklarını iddia ederlerdi. Peygamberimizin vefatından sonra, sahabe ve tabiin devrinin ardından, ruhu yüceltmek ve güçlendirmek için vücuda eziyet etmeyi bir nevi ibadet sayan eski din ve mezheplerin izlerini hala ruhlarında taşıyan bazı kimselerde islama girmeye başladılar.. Tasavvufun ikinci kaynağına gelince; sahabeyi kiramın sahip olduğu, Kuran ve Sünnetin ahlakla ilgili bazı yönleri nedeniyle bunun islama uygun olduğu bazılarınca öne sürülmekteyse de hiç de islami değildir...Tasavvufta vahdeti vücud diye isimlendirilen üçüncü bir unsur daha karışmıştır. Vahdeti vücudun arkasından da küfür ve ilhadın tâ kendisi olan, Allahu Teala hazretlerinin yaratıklardan bazılarının ruhuna girdiğini kabul etmek anlamına gelen hulûl inancı gelmiştir. Tasavvuf dördüncü, beşinci ve altıncı hicri asırlarda güçlü bir şekilde ortaya çıktı. Daha sonra 7.ve 8.asırlarda gerçek anlamını yitirerek gerçek tasavvufun yerini şekilcilik aldı. Son olarak bizim neslimiz de geçmişten bu şekilciliği miras aldı. Tasavvufta ruhi aydınlanma için herkes için genel olan yolda Allahu Teala hazretlerine yaklaştırıcı duaların yani evradın okunmasından ibaretti. Böylece bunu yapanlarda Allah cc’a karşı bir mesuliyet ve boyun eğme meydana gelir.. Tasavvufta derecesi en yüksek olan Kuranı vird edip okuyan ve manası üzerinde düşünendir. Kulu Rabbine yaklaştıran en büyük şey Kurandır. Allah’tan başkasıyla ilişkiyi kesip sırf Allah’a yönelen, uzlet ve inzivaya çekilmiş bazı şeyhler tarafından yazılmış virdler de vardır. Bu virdlerdeki sözler Allah Teala hazretlerinin kelamına çok yakındır. Bu asırda tasavvuf ehlinin ilk ve en üstün zikirleri Allah’ın kitabı olmalıdır. Tasavvufta kalplerin birleşmesi de önemlidir. Böylece şeyhle mürid arasında öyle bir ruhi alış veriş ve irtibat meydana geliyor ki, şeyh müridin nefsini yönlendirebiliyor, hislerini kamçılayabiliyor. (İslama Davet-m. Ebu Zehra)

           Buti, İslami hareket kelimesi gibi tasavvuf kelimesinin de kullanımını sevmediğini söyledi. Bu kelimenin Kuran ve sünnet literatüründe olmadığını hatırlattı. İslami Hareket yerine “islami uyanış” terimini kabul ediyor... Rabıta hakkında, “Rabıtadan maksat müridin şeyhini sevmesi ise makbuldür. Şimdiki bazı şeyhlerin tarif ettiği gibi zikir icra edildiği sırada şeyhin tasavvuru ise din dışıdır. Bazı alimler; Allah’ı anma ve zikir esnasında Hz. Peygamberin bile tasavvuru, zihinde canlandırılması doğru değildir demişlerdir. Şeyhin zikir esnasında gözönüne getirilmesi, zihinde canlandırılması bu açıdan merduttur.” M. Said Ramazan el-Buti’nin babası Molla Ramazan bilindiği gibi Nakşibendi meşayıhından bir zattır. (Mustafa Özcan-Yeni Şafak)

           Allah’ın, müminin dostu ve sevgilisi, müminlerin de Allah’ın dostu ve sevgilisi olduğu, birçok ayetle sabit olmuştur. Mümin Allah2ın bütün emirlerini yerine getirecek kadar ibadette ileri gidince, Allah’ın da onun istediğini bir defa yerine getirmesi gayet normaldir. “Sözünüzü yerine getirin, sözümü yerine getireyim.” (Bakara:40) (Razi’nin Tefisirinde Tasavvuf-Abdülhakim Yüce)

           Tasavvuf ehli mevzu olan bazı hadisleri sahih olarak kabul ederler. Şöyle savunurlar “Biz muhaddislerin ve ehli ilmin tespitlerine karşı değiliz. Onların dediği şekilde bu hadis mevzudur. Ancak biz bunu rüyada Rasulullah sav’e sorduk ve sahih olduğunu tespit ettik. Dolayısıyla hadis alimlerince mevzu sayılan bir hadis bize göre sahih olabilir. Zira bizler kâl ehli değil hâl ehliyiz. Alimlerin mevzu dediğine itibar etmeyiz.” (Tasavvufi Yorumlarıyla Kırk Hadis-Sadreddin Konevi)

KABUL EDENLER

           “Tasavvufun aslı, Kuranı Kerime ve Rasulullah sav’in sünnetine sımsıkı sarılmaktır ve nefsani arzuları ve bidatleri terketmek ve mürşid ve mürebbi olan şeyhlere hürmet, itina etmek ve halkın cahilliğini mazur görüp, kusurlarına bakmamak ve dostlar ve ihvan ile hoşça geçinmek ve o dostların hizmetini görmek ve güzel huylulukta, iyi ahlak ile  âmil olmağa çalışmak ve tarikatının günlük evradına müdavim olmak ve ruhsatlarlar amel etmeyi, dini ahkamı tevillerle çığırından çıkarmayı bırakmaktır.” (Nasr Abâdi) Doğru olan şeriatın ahkamına titizlikle riayet etmek, Tarikat ve tasavvufun sayesinde de kemalatı ahlakiye ve insaniyeye nail olmaktır. (Tasavvufa Giriş İslamda Nefs Terbiyesi-M. Esad Coşan)

           İnsanlar kıyamet günü, ancak şeriatten sorumlu olacaklardır; tasavvuftan değil. Cennete girmek cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi, Şeriat emrini yerine getirmeye dayanır. (İmam Rabbanı-48.mektup) İnsana öncelikle lazım olan, ehli sünnet vel cemaat görüşünün iktiza ettiği biçimde, itikadını düzeltmektir ki bu zatlar, fırkai naciyedir. iKinci olarak, fıkhi hükümlere göre, yararlı salih amelleri işlemektir. Şayet, tevfiki ilahi müsait olursa, farzları, sünnetleri, vacipleri, müstehapları, helali, haramı ve şüpheli işleri öğrenip anlatılan iktida ve amele dayalı iki kanat dahi hasıl olduktan sonra, hakikat alemi canibine uçmak mümkün olur. İktida ve amele dayalı iki şeyin husülü olmadan; hakikat alemi canibine uçmak muhaldir. (95.mektup)

           Sofiyye tarikatına girmketen maksat; imanın hakikatı sayılan şeriata bağlı itikadlara karşı yakîni artırmaktır. Fıkıh hükümlerini yerine getirmekte kolaylık yolunu bulmaktır. İş, bunun ötesinde bir şey değildir. (207.ve 210.mektuplar)

           Meselelerden bir meselede, ulema ile sofiyye ihtilaf halinde olduğu zaman, tam bir şekilde mülahaza edilince görülecektir ki, Hak ulema tarafındadır. (İmam Rabbani-266.mektup)

           Zaman zaman şeyhten, şeriate muhalif bir iş zuhur ederse müridlere düşer ki bu işte kendisine uymayalar. (İmam Rabbani 313.mektup)

           Bir kimsenin tavassutu olmadan, başta hakiki mahbubun muhabbeti müyesser olur ise bu büyük bir devlettir; fenayı ve bekayı husüle getirir. Bu devlet olmayınca, mutlaka kamil ve mükemmel bir zatın tavassutu gerekir. (391.mektup)

           Zahir, şer’i hükümleri yerine getirmekle bezendikten sonra; batına teveccüh edilmelidir. Ta ki, yapılan amel, gafletle karışık olmaya. Bâtının yardımı olmadan da, zahirin şeri hükümlerle bezeli olması zordur. Ulemanın vazifesi, fetvadır; ehlullahın çalışması ise ameldir. Bâtına ihtimam göstermek, zahire ihtimamı müstelzimdir. O kimse ki, batına ihtimam gösterip zahire ihtimam göstermekten acizdir, bu kimse mülhiddir. Onun batini halleri e istidractır. Bâtın sıhhatinin alameti, zahirin şeri hükümlerle bezeli olmasıdır. İstikamet yolu da budur. (400.mektup)

ŞEYH

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır!

           Müridlerin sık sık söyledikleri “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözüne gelince. Şeyhi olmayan, yani şeri ilimleri öğretecek kimsesi bulunmayan, daha doğrusu ne öğrenen ne de öğrenmeyi kabul eden kimse demektir. Bölelerinin şeyhi şeytandır. Ama ilim ışığında seyreden kimsenin şeyhi ilim ve şeriattır. Usûl alimleri bizzat sahabenin sözünü kabul etmemişlerdir. Sahabenin sözü bağlayıcı değilken başkalarının sözü nasıl bağlayıcı olabilir. Bu cümlenin anlamı sadece bir tek ihtimal halinde sahih olabilir. Şöyle ki; kendi kendine şer’i ilimleri öğrenmeye gücü olmayan cahil bir insan, bidat ve hurafeler içinde  yüzmektedir. İbadet ve muamelelerinde ve diğer tasarruflarında bilmeden hareket etmektedir. Böyle bir kişinin şeyh, şüphesiz şeytandır. Ama kendi kendine öğrenme kudreti olan ve sahih ilmin ışığında seyreden bir insanın şeyhi kitap ve sahih ilimdir. İlim ehlinden alan kimsenin şeyhide kendilerinden ilim aldiğı kimselerdir. (Said Havva-Ruh Terbiyemiz)

           Esas maksad Subhan Hakk’tır. Şeyh dahi, Cenabı Hakk’a vasıl olmaya bir vesiledir. Şayet bir talip, irşadını bir başka şeyhte görür; kalbini dahi onun sohbetinde Yüce Hak ile hazır bulursa, caizdir ki, birinci şeyhi hayatta iken, iznini almadan dahi öbür şeyhinin huzuruna gide, ondan irşadını talep ede. Ne var ki, ilk şeyhini dahi inkar etmemesi gerekir. Küfürle imanı ayırt edemeyenlerin yanında kalınmaz. (376.mektup)

           Üstaz ve şeyh ancak şeriate delalet içindir. Onların bereketi ile itikad ve amele dair işlerde suhulet ve kolaylık olması içindir. Ancak şöyle bir şey için değildir. Müridler dilediğini yapacak, canının istediğini yiyecek; sonra şeyh cehenneme karşı onlara perde olup kendilerini azaptan koruyacak! Böyle bir şey, sırf temenniden ibarettir. Orada, ancak Allah’ın izni ile bir kimse şefaat edebilir. Bir kimse ki, Rabibnin razı olduğu murtaza zümreden değildir, hiç kimse onun hakkında şefaat edemez. (İmam Rabbani 453.mektup)

Tasavvufun delilleri: Tasavvuf ehlinin delil gösterdikleri bir hadiste, Ebu Hureyre ra “Resulullah’tan iki kab aldım. Birini aranızda yaydım. Diğerini de zikretseydim şu gırtlağım kesilirdi” (Buhari) Ebu Hureyre ra ikinci kabın muhtevasını şu sözleri ile açıklamış bulunmaktadır. “Yaşlılıktan ve çocukların hakimiyetinden Allah’a sığınırım” Bundan da anlaşılıyor ki Ebu Hureyre, Hz. Muaviye’nin oğlu Yezid’in hakimiyetini kastetmektedir. Nitekim bunu ölüm döşeğinde belirtmiştir. Yoksa Ebu Hureyre’nin bildiği şeyler ümmetin mükellef olduğu şeyler olsaydı herkese açıklardı. Mutasavvıflar “Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz” ayetiyle istişhad ederek Cenabı Hakkın sadıklarla beraber olmayı emrettiğini ve esas itibarıyla sadıkların kendileri olduklarını söylemektedirler.  Kuran-ı Kerim’de sadıkların vasıfları belirlenmiştir. Mü’minler, yakîne erenler, namaz kılanlar, zekat verenler, muttaki olanlar, sabredenler, ahidlerini tutanlar, Allah yolunda öldürülmeyi bekleyenlerdir. Mürebbi olan şeyhin bu sıfatlara sahip olması ve onlara göre terbiye etmesi lazımdır. Aksi halde irşad makamına geçmeye ve sohbet edilmeye layık değildir. Mutasavvıflar arasında yaygın sözlerden biride, sofu bir şeyhin aracılığı olmadan Allah’a ulaşmanın imkansızlığı iddiasıdır. Bu ise büyük bir vehimdir. İbni Âta “Allah’a ulaşmak, O’na dair bilgiye sahip olmak demektir” der. Marifetullahı özel bir sınıf şeyhin varlığına bağlamak ve böyle şeyhlerin eli altında sülûk etmeyenleri günahkâr saymak, şimdiye kadar geçen ve aralarında sayısız müfessirlerle muhaddisler bulunan milyonlarca müslümanı Allah’ı bilmeden ve tanımadan ölmüş kabul etmek demektir. Esasında şeyhlik terim olarak geç çıkmıştır. Bu ıstılah doğmadan önce insanlar Allah’ı bilmiyor muydu? Fetva zaman, mekan ve şahıs bakımından değerlendirlir. Biri vardır, medeleleri bilen fâkih bir şeyhe gitmesi lazımdır. Biri vardır, tevhid meselelerini bilen bir alime gitmesi farzdır.  Biri de vardır mutasavvıf bir şeyhe gitmesi lazımdır. Şeyh Ahmed ez-Zerrûk şöyle demektedir: “Müteahhirin Endülüs fakihleri şeyhler yerine kitaplarla yetinme meselesini tartıştılar. Bütün cevaplarda üç nokta üzerinde duruluyordu.1- Zeki, kabiliyetli ve ilmin yollarını bilen bir insan talim işinde şeyh yerine kitaplarla yetinebilir. Akıllı ve nasihati yerinde dindar bir kişi ile de sohbet de terbiye işinde şeyhin yerine kaim olabilir. 2-Geri zekalı kişileri terbiye etmek için şeyh gereklidir. 3-Takva mücahadesi şeyhe ihtiyaç göstermez. Çünkü umumi ve açıktır. İstikamet ise, daha iyisini göstermek bakımından şeyhe ihtiyaç gösterir. Zeki kişiler bu ikisinde de kitaplarla yetinebilir. Keşf ve tekamül mücahedesinde ise şeyh gereklidir. Meseleleri bilen bir şeyh insanın yolunu kısaltır.          İmam Suyuti: “Bir şeyhe daha önce bağlanmışken sonradan başka birine bağlanan insanın bunlardan hangisine bağlılığını sürdürmesi lazımdır? Sorusuna “Ne buna ne ona bağlanmak mecburiyetinde değildir. Çünkü bağlanma mecburiyetinin hiçbir aslı yoktur. Zira tek asıl ve esas islam cemaatine ve onun imamına baağlanmaktır” demekte dir. Tasavvufi biatın bağlayıcı hiçbir tarafı yoktur. Bunu  “İki halifeye biat edilince ikincisini öldürün” (Müslim)  hadisinden anlıyoruz. Şeyhlere yapılan biatın, bildiğimiz siyasi biat hükmü olsaydı, biat almaya devam ettikleri müddetçe bir tek şeyh dışında bütün şeyhleri öldürmemiz icabedecekti. Kamil mürşid olmazsa: Mutasavvıflar, insanın kamil bir mürşid bulması mümkün olmayan bir haleti düşünerek, ilimle beraber kişinin Resulullah’a selât ve selâm getirmesini yeterli görmüslerdir.(Ruh Terbiyemiz-Said Havva)

Fahreddin Razi : “Keşf mertebesi için mürşidin gerekli olduğunu ancak iddia edildiği gibi mürşidsiz keşfin imkansız olmadığını dile getirir.(Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf)

İbni Haldun’a göre : “Eğer sâlik için şeyh bulunursa sülûkta ona uyulur, bulunmazsa aldanma ve tehlikeye maruz kalma endişesinden dolayı, Allah bir şeyh yaratana kadar sülûk terkedilir” (Tasavvufun Mahiyeti)

                                  

Şeyhin Özelliklerinden: 24 Madde olarak Muhammed Esad Erbilli’ye ait Tenvirül Kulüb kitabında sıralanmıştır. Madde 11: Şeyh müridlerinden birinin kalbindeki saygınlığını yitirdiğini anlar anlamaz, onu usulca def etmelidir. Çünkü artık o mürid, kendisi için düşmanların en büyüğüdür. Madde 14: Müridlerini, cemaat arkadaşları dışındaki kimselerle konuşmaktan yasaklamalıdır, aksini gerektiren zorunlu bir durum olmadıkça. Madde 18: Müridlerini başka bir şeyhin müridleriyle oturmaktan yasaklamalıdır. Çünkü onlarda bu suretle bozulma çok çabuk olur. Eğer sevgisinde kalıcı olduklarını görür ve herhangi bir tereddüte düşeceklerinden endişe etmezse birlikte olmalarında bir beis yoktur. (Rabıta-Ferit Aydın)

           Müridin mâzi, hâl ve istikbalinden haberdar olup, onu ikaz ederek mütehasıs bir hekim gibi zahir ve batın temizliğine muktedir olan, müridin nefsi arzularını ve beşeri tavrını öldürerek, kalp ve gönlünü Hakk’ın zikri ile ilahi müşahedelele diriltendir. (Makamat-ı Nakşibendiye’den) Kalbi ile müridin kalbi arasında direkt irtibat bulunduğundan, terbiye, tazkiye ve tecliyede müridi devamlı tarassut ve murakabe gücüne sahiptir..Kendilerine Allah tarafından kabiliyetleri bilme gücü ihsan edilmiş olmalıdır. Her halükarda şeyh, müridin zahir ve batınından haberdar ve sırlarına muttali olmalıdır. (Gümüşhaneviden) (Tasavvufa Giriş ve İslamda Nefs Terbiyesi-M. Esad Coşan)

           Mürşidin sıfatlarından bazıları; Allah’ın dininde fakih olmak, kitap ve sünnette, islam, iman, ihsan, takva ve şükür makamlarında fakih olmak demektir. Bu alanların hepsinde iyi bir muallim olamayanlar, kamil irşad makamına, seyr ilallah konusunda kamil hizmet veren şeyhlik makamına oturmaya ehil değillerdir. Şeyhin sadece güzel yolla değil, belli en güzel yolla tartışma yapabilmesi ve delil getirmeye kadir olması lazımdır. Sarf, nahiv, belagat ilmini bilmelidir. (Ruh Terbiyemiz-Said Havva)

TASAVVUFLA İLGİLİ SORULARA TASAVVUFÇULARDAN CEVAPLAR

           Şeyhin emir ve tavsiyeleri, şeriat ölçülerine uymuyorsa kabul edilebilir mi?

Şeyhin emir ve tavsiyeleri, hele yeni intisâb etmiş kimselere olan ve tavsiyeleri mutlaka şeriat hükümlerine uygun olmalıdır. Haramları helâl, farzları yok sayan bir yaklaşım makbûl sayılmaz ve elbette tutulmaz. Ancak ileri seviyelere gelmiş ve şeyhi ile belli bir mesafe kat’etmiş kimseler için farklı imtihan ölçüleri olabilir. Bir takım menkıbelerde geçen bu tür uygulamalar çok istisnâî şeylerdir.

           Müridin, şeyhini Allah ile kendi arasında bir aracı gibi görmesi doğru mudur?

           Mürid, şeyhini Allah ile kendi arasında bir rehber ve yolgösterici mânâsında aracı görmesinde bir mahzûr yoktur. Zâten şeyhlerin fiilen yaptığı bir yolgöstericilik, delâlet ve hidâyettir. Bu yüzden şeyhlere mürşid ve mehdî denmiştir. Ancak bu aracılık Hristiyanlıktaki mânâsıyla Allah adına tevbeyi kabul eden ve O’nun adına cennettten yer bile verip satmaya yetkili kişi anlamına ise bu, İslâmî inançlarla bağdaşmaz. Şeyh ve mürşidler, peygamber vekîli konumunda ve onların vârisleridir. Nasıl peygamberler sıdk, emânet, fetânet ve teblîğ gibi sıfatlarla muttasıf iseler mürşidler de öyle olmalıdır. Peygamberlerde bulunan "ismet" sıfatı ile "vahiy alma" özelliği mürşidlerde bulunmaz. Diğer saydıklarımız bulunmalıdır.

Ölü veya diri bir şeyh, müridin veya başka bir kişinin kalbinden geçeni ve gıyâbî hallerini bilebilir mi?

           - Bir şeyhin, müridin gönlünden geçeni bilmesi bir telepati gibi görülmemeli ve bunun Hakk’ın gönle ilhâm etmesi sonucu olabilecek bir olay olduğuna inanılmalıdır. Ya da bir öğretmenin tecribesi sonucu karşısına gelen talebeyi tanıması gibi insanların rûhî tecribe sonucu elde ettikleri bir beceri olarak değerlendirilmelidir. Çok özel anlamda bazı mürşidlerin Allah’ın kendilerine bildirmeleri sonucu zaman zaman müridlerinin gönlünden gecenlere âşinâ oldukları vâki’dir. Bu tamamen Allah’ın bir inâyetidir. Şeyhin bizzât şahsına âid bir durum değildir. Çünkü gönüllerde saklı olanları bilen ancak Allah’dır (bk. Ğâfir, 40/19). Dolayısıyla bildirecek olan da O’dur. Ölmüş ve beşerî faaliyetleri sona eren bir insanın böyle bir şeye ıttılaı ise tamamen vehbî ve manevî bir haldir. Tasavvufî bakımdan üzerinde durulması gerekli olan bir hal de değildir.

Menâkıb kitaplarında geçen Kur’an ve sünnete ters menkıbe ve kerametler hakkında ne dersiniz? Tayy-i mekân, denizden yürüyerek geçmek, kalplerdekini bilmek gibi şeyler nasıl olabiliyor?

"Menâkıb kitaplarında geçen Kur‘an ve sünnete ters menkıbe ve kerâmetler" ibâresiyle neyi kasdettiğinizi keşke örnekle belirtmiş olsaydınız. Konu daha iyi anlaşılmış olurdu. Eğer bunlarla haramları helâl, helâlleri haram gösteren menkibe ve kerâmetleri kasdediyorsanız, onlar için söz söylemeye bile hâcet yoktur. Ancak bununla Kur’an ve hadiste pek zikri geçmeyen tayy-i zaman ve tayy- i mekân türü şeylerse bunların Kur’an’a ters olduğunu gösteren bir delil de yoktur. Tabii bunların tehlikesi, insanları keramet ve olağanüstü şeylere ermek için kulluğa yönelmesi ve insanları dâimâ bir takım beklentilerin içine çekmesidir. Bunları insanların kahramanlık ve mâcerâ duyguları ile alâkalı unsurlar olarak görmek mümkündür. İnsanları dâimâ dışarıdan gelecek bir takım olağanüstü güçlerin kendilerini kurtaracağı beklentisi ile tenbelliğe sevketmedikçe bu tür telâkkîler, halk muhayyilesinde motivasyon özelliğini korur.

Tasarruf ne demektir? Öldükten sonra devam eder mi?

Tasarruf, iki türlüdür. Biri ilâhî yardımla tabii şartları aşarak insanlar üzerinde bir takım olağanüstü işlere muvaffak olmaktır. Bu âlemde gerçek ve yegâne tasarruf sâhibi Allah’tır. Ancak Cenâb-ı Hakk bazı kullarını bu tasarrufa mazhar kılabilir. Tasarrufun ikincisi nefsin hayal gücüyle îzâh edilen türüdür. Bu bir cem’-i himmet ve konsantrasyondur. Bu tür bir tasarruf gücü, insanda idmanla geliştiren sportmenlik kabiliyeti gibidir. Bazı insanlar böyle bir kabiliyetle yaratılır. Bu kabiliyet riyâzat ile gelişir. Bu tasarruf gücü ulvî maksadlar için kullanılırsa faydalıdır. Fakat kötü emeller için kullanılacak olursa makbul olmaz. Bu tür bir tasarruf gücü, dînî yüceliklerden sayılmaz, Allah nezdinde yakınlığa bir delil olmaz. Tasarrufun birinci türü bir bakıma vehbî olduğu için murâd-ı ilâhî’ye göre ölümden sonra da devam edebilir. Ancak kesbî diyebileceğimiz ve insanların bir takım temrinlerle geliştirdikleri tasarruf gücü ise hayat ile sınırlı olmalıdır.

 Veliler neden tasarruflarıyla kâfirleri ezmezler? Madem kerametleri var, kâfirlere karşı niçin kullanmazlar?

Önce şunu açık ve kesin bir biçimde ifâde etmeliyiz ki, hiçbir kulun, hiçbir yaratığın mutlak bir tasarruf gücü yoktur. Peygamberlere verilmeyen bir şeyin velîlere verilmiş olması düşünülemez. Bu yüzden Allah’ın tasarrufunun dışında velîlere âid bir tasarruf düşünülemez. Velîlerin tasarrufu ancak Allah’ın tasarrufuna uygun düştüğü zaman velîlerin tasarrufu olarak adlandırılır. Kuldan zâhir olan fiilin kula izâfesi gibi. Bu âlemde mutlak fâil ve mutasarrıf, sâdece Allah Teâlâ hazretleri olduğuna göre velîlere izâfe edilen tasarruf da O’na âiddir. Velîler sadece mazhardır. Binâen aleyh velilerin Allah’ın irâdesine rağmen bu âlemde herhangi bir sûretle tasarrufta bulunmaları söz konusu değildir. Âdetullah ve sünnetullah hükmünü icrâ eder. Velîlerin kâfirleri tasarruflarıyla ezmesini beklemek, ådetullaha aykırıdır. Kerâmet bir ikrâm-ı ilâhîdir. Sâhibi vermeyince olmaz. Başkasının adına mal dağıtan bir veznedar nasıl patronundan almadan veremiyorsa, kanevi tasarruf sahipleri de öyledir. Allah verirse mutasarrıf olurlar, vermezse ellerinden ne gelir? Şu kadar var ki onların nezd-i ilâhîde ibâdet ve amelleri sâyesinde nazlı ve itibarlı olduklarına inanılır. Değilse velî olamazlar. Ancak velâyet bir teminat değildir. Peygamberler nasıl kâfirlere beşer olmanın gereği ne yapmak gerekiyorsa onu yapmışlarsa veliler de mücâdelelerini ancak o boyutta yürütmek durumundadırlar.

 

İstimdâd; yani himmet istemenin dindeki yeri nedir? Mürşid-i kâmilin gıyabında himmet istenebilir mi? Allah’tan başkasından istimdâd; meded ve fayda beklemek var mı?

           İstimdâd; yardım, meded ve himmet istemek demektir. Önce şunu peşin olarak belirtleiyiz: Her türlü yardımın kaynağı ve başvurulacak mercii Allah Teâlâ hazretleridir. Allah’tan başkasından doğrudan yardım dilemek sözkonusu olamaz. Tasavvufta Hz. Peygamber, tarikat pîri veya şeyh gibi maneviyât büyüklerinden istimdad, doğrudan onların şahıslarından yapılan bir taleb olarak değerlendirilmemelidir. Böyle bir istimdâd onların ind-i ilâhîdeki derece ve değerlerinden yararlanmak için bir tevessüldür. Bu şahıslar hakkındaki manevi sevgi ve hüsn-i zannın bir ifâdesidir. İnsan, beşer olmanın gereği sığınma duygusu taşır. İstimdâd sığınma duygusunun bir tezâhürüdür. Çocuk anne-babasına, talebe hocasına, mürid şeyhine sığınmak ve yakın olmak ister. Nasıl küçük bir çocuk anne-babasının yanında daha güvende olduğunu sanır ve onlardan uzakta iken: "Anne!.. Baba!.." diyerek ebeveyninden meded umarsa mürid de öyledir. O da kendisini mürşid ve manevî büyüklerin yanında daha bir güvende hisseder. Onlardan uzak olduğu zaman ise annesine seslenen yavru gibi seslenerek onlara sığınır. Ancak mürid, sülûkünde ilerleyip fenâ fillâh’a erdikçe bu sığınmanın doğrudan Allah’a olması gerektiğini; şeyhine yaptığı istimdâdın da aslında Allah’dan onun adına bir meded talebi olduğunu anlayıp Allah’a ilticâ eder. Tasavvuftaki vahdet-i vücûd anlayışındaki "insân-ı kâmil" telâkkîsi, Allah ve Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanmış, kemâl sıfatlarıyla muttasıf ve Hakk’ın mazharı demektir. Bu yüzden de rûhânî bir tasarrufa mazhar kabûl edilir. "Mazhar kabûl edilir." diyoruz, çünkü gerçek tasarruf Allah’ındır. Kul veya kişi, bu tasarrufun görüntüsüdür. Vahdet-i vücûd telâkkîsinde bütün fiiller Allah’ındır. Kudret ve kuvvet sadece O’na âiddir. Meded ve himmet istenen kişinin bizzat kendisinde bir varlık görüp taleb ondan beklenecek olursa elbette câiz olmaz. Sâhibini şirke düşürür. Ama "yâ Rabbi, benim sana şahsım adına elimi açmaya yüzüm yok, nezdinde sevgili kulun olduğuna hüsn-i zann ettiğim falan kulun hürmetine bana meded eyle!" anlamında bir istimdad insanın benlik duygularını da siler. Böyle bir himmet ve meded talebinin gıyâbda olması ile, huzurda olmasının bir farkı yoktur.

Allah’a ibadet sırasında veya camide şeyhten meded istemek caiz midir? Allah neden peygamberleri vesile kılmıştır? "Allah’a, peygamberine ve ülü'l-emre itaat edin" âyet-i celîlesinde geçen itaat edilecekler arasına mürşid-i kâmiller de girer mi?

Şeyhden veya herhangi bir pirden istimdâd genellikle darda kalındığı zamanlarda yapılır. İbâdet sırasında ve câmide meded dilmek anack Allah’tan olur. Çünkü namazda her rekatta Fatiha okurken: "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz." diyoruz. Bu da zâten istiâne ve istimdâdın sadece O’ndan olacağını göstermektedir. Allah’ın peygamberleri vesîle ve vâsıta kılması insanlara ilâî mesajını canlı olarak göstermek içindir. İlâî hükümlerin uygulanabilirliğini fiilen göstermek ve insanlara "nümûhe-i imtisâl" olmalarını sağlamak içindir. Peygamberler tebliğ ve irşâd ile hidâyetlerine vesîle oldukları ümmetlerinin örnek şahsiyetleri ve âhırette de şefâatçılarıdır. İnsan soyut konuları algılamakta zorlandığında bunları somut hâle getirmiş peygamberler işi kolaylaştırmaktadır. Peygamber vârisi âriflerin durumu da aynıdır. "Allah’a, Rasûlü’ne ve sizden olan ülü’l-emre itâat edin!" (en-Nisâ, 4/59) âyet-i celîlesinde geçen "ülü’l-emr" birinci derecede müslümanların yöneticileridir. Bu yöneticiler kavramının içine siyâsî ve idarî otoriteyi temsil edenler girdiği gibi, manevî otoriteyi temsil edenler de girer. Çünkü onlar da insanlara manevî ve rûhî hayatlarını düzenleyecek tavsiyelerde bulunmakta verehberlikte bulunmaktadırlar. Hattâ bir mürid, mürşidine intisâb ederken şeyhine itâat edeceğine ve onun tavsiyelerini tutacağına dâir söz vermektedir.

Tasavvufta herhangi bir sebepten dolayı daralma veya zorlukla karşılaşma ânında tasavvuf büyüklerine sığınma vardır. "Yetiş ya Abdülkadir Geylânî" gibi. Eğer insanlardan birine sığınmak câiz olsa Peygamberimiz buna daha lâyık değil mi? Halbuki biz günde kırktan fazla Allah’a karşı: "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz." diyoruz. Bunu izah eder misiniz?

İstimdad; meded ve himmet beklemenin ne olduğunu bir önceki soruda açıklamaya çalıştık. Böyle bir sığınmanın aslında doğrudan Allah’a olması gerektiğini, bu lâfızlarla istimdadda bulunmanın mübtedîlerin işi olduğunu belirttik.Burada sığınma eğer insanlara yapılan bir sığınma olarak değerlendirilse elbette Hz. Peygamber buna daha lâyıktır. Ancak buradaki sığınmayı beşere yapılan sığınma gibi görmemek gerekir. Sûfîler istimdâd ve istiâne için Şeyhu’l-islâm Kemalpaşazade’nin de Şerh Hadîs-i Erbaîn’inde naklettiği "İşlerinizde şaşkınlığa düşünce ehl-i kubûrdan yardım (istiâne) isteyiniz." (bk. Keşfu’l-hafâ, I, 85, hadis: 213) hadisini delil sayarlar.(Hadis uydurmadır) Ehl-i kubûr, ölüler veya ölümü düşünerek kendilerini ölüm sonrasına hazırlayanlardır. İnsan dünya işine dalmaktan şaşkına dönünce, kabir ehlinin hâlini, ölümü ve ölüm ötesini düşünerek kendini toparlamak ve onların hâlinden kendi hâline bir ibret yardımı alıp gönlünü Allah’a rabtetmek durumundadır. Ölüm râbıtası veya tefekkür-i mevt, insanı dünya lezzetlerine dalmaktan belli ölçüde okrur. Çünkü hadis-i şerifte: "Dünya lezzetlerini unutturan ölümü çokça düşünün." (Tirmizî, Kıyâme, 26; Neseî, Zühd, 31; İbn Hanbel, II,293) buyurulmuştur. Şu halde istiâne ve istimdad kulluğa rûhî bir hazırlıktır. Allah’dan başkasından meded umma değildir.

Tasavvufta "vefatı ânında insana imanlı gitmesi için şeyhinin yardımcı olacağı" söylenmektedir. Bu duruma göre Peygamberimiz'in amcası Ebû Tâlib'e vefatı anında iman telkîn edip onun kabul etmediğini nasıl izah ederseniz? O, âlemlere rahmet peygamber iken amcasını cennete sokamamıştı. Şeyhler nasıl bu işi becerecekler, delilleriyle anlatır mısınız?

           Müminin mümine yardımı ancak duâ ile olur. Şeyhin müridine vefatı sırasında îmanlı gitmesi için yapacağı tek şey, ona duâ etmektir. Allah Teâlâ, müminin kardeşine gıyâbındaki duâsını kabûl edeceği hadislerde anlatılmaktadır (bk. Tirmizî, Birr, 50). Allah Teâlâ kulların birbirlerine olan hâlis duâlarını reddetmediğine göre şeyhin mürîde duâsı müstecâb olup kurtuluşuna vesîle olur. Soruda zikri geçen Ebû Tâlib örneği bu konuya uygun değildir. Çünkü Ebû Tâlib henüz îmana girmemiş bir kimsedir. İmana girmeyenin hidâyete ermesi ancak Allah’ın elinde olar bir husustur. Allah âdetâ bunu göstermek için bu olayı Kur’an’da da anmıştır (bk. el-Kasas, 28/56). Fakat mümin bir müridin, îmânını kurtarması için şeyhin duâ ve himmeti, Ebû Tâlib örneğinden farklıdır. Hidâyete erdirme konusunda hiç bir kimse peygamberlerden daha himmetli ve gayretli olamaz. Bu yüzden böyle şeyleri şeyhlerin olağanüstülüğü gibi görmek de göstermek de yanlış olur. Doğrusu sözün başında söylediğimiz gibi bunlar, duâ berekâtıyla meydana gelebilecek güzelliklerdir.

 Hastalık sırasında doktor şifâya vesîle kılınıp şirk olduğu söylenmezken bir mürşid-i kâmilin bâtınî hastalıklara vesîle kılınması neden şirk olarak yorumlanıyor? Cemâat ile namaz kılarken imam cemâat ile Allah arasında vesîle midir?

Hastalık sırasında doktor şifâya vesîle kılınmaktadır. Aslında şifâyı verecek olan Allah’tır. Ama Allah Teâlâ herşeyi bir sebebe bağlı olarak halk ettiği için şifâyı da tedâvîye bağlı kılmıştır. Manevî hastalıkların da tedavisini verecek; hastayı hidayet ve manevi şifâya kavuşturacak olan Allah’dır. Mürşid veya tabîb-i manevînin doğrudan yapabileceği hiçbir şey yoktur. O sadece aracıdır. Onun himmeti, şifâ arayan müsterşidin gayretleri, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine mazhar olduğu zaman hidâyet ve şifâya dönüşür. Maddî hastalıklar ile manevî hastalıkların tedâvî ve şifâ bakımından birbirine benzeyen yanları çoktur. Her ikisinin de doktoru ve ilâcı vardır. Her iksinde de "Şâfî" Allah’tır. Önemli olan kalblerdeki niyyetlerdir. Hasta tedâviyi doktordan görmez, Allah’dan görürse o takdirde şirk kokusu öe korkusu maddî hastalıkta da, manevî hastalıkta da sözkonusu olmaz. Cemâat ile namaz kılarken imamın konumu vesîle olarak değerlendirmeğe uygun görünmüyor. İmam cemâatla birlikte ve onların önünde arz-ı ubûdiyyet etmektedir. Onlardan bir adım önde bulunmasının ötesinde bir konumu yoktur. Namaz kıldıran imamın cemâata vesile oluşu şeklinde bir değerlendirmeye herhangi bir yerde rastlamış değilim. 

 Hz. Peygamber ashâbına kendisini râbıta veya vesile ederek Allah’a duâ etmelerini söylemiş midir? Örnekle açıklar mısınız?

Peygamberimiz’in kendisini vesîle ederek duâ etmesini emrettiğini gösteren şöyle bir rivâyet vardır. Gözleri kapanan bir adam Peygamberimiz’e gelerek: "Yâ Rasûlallah gözlerim kapandı. Benim için duâ buyur." dedi. Peygamberimiz şu karşılığı verdi: "Abdest al, iki rek’at namaz kıl, sonra da şöyle de: Allah’ım peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefâatçı olmanı istiyorum. Allah’ım onun hakkımdaki şefâatını kabûl buyur." Ardından Hz. Peygamber şöyle ilâve etti: "Bir ihtiyâcın olduğu zaman hep aynısı yap!" Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır. (bk. Tirmizî, Deavât, 49; İbn Mâce, İkâme, 5; İbn Hanbel, IV, 138)

İslâmı yaşamada Kur’an ve sünnet dışında vesile aramak; mürşid-i kâmili vesile edinmek câiz midir? Kur’an ve hadisteki delilleri nelerdir?

İslâm’ı yaşamada kitap ve sünnet çizgisinde yaşamamıza yardımcı olacak bir mürşidi vesîle ve rehber kılmak elbette câizdir. Çünkü mürşid, insana Allah’a giden yolda canlı bir örnektir. O’nun denetim ve gözetiminde seyr u sülûk insanın ayağının sürçmesini önler. Vesîle ve tevessülün cevâzını gösteren deliller vardır. Nitekim Kur’an’daki: "Ey iman edenler, Allah’tan korkur, O’na yakınlaşmak için vesîle arayın!" (el- Mâide, 5/35) Vesîlenin ne olduğu hip tartışılmıştır. Amellerin Allah’a yakınlığa vesîle olduğu, hattâ amelle tevessül edip Hakk Teâlâ’dan talepte bulunmanın cevâzı hadis kaynaklarında "mağara hadisi" diye de geçen bir hadisten zıkarıldığı görülmektedir. Rivâyete göre İslâm’dan önce yolculuğa çıkan ve gecelemek üzere bir mağaraya giren, orada bulundukları sırada yağan yağmurdan meydana gelen sel sularının getirdiği bir kaya ile kapıları kapanan üç genç vardır. Bu üç arkadaştan herbiri yaptıkları bir ameli arzederek Cenâb-ı Hakk’tan mağara kapısının açılmasını taleb etmişler ve her birinin duâsıyla kapı biraz açılmış, ve nihâyet sonuncuda kapı tamamıyla açılıp kurtulmuşlardır (bk. Buhârî, İcar, 12; Müslim Deavât, 101). Sünnette Hz. Peygamber’in hadislerinde şahıslara tevessülün cevâzını gösterenh örnekler vardır (bk. Buhârî, İstiska, 15; Tirmizî, Deavât, 49; İbn Mâce, İkame, 5; İbn Hanbel, IV, 138) Yine Allah Rasûlü fakir muhâcirler hürmetine müslümanlara zafer ve yardım ihsan etmesini Allah’tan dilerdi (bk. Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, I,292) Tevessül ya ibadet ve amellerle olur, ya da Hz. Peygamber, velî ve sâlih kişileri vesîle kılarak olur. Amellerin Hakk’a yakınlığa vesîle, Allah’ın rızâsına ermede vâsıta olduğunda şüphe yoktur.Hz. Peygamber’i vesîle almanın cevâzı, kendi ifâdeleriyle sâbittir.

Kâmil mürşid kime denir? Kâmil bir mürşide bağlanmanın hükmü nedir? Farz mı, vacib mi, sünnet mi? Şeyhe bağlanmamak kişiye ne kaybettirir? Gerçek mürşid nasıl aranır ve tanınır, özellikleri nelerdir?

Mürşid rehber, kılavuz ve yol gösteren demektir. Mürşid-i kâmil sırât-ı müstakîmi gösteren, dalâletten hidâyete sevkeden kişidir. Tarikatta seyr u sülûkünü tamamlayıp irşâda ehliyetli olan kişiler için kullanılır bir tabirdir. Tasavvufta şeyh ile aynı anlamdadır. Kâmil bir mürşide bağlanmanın hükmü kişilerin durumuna göre değişir. Meselâ, evlenmek nasıl bazıları için farz, bazıları için müstehab, bazıları için mubah ise, bir mürşide bağlanmanın hükmü de öyledir. Kimileri için farz, kimileri için sünnet, kimileri için mubahdır. Bir mürşide bağlanmadan nefsinin şerrinden kurtulamayacak ve harama düşecek kimseler için farz, manevi derecesinin yükselmesine yardımcı olacak kimseler için müstehab, ama intisâb kendilerine birşey kazandırmayacak olanlar için mubahtır. İnsanın hakyol arayışında gayret içinde olmak gerekir. Nitekim: "Bizim uğrumuzda uğraşanları elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz." (el-Ankebût, 29/69) buyrulmuştur. Bir cehd ve gayret olmadan manevi mücâhede, manevi mücâhede olmadan manevî terakki gerçekleşmez. Şeyhe bağlanmadan tasavvufi bir hayatın gerçekleşmesi mümkün olmaz. Mümkün olsa bile insanın ayakları kaymaktan sâlim olmaz. Bu bakımdan herkes için tarikata girmek zarûreti yoktur belki ama, zühdi bir hayat, manevi bir eğitim görmek isteyenlerin mutlaka bir mürşide bağlanmaları gerekir. Bunu biz şöyle bir misalle açıklayabiliriz. İstanbul Boğazı’ndan yabancı bandıralı gemiler geçiyor. Bu yabancı bandıralı gemilerin Boğaz’dan geçerken kılavuz kaptan almaları zorunluluğu var. Kılavuz kaptan almaz ve kaza yapacak olurlarsa cezası ona göre daha ağır. Şimdi bu gemilerin kaptanlarının elinde Boğaz’ın haritası, pusula ve diğer yardımcı âletleri olduğu halde niye kılavuz kaptan zorunluluğu var? Çünkü kılavuz kaptan, defalarca geçmiş bulunduğu için Boğaz’ı elinde harita, pusula ve diğer yardımcı âletler bulunan gemi kaptanından çok daha iyi tanımaktadır. Tasavvufi hayata giren kimse de, bu yoldan geçmiş ve sonuç almış olan kimseden, elinde kitaplar, eserler ve bilgiler bulunan kimseye nazaran, daha çok istifâde eder. Çünkü tasavvuf nazari bir ilim değil, tatbiki bir ilimdir. Mürşide bağlanmayan kişi böyle bir yolda önemli bir rehberden mahrum olarak yola çıkmış demektir. İnsanın manevi yolculuğa çıkmadan önce bir mürşid araması gerekir. Hatta Nakşbendiyye tarikatında Abdulhalık Gucdüvânî tarafından konulan onbir prensipten biri olan "Sefer der-vatan"ın bir anlamı da mürşid aramak için yolculuğa çıkmak demektir. Aranan bir mürşidde bulunması gereken vasıflar şöyle sıralanmıştır: Mürşid olacak kimsenin kitap ve sünnetin emirlerine âgâh olacak kadar bilgili, kemal sıfatlarıyla donanmış, dünya ve makam sevgisinden geçmiş, riyâzat ve mücâhede ile nefsini arıtmış, nâfile ibâdet ve zikirle rûhunu yüceltmiş, Muhammedî ahlâka sahip bir kimse olması ve silsileye sahip bir mürşidden icazetli olması gerekir. Ayrıca yetiştirdiği insanlarda bu manada bir takım tezâhürlerin görünmesi de beklenir. Şeyhin ictihad derecesinde bir fıkhî bilgiye sahip olması gerekmez ama müntesiplerinin meselelerini çözebilecek bir kalb diriliğine sahip olması iktizâ eder. Bir de bütün tasavvuf kitaplarında ittifakla ifade edilen bir husus bu konuda son derece önemli bir ölçü vermektedir: "Şeyh olacak kişi hubb-i dünya ile müttehem olmamalıdır." Bunun manası şeyh olan kişi, yaptığı işten dünyalık bekleyen bir konumda olmamalı, aksine vâridâtını hizmette kullanabilmelidir. Bu konuda çevresindekilere örnek olabilecek bir konumda bulunmalıdır. Yüzü nûrânî, sözü rabbânî olmalı ve insanın içine inşirah veren yüzü görenlerde uhrevîlik ve rabbânîlik duygusu meydana getirerek Allah’ı ve âhıreti hatırlatmalıdır. Bu özelliklere sahip insanın gönlünün ısındığı kişi, mürşid olarak teslim olabileceği kişidir.

"Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözünden maksad nedir?

Bâyezid Bistâmî’ye atfedilen bu söz, eski tasavvuf kitaplarımızdan itibaren hemen bütün kaynaklarda yer almaktadır. Buradaki "şeyh" kelimesi mutlak manada mürşid demektir. Bütün uygulamalı ilimlerde o ilmin öğrenilmesi, bir üstad aracılığı ile olur. O konuya dair eserleri okumak, o ilmi öğrenmek için yetmez. Meselâ İslâmî ilimlerden "Kırâat" uygulamalı bir ilim olduğundan fem-i muhsin"den (yetkili ağız) öğrenilir. Tecvid ve kıraat kitapları okunarak kurrâ olunamaz. Marangozluk, kaportacılık gibi çağdaş işler, futbol gibi oyunlar bile mutlaka bir ustadan öğrenilir. Futbol kitabı yazan biri, iyi bir futbolcu olmayabilir. Marangozluğun kitabını yazan da öyle. Hatta Tıp Fakültesini bitiren kimse nasıl bir uzmanın yanında ihtisas görmeden uzman olamaz ve olmaya kalkıştığında insanları canından ederse, aynı şekilde bir üstadın yanında tasavvufi eğitim görmeden kendi kendine sufilik etmeye kalkışan bir kimse mutlaka yanılır ve şeytanın oyuncağı haline gelir. Bu sözde şeyhsizlikten maksad da tasavvuf ilminin şeyhsiz öğrenilip uygulanamayacağıdır. Yoksa herkesin mutlaka bir şeyhe bağlanması anlamına gelmez.

Mürşidlerin devlet ve siyaset boyutunda sorumluluğu nelerdir? Herhangi bir partiyi desteklemek için müridlerine işarette bulunup fiilen ihvanını partiye sokmaları uygun mu?

Tasavvuf ve manevi eğitim, bir insan yetiştirme ocağıdır. Bu ocağın görevi insanların iman ve İslâm konusunda bilinçlenmesini sağlamak, hayatlarını Kur’anî çizgide yaşamalarına yardımcı ve rehber olmaktır. Ancak tasavvuf ricâlinin bizzat aktif politikanın içinde yer alması onların saygınlığını etkileyebilir. Ancak müntesiblerini sistem şuuru ile yetiştiren mürşidler onlara devlet ve siyâset konusunda gerekeni vermelidirler. Elbette bu açık bir biçimde bir partinin desteklenmesi şeklinde olmamalıdır. Aksine kriter boyutunda kalmalıdır. Çünkü millletin ve ümmetin menfaatının nede olduğunu iyi hesab etmelidir. Açık bir biçimde bir siyasi partinin yan kuruluşu gibi çalışan bir tasavvufi ekolün yara alacağını ve topluma mal olamıyacağını düşünüyorum. Elbette gerçek bir mürşid ihvanını devlete talib olacak adamlar olarak yetiştirmeli, vatan ve milletin korunması bilincini onlara aşılamalıdır. Bununla birlikte seçimlerde partizanca hareket edip açıkca bir partiyi iltizam etmesi uygun olmaz. Çünkü bir mürşidin her partiden müridi olabilir. Bu yüzden genelde din adamları ve mürşidlerin mutlak mânâda partilerüstü bir konumda olması en güzelidir. Kendisinin doğrudan aktif politikaya girmesi veya ihvanını bu istikamette yönlendirmesi kendi kendini ilzâm edebilir.

 Mürşide bağlı olmayan, Kur'an ve sünnete sımsıkı sarılan mü'minlerin durumu ne olacaktır?

Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılan bir mümin, bir mürşide bağlı olsun veya olmasın elbette iyi bir noktadadır. Çünkü amaç Kur’an ve sünnetin istediği bir insan ve sâlih bir mümin olmaktır. Mürşide bağlanmaktan maksad da budur. Yoksa mürşide bağlanmak Kur’an ve sünnetin üstünde birşey değildir. Ancak burada şu hususu gözönünde bulundurmak gerekmektedir: Acaba insan Kur’an ve sünnete bağlı yaşıyorum derken, bunu gerçekten becerebiliyor mu, yoksa kendi kendini mi kandırıyor? Çünkü insan nefsi çoğu zaman böyle tuzaklar kurar, yanlışlarını hoş, eksiklerini tam gösterir. İnsan içinde bulunduğu olayları ve durumları objektif olarak değerlendiremez. Böyle olunca da hep kendinden yana yontar. Ama böyle bir mürşid-i kâmilin yanında bulunan kimse onun tecribelerinden yararlanmak durumundadır. Mürşid ona, nefsinin kendisine kuracağı tuzakları gösterir. Böylece daha çabuk mesafe alır. Mürşide bağlanmak istemeyen kimse önce kendisine bu duyguların nereden geldiğini anlamaya çalışmalıdır. Eğer bunlar intisâb edilecek bir şeyh bulamadığı için ise bunun da şeyhlerin eksikliğinden mi, kendisinden mi olduğuna bakmalıdır. Ama herşeye rağmen benim gönlüm buna ısınmadı diyen ve kitap sünnete bağlı kalmaya azmettiğini söyleyen kişi, kendisini olaylara ve dünya gailesine salıvermemelidir. Çünkü insanın en çok ayağının kaydığı nokta, meşrû olmayan şeylerin zaman içinde tabii hale gelip insanın yüreğini pörsütmesidir. Diri bir kalb, uyanık bir gönül olmadan bugün sünnet çizgisinde İslâmî hayat zor yaşanır.

Şeyhin emir ve tavsiyeleri, şeriat ölçülerine uymuyorsa kabul edilebilir mi?

Şeyhin emir ve tavsiyeleri, hele yeni intisâb etmiş kimselere olan ve tavsiyeleri mutlaka şeriat hükümlerine uygun omaladır. Haramları helâl, farzları yok sayan bir yaklaşım makbûl sayılmaz ve elbette tutulmaz. Ancak ileri seviyelere gelmiş ve şeyhi ile belli bir mesafe kat’etmiş kimseler için farklı imtihan ölçüleri olabilir. Bir takım menkıbelerde geçen bu tür uygulamalar çok istisnâî şeylerdir.

 Mürîde mürşidin verdiği ders fazla gelirse ne yapmalı?

Mürşid, reçetesini müridinin durumuna göre hazırlar. Bununla birlikte bazı müridlerde mürşidin verdiği evrâd ve ezkâr umulmadık soruçlar doğurabilir. Öyle zamanda yapılması gereken hemen durumun mürşide intikal ettirilmesidir. Seyr u sülûkün tekke ortamında yapılmasının hikmetlerinden bir de mürşidin müridlerinin durumlarını daha yakından takib imkânını sağlamasıydı. Bu sâyede mürşid, verdiği evrâd ve dersin mürid üzerindeki etkisini hemen görme imkânına sâhip olabilirdi. Böylece şeyh gözetimindeki ihvânının gelişmelerini rahatlıkla kontrol edebilirdi. Bugün aldığı dersi kendisine ağırlık bir takım rahatsızlıklar veren mürid, hemen şeyhine başvurmalı ve şeyhin durumunu gözden geçirmesine imkân vermelidir. 

 Müridin, şeyhini Allah ile kendi arasında bir aracı gibi görmesi doğru mudur?

Mürid, şeyhini Allah ile kendi arasında bir rehber ve yolgösterici mânâsında aracı görmesinde bir mahzûr yoktur. Zâten şeyhlerin fiilen yaptığı bir yolgöstericilik, delâlet ve hidâyettir. Bu yüzden şeyhlere mürşid ve mehdî denmiştir. Ancak bu aracılık Hristiyanlıktaki mânâsıyla Allah adına tevbeyi kabul eden ve O’nun adına cennettten yer bile verip satmaya yetkili kişi anlamına ise bu, İslâmî inançlarla bağdaşmaz. Şeyh ve mürşidler, peygamber vekîli konumunda ve onların vârisleridir. Nasıl peygamberler sıdk, emânet, fetânet ve teblîğ gibi sıfatlarla muttasıf iseler mürşidler de öyle olmalıdır. Peygamberlerde bulunan "ismet" sıfatı ile "vahiy alma" özelliği mürşidlerde bulunmaz. Diğer saydıklarımız bulunmalıdır.

 Âhirete intikal eden mürşidi için: "O başka idi" deyip yaşayan mürşidinin tasarrufunun zayıf olduğunu söyleyen ihvânın durumu nedir?

Türkçe’de bir deyim var: Kaçan balık büyük olur." İnsanlar genellikle kaybettiklerinin kıymetini daha iyi anlarlar. Ellerinde ve önlerinde olan onlara pek câzib gelmez. Ama bir gün onu da kaybedip fırsatı kaçırdıklarında uyanırlar. Bu sebeple ölen mürşidi için: "O başka idi." diyenler genellikle sağlığında onun da kıymetini bilemeyenlerdir. Eğer kıymetini bilmiş olsa gereği gibi istifâde eder ve hayıflanmazdı. Ölüm hak olduğuna ve ölenle ölünemediğine göre bizim görevimiz dirilerden yararlanmak ve onlara yararlı olmaktır. Hayatta olan mürşidini diğeriyle bu anlamda kıyaslamamak gerekir. Allah’ın kullarna ikrâmı çeşit çeşittir. Vefat edenin meziyetleri kadar hayatta olanın da henüz farkedilmemiş özellikleri bulunabilir. Ayrıca liderliklerde karizma kısa zamanda oluşmaz. Süreç ister Bu bakımdan yeri boşalan bir zâtın yerine geçen kimse ilk anda yadırgarsa bile ehliyet ve liyâkati varsa kısa zamnda kendisini kabûl ettirecektir. İlişkiler sağlıklı bir düzeye gelip gönül ilişkileri düzeldikçe o tür sızlanmalar da azalır.

Günümüzde tasavvufun içine pekçok hurâfeler karışarak bozulduğu görülmektedir. Özellikle menkıbeler konusunda sıkıntılar var. Net bir tasavvuf ortaya konmuyor? Bu konuda neler yapılabilir?

Bu soruda herhalde tasavvufun bozulup gerilediğine işâret edilmek istenmektedir. Aslında İslâmî ilimler ve sosyal kurumlar bileşik kaplar gibidir. Birinin yükselmesi ve diğerlerinin yerinde sayması veya birinin seviyesinin düşüp diğerlerinin yukarda kalması mümkün değildir. İslâm dünyasında gerileme ve çözülme başlayınca bütün ilimler ve kurumlar bundan nasîbini almıştır. Medrese, tekke ve ordu üçlüsünün oluşturduğu sosyal müesseseler birbiriyle âhenkli biçimde çalıştıkları, birbirlerini rakip görüp dışlamadıkları zamanlar yüksek seviyede hizmet vermişlerdir. Bu müesseseler birbirini bütünleyen özelliklerini kaybedip rekabetle birbirini yıpratmaya başlayınca genel bir gerileme başlamıştır. Tekke ve tasavvufi kurumların parlaklığını kaybettiği dönemde, medrese veya ordunun hâlâ yüksek hizmetler verdiğini söylemek mümkün değildir. Bu itibarla gerileme ve çözülme bütün kurumlarda, birlikte yaşanmıştır. Günümüzde tasavvufî hayatın içinde bulunduğu öne sürülen bid'at ve hurâfeler aslında İslâm toplumunun ortak problemidir. Tasavvuf, ya da başka İslâmî çevrelerde görülen bir takım bid’at ve hurâfelerin temel sebebi bilgi eksikliğidir. Çünkü bugün insanlarda manevi hayata ilgi, bilginin çok önündedir. Bu ilgiyi doyurup iyiye kanalize edecek gerekli kurumlar bulunmadığı ve dini bilgilenmede problemler olduğu için insanlar din adına çoğu zaman hurâfelere takılıp kalmaktadır. Hurâfe ve bid’atin tek sebebi cehâlettir. Ehl-i sünnet çizgisinde müteşerri ve cehâletten kurtulmayı görev sayan tarikatler hurâfelerle mücâdele etmektedir. Nitekim XIX. yüzyılda başta Nakşbendiyye’nin Hâlidiyye kolu olmak üzere pek çok tarikat, ilim ve medrese çevrelerinin de desteğiyle bir tecdid, yenilenme ve ıslahat hareketi başlatmış; hurâfe ve bid’atlere karşı bayrak açmıştır. Menkıbelerle ilgili sıkıntılara gelince işe önce menkıbenin ne olduğundan başlayalım. Menkıbe (doğrusu menkabe) lügatte övünülecek fazilet, hüner ve meziyet demektir. Istılahta ise peygamberler, sahâbîler, tarihî şahsiyetler, mezheb imamları ve sûfîlerin övülecek fazîlet ve meziyetlerini anlatan rivâyetler, demektir. Kur’an’da geçmiş peygamberlere ve ümmetlerine âid bir takım kıssaların yer alması, hadislerde de böyle rivâyetlerin bulunması "kıssacılık" diye bir mesleğin meydana gelmesini sağlamıştır. Kıssacılara "kussâs" denilir. Halk kıssalardan hoşlandığı için bunlar, vaaz ve irşâdda bir eğitim aracı olarak kullanılmıştır. Sûfîler başlangıçtan beri bu tür kıssalardan oluşan, peygamberler, sahâbîler ve ilk devir sûfîlerinin kıssa ve menâkıbını yazılı ve sözlü olarak nakledegelmişlerdir. Tabiî, bir meslek hâline gelen bu alanda halk muhayyilesinin de katkılarıyla zaman zaman abartılı rivâyetler de gündeme gelmiş, hattâ zamanla işin özünü ve nasihat değerini ihmâl eden bazıları, sadece kıssa ve menkıbe yazıp nakletmeyi ve olağanüstü bir takım olaylardan bahsetmeyi daha önemli görür olmuştur. Halbuki kıssa ve menkıbelerde gaye, okuyan ve dinleyenlere bir mesaj ve öğüt vermektir. Bu gayeye uygun olarak yazılan ve anlatılan menkıbelerin yararlı olduğunda şüphe yoktur. Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi bir takım olağanüstülüklerin bulunduğu keramet ve menkıbeleri, halkın kahramanlık duygularını tatmîne yarayan şeyler olarak görüyorum. Kesikbaş hikâyeleriyle savaşta orduya yardım eden yeşil sarıklı velilere bu gözle bakılmalıdır. Bugünün materyalist ve pozitivist dünyasında îcâd edilen süpermen filmlerinde verilmek istenen nedir? Seyircinin gizli kalmış bir takım macera, kahramanlık ve intikam duygularını tatmin değil mi? Herhalde menkıbelerde de böyle bir etki bulunduğu için çokça tutulmuştur. Nasıl bir kurgubilim filmini gerçek sanmak yanlış ise menkıbelerde anlatılan bazı şeyleri de böyle doğrudan dinin temel esası gibi sanmak ve öyle sunup algılamak da yanlıştır. Bugün Batı’da ruh hastalıklarının tedavisinde sûfî menkıbelerinin kullanıldığına ilişkin bir takım yayınlar göze çarpmaktadır. Bu da bize bunların bir takım fonksiyonlar icra edebilecek önemini göstermektedir. Önemli olan sap-saman ile dânenin birbirine karışmamasıdır. Bugün gerek menkıbeleri nakledenler, gerekse okuyup dinleyenler, zaman zaman anahedefi birbirine karıştırdıklarından problemler doğmaktadır. Yerine göre kullanılır ve dînî bir nass gibi görülmezse menkıbelerin de yararlı olabileceğinde şüphe yoktur. İslâmî ilimlerin hepsinde meydana gelen canlanma, yenilenme tasavvuf muhitlerinde de görülmektedir. Ancak nasıl fıkıh, tefsir ve hadiste bugün müslümanlar dün oldukları seviyeyi henüz yakalayamamışlarsa tasavvufta da yakalayamamışlardır. Kaldı ki tasavuf bir ilim olduğu kadar manevî ve rûhî bir hayattır. Bu yüzden bu konudaki gelişmeler daha büyük önem arzetmekteve zamana ihtiyac göstermektedir. Bu konuda neler yapılabileceği konusunda şunları söyleyebiliriz. Önce tasavvufun ilim boyutu tasavvuf klâsikleri denilen Kuşeyrî Risâlesi, İhyâ, Kutü'l-kulûb, el-Lüma', et-Taarruf ve Keşfu'l-mahcûb gibi müteşerri kaynaklar ile tasavvufi düşünce ürünü klâsik eserlerden yararlanılarak ortaya konmalıdır. Ardından tasavvufun eğitim yönü demek olan seyr u sülûk boyutu, işi tezgâhtarlığa vardırmayan liyâkatli ve şerîata merbût mürşidlerce hem yazılı eserler, hem de fiilî örneklerle takdim edilmelidir. Böyle bir ortamın gerçekleşmesinden sonra belli bir süreç içinde mutlaka gelişmeler olacaktır. İslâmın hukuk sistemi bile henüz bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek bir biçimde tam olarak ortaya konulamamış ve bununla ilgili gerekli ve yeterli çalışmalar yapılamamışken bütün eksiklik ve kusur sadece tasavvufta imiş gibi önyargılı davranmak haksızlık olur diye düşünüyorum.

Bazıları "Tasavvuf, Yunan mistisizminden alınmıştır." diyorlar. İslâm literatürüne girmiş bir ilim olan tasavvufun kaynağını açıklar mısınız?

Tasavvufun kaynağını yabancı kültürlerde arama kaygısı, daha çok müsteşriklerin gayretleriyle ortaya çıkmış bir görüştür. Muhtelif dinlerin mistik yapılarındaki bir takım benzerlikler onları bunların birbirinden alınmış olması anlayışına sevketmiştir. Bir takım müsteşrikler tasavvufun sadece Yunan mistisizminden değil, Hind, İran, Mısır, Hristiyan ve Yahûdî mistisizminden etkilendiği düşüncesini öne sürmüşlerdir. Aralarındaki bir takım benzerlikler sebebiyle bu düşünceleri öne sürenler, bu benzerliklerin insan fıtratından kaynaklanan özellikler olduğunu; her nerede bulunursa bulunsun ve hangi çağda yaşarsa yaşasın insanın belli ihtiyac ve temayüllerinin bulunduğunu görmezden gelmişlerdir. Nasıl din olgusu tarihi boyunca insan için bir gerçekse, rûhî hayat ve tasavvuf da din ve insan için öyledir. İslâm'da bulunan ibâdet ve muâmelâta âid bir takım ahkâm ve âdâbın Hristiyanlık ve Yahûdîlikteki âdâb ve ahkâma benzemesi, nasıl bunların oradan alındığı anlamına gelmezse, tasavvufi hayat ve tasavvufi düşüncelerdeki benzerliklerin de böyle bir takım dış kültürlerden aktarılmış olması anlamını taşımaz. Rengi, dili, kavmiyeti ne olursa olsun, insanların belli rûhî anlayışları hiç yabancılık çekmeden algılaması meselâ bir Japon'un İslâm tasavvufuna dair yazılmış bir eserden zevk alması bu ortak noktadan kaynaklanmaktadır. Bir ilmin İslâmî olup olmadığını anlamak için önce adına, sonra muhtevâsına, sonra da o ilim mensuplarının kendilerini şeriat karşısında hangi noktada gördüklerine bakmak gerekir. Bu üç esasa göre tasavvufu sırasıyla ele alacak olursak: a- Tasavvufun adının genellikle ashâb-ı suffenin "suffe"sinden, "safvet"ten ve "sûf" kökünden geldiği kabûl edilir. Bu kelimelerin üçü de İslâmî menşelidir. Tasavvufun kökü olarak "Sofia" kelimesinden bahsedilmişse de, gerek sûfîler ve gerekse araştırıcılar tarafından reddedilmiştir. Hattâ bir takım müsteşrikler bile tasavvuf ve sufi kelimesinin sofia kökünden geldiğine karşı çıkmış, bunun yerine yün anlamına gelen "sûf" kökünden geldiği görüşünü benimsemişlerdir. b- Tasavvufun iki önemli muhtevâsı vardır: Eğitim ve bilgi. Tasavvuf, eğitimde temel olarak benimsediği zikir, tezkiye, tasfiye, rabbânîlik, mücâhede gibi esaslar ve üsve-i hasene (model şahsiyet) ilkesiyle bir yaşama biçimidir. Kur'an'da 250'den fazla yerde geçen zikir lâfzı ve bu konudaki emirler, "nefsini tezkiye edenin kurtuluşa ereceğini" haber veren âyet (eş-Şems, 91/9); safvete ermiş kalb-i selim (eş-Şuarâ, 26/88-89) ve rabbânîlik (Âlü İmrân, 3/79) riyâzat ve mücâhede konusundaki ilâhî emir ve nebevî tavsiyeler aslında tasavvufî hayatın Kur'an ve sünnet menşeli olduğunu göstermektedir. Tasavvufun bilgi boyutu yukarıda 2. sorunun cevabında belirtildiği gibi manevî eğitim, takvâ sonucu elde edilebilecek keşfî ve ledünnî bilgilerdir. c- Sûfîlerin kendilerini şeriat açısından hangi noktada gördükleri mes'elesine gelince ilk sûfîlerden itibaren meşâyıh ilimlerinin şerîata bağlılığını sık sık vurgulamışlardır. Nitekim Cüneyd: "Tasavvuf bir evdir, kapısı şeriattır." Seriy Sakatî: "Tasavvuf kitap ve sünnetin zâhirine ters bir bâtın ilminden bahsetmez." ve Sehl b. Abdullah Tüsterî: "Bizim yolumuzun temeli şu yedi şeydir: Allah'ın kitabına sarılmak, Rasûlü'nün sünnetine uymak, helâl lokma, başkalarına eziyet ve yük olmamak, günahlardan kaçınmak, tevbe ve hukuka riâyet." der. Bu tür söz ve uygulamaları çoğaltmak mümkündür. Mes'eleye bu açıdan bakıldığında da görülen sûfîlerin İslâmî bir yapı içinde olduklarıdır.

           Tasavvuf erbâbında mutlaka herkesin seyr u sülûke girmesi gerekli olduğu ve intisåb edenin kurtulacağı anlayışı var. Bu doğru mudur?

Tasavvuf erbâbının herkesin seyr u sülûke girmesi konusundaki gayretlerinin muhtemel iki sebebi vardır. Birincisi insanda fıtrî olan gayret duygusudur. Çünkü herkes mensup olduğu sosyal çevreyi sever ve insanların orada yer almasını arzular. İkincisi kendilerinin tarikat ve tasavvufa girmekle elde ettikleri manevi hazzı başkalarının da tatmasını arzu etmeleridir. Çünkü tasavvuf ve seyr u sülûk, dînî hayatı bir model şahsiyet etrâfında, toplum atmosferi ve manevi kontrol mekanizması içinde gerçekleştiğinden bir birliktelik ve paylaşım ortamı doğurmaktadır. Tasavvufta seyr u sülûkte süreklilik ve devamlılık esastır. Tarikata girmekle iş bitmez. Adam vardır tarikata girmiştir ama tarikatın ve dînin kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmediği için manevi açıdan tarikata girmeyenlerden daha geride olabilir. Ancak cemâat arasında bulunan böyle birinin uyarılıp düzeltilme şansı daha fazla olabilir. Kulluk görevleri gereği gibi yerine getirilmeden hiçbir bağlılık tek başına yetmez. Bâyezid’in müridlerine: "Bâyezid’in derisine girseniz onun ahlâkıyla ahlaklanmadıkça bir işe yaramaz?" sözü bu anlamadır. Seyr u sülûk ve intisâb, dünyevi ve uhrevi kurtuluşun tek reçetesi değildir. Çünkü manevi kurtuluş, son nefese bağlıdır. Son nefeste iman selâmeti elde etmenin yolu bu dünyada istikamet üzere yaşamaktır. Takvâya ermektir. İbâdet ve muâmelâtta ihsan ve ihlâsta devamlılıktır. İnsan bunları hangi surette gerçekleştirebiliyorsa ona sımsıkı sarılmalıdır. Sûfîler bu duyguları seyr u sülûk ile gerçekleştirdiklerinden bu konuda ısrarlı davranıyorlar.

- İntisâb edip seyr u sülûke girmeyenin durumu çok mu vahimdir? İntisâb eden kişi zayıf da olsa bu halka içinde olduğu müddetçe kurtulur mu?

Gerek tasavvuf kaynaklarında, gerekse tarikat büyüklerirnin söz ve sohbetlerinde intisab edip seyr u sülûke girmeyen kişinin durumunun çok kötü olduğunu gösteren ifâdelere pek sık rastlanmaz. Ancak seyr u sülûk ehlini istihfaf eden bazı kimselerin durumlarının vehametini gösteren rivayetlere rastlanabilir. Sadece intisab etmiş olmak ve bunu bir varlık sebebi görmek doğru değildir. Allah’ın kullarını ve dostlarını sevmek, sevenlerle beraber olmak "Kişi sevdiğiyle beraberdir?" ilkesine göre manevi kazanç sağlar. Nitekim Buhârî’nin rivayet ettiği uzunca bir hadiste Allah kendisi için bir araya gelen ve zikreden kullarını bağışladığını; hattâ dünyevi bir amaçla o zikredenlerin arasında bulunan kimsenin de bu bağışlanmadan hissedar olduğunu belirtmektedir (Buhârî, Deavât, 66). Bu hadis iyiler ve zikir ehli arasında bulunmanın kurtuluşa vesile olacağını belirtmekte; bir bakıma iyiler ve zikir ehliyle birlikteliğe teşvik etmektedir. Tasavvuf erbâbının ümidi, belki bu hadisteki ehl-i zikir ile birlikte bulunanlara gelecek rahmet müjdesidir. (tüm bu soru cevaplar Ahmed Hulusiden alınma)

Dervişler öldükten sonra kabirlerinde seyr u sülûklerini tamamlar" deniliyor. Hatta bu söz Bahâeddin Nakşbend'e atfediliyor. Ne dersiniz?

Ölüm kişinin amel ve dünya ilişkisini kesen bir vâkıadır. Ölümden sonra amelin sona erdiği kitap ve sünnetle sâbittir. Ancak, nasıl müminlerin cennette, kâfirlerin cehennemde ebedî olarak kalmaları niyyetlerine göre verilmiş bir karşılık ise, sülûke girmiş olan kimsenin sağlam bir niyyetle girdiği yolun ve amellerindeki devamlılığın afvına medâr olması da niyyetlerine mukâbildir. Müminlerin birbirleri hakkında hüsn-i şehâdetlerinin afv-ı ilâhîye medâr olduğu hadis-i şerifle sâbittir. Nitekim hayırla yâd edilen ve hakkında hüsn-i şehâdette bulunulan bir cenâzenin ardından Allah Rasûlü üç defa "vâcib oldu" buyurdu. Daha sonra şerle anılan bir kimse hakkında da aynı şeyleri söyleyince kendisinden bunun hikmeti soruldu. Allah Rasûlü: "Hayırla yâdettiğinize cennet, şerle yâd ettiğinize cehennem vâcib oldu." buyurdu. Ardından üç defa: "Sizler yeryüzünde Allah’ın şâhidlerisiniz." dedi (bk. Müslim, Cenâiz, 60). Sülûkün amacı kulluk, sonucu da Allah nasîb etmişse cennettir. Kabirde sülûkün tamamlanması ile ilgili bu söz, tasavvuf yolunda mürşid ile mürid arasındaki vefâ ve sevgi duygusunun hüsn-i şehâdete medâr olacağını, bunun da âhırette işe yarayacağını göstermektedir. Bu hadis-i şeriften, vefatında müridin çevresinde toplanan mürşid ve ihvânın yapacağı bir tezkiyenin terfî-i derecât olacağı, beyr u sülûkünü tamamlamış olanların ecri derecesine ulaşacağı anlaşılmaktadır. Herhalde sözün söyleniş maksadı bu olmalıdır.

İlmiye sınıfı tarikatlara itiraz ediyor veya soğuk bakıyor. Avam hemen teslim oluyor ve mesafe kat'ediyor? Sebeb ve hikmeti ne olabilir?

İlmiyye sınıfının tasavvuf ve tarikatlara bütünüyle soğuk baktığını söyleyemeyiz. Evet, erbâb-ı ilim arasında tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkanlar vardır. Ancak bunlardan her birinin tasavvufa karşı çıkış sebebi farklıdır: a- Bir grup tasavvufun ihtivâ ve telkin ettiği hususları kabul etmekle birlikte tasavvuf gruplarında kendilerince gördükleri bir takım hatalar ile varlık ve âlem konusundaki vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd gibi farklı düşünceler sebebiyle karşı çıkmakta ve bazı grup ya da kişilerde gördükleri eksik ve hataları genellemektedirler. b- Diğer bir grup ise ilmin insana verdiği güven, kendini beğenme ve kıskançlık duygusu ile tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkmaktadır. Benim bu kadar ilmim ve şu kadar eserim var da halk niçin benim değil de falan şeyh efendinin etrâfında toplanıyor, diye düşünmektedirler. Aslında olaylara bakışta öncelikler son derece önemlidir. Mes’eleye kalbî hayat önceliği açısından bakanlar, tasavvufun rûhî bir derinlik gerektirdiğini farkederek öğrenmekle, yaşamak ve hazz almanın başka başka şeyler olduğunun farkına varmaktadır. Tasavvuf konusunda yanlış yargıların oluşmasında iki tarafın da kusuru vardır. Sûfiler yollarında bulunabilecek eksik ve kusurları tashihe gayret göstermeli, ilim erbâbı da bir takım sûfiyye gruplarında gördükleri eksik ve yanlışları genelleştirmeyi bırakmalıdır. İki grup da kendini diğerinin alternatifi olarak görmekten vaz geçmelidir. Yönelişleri kalbî hayat öncelikli avamdan insanlar, herhangi bir iddiâ sâhibi olmadıkları için daha kolay teslim oluyor ve daha çabuk tevbeye yöneliyorlar. İlim ehli kişiler ve din hizmetlileri ise: "Nasıl olsa biz bir dînî hayatın içindeyiz, üstelik bu işin ilmini yaptık, okuduk ve okutuyoruz" düşüncesiyle hareket ederek böyle bir bağın lüzûmunu kabul etmemektedirler.

Zâhirî ilim erbâbının illâ tarikata girmesi gerekir mi?

Böyle kesin bir kural yoktur. Ancak tasavvuf ile zahiri ilim birbirini bütünleyen şeylerdir. Zâhir ve bâtın konusuyla ilgili bazı meseleler hakkında ileride "Tasavvufî Bilgi Meseleri" bahsinde açıklamalar yapılacaktır. İlim erbâbının manevi kemâli tamamlamak üzere ahlâkî ve manevî açıdan kendisinden üstün gördüğü birine intisab etmesinde yarar vardır. Çünkü sadece ilim, rûhî itmînan için yeterli değildir . Ayrıca bir mürşide intisab eden ilim adamı, kendisinden üstün birinin varlığını kabul etmek sûretiyle nefsinin önemli bir direncini kırmış sayılır. İnsanın bir şeyi sadece öğrenmesi yetmez; bir de öğrendiğinin nasıl yapılacağını öğrenmek gerekir. Bunun yolu, bu işi gerçekleştirmiş birinin eğitiminden geçmektir. Aslında Kur’an ve diğer kitaplarla birlikte bir de onların uygulayacısı bir peygamberin gönderilmesi insan tabiatında bulunan görerek ve uygulayarak öğrenme meylinden kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu soyut (mücerred) konu ve kavramlarla hükümleri, somut (müşahhas) şeyler rahat kavrayamaz. Bu yüzden örneğe ihtiyâcı olur. Bütün bunlara rağmen bir tarikata girmek istemeyen ilim adamını illâ girmesini gerektirecek bir hüküm olmadığını tekrarlayalım. Çünkü bu iş gönül ve sevgi meselesidir.

Bugün tasavvufî cemaatlerde görülen sarık, cübbe ve sakalın hizmette bir engel olduğu konusundaki düşünceleriniz nelerdir?

Tasavvuf insanları meşreb farklılığına göre eğiten bir kurumdur. Bu yüzden tasavvuf grupları arasında sosyal olaylara bakışta olduğu gibi, kılık kıyafette de anlayış farklılıkları vardır. İlk devir sûfilerinin tâc ve hırka merakı aynı yüzyıllarda "melâmet" meşrebine sâhip bir takım insanların tepkisini doğurmuştur. Melâmet meşrebine mensûb olanlar, sûfilerin kisvelerine mukabil bilinmezliği ve nefsi kınamayı öne çıkarmışlar, ihlâsa ermekten çok, riyâdan kurtulmayı prensip edinmişlerdir. Kılık kıyafet ve kisvenin halkın takdir ve tebcilini çekip nefse pay çıkarılabileceğini düşünerek kisve üzerinde duranlara karşı çıkımışlardır. Bununla birlikte tasavvuf ve tarikat gruplarının kendilerini tanıtan bir bakıma bir üniforma gibi tarikatlara ve tekkelere göre değişen tac ve hırka tabir edilen kisveleri de olmuştur. Binâenaleyh kisve ve sakal konusunu öne çıkarırken ve bu konuya karşı çıkarken önemli olan niyyettir. Bu işin bir ortayolunu bulmak gerekir. Sakal, sarık ve cübbenin sünnet oluşu gerçeğini unutmamalı ve iki grup da tavır ve davranışlarındaki ölçüsüzlükler ile birbirlerini rahatsız etmemeli ve birbirinden rahatsız olmamalıdır. Sakallı müslümanlar, illâ sakal diye tutturup sakalsızları taciz etmemeli, sakalsızlar da onların hallerinden şikâyetçi olup "bunların bu hali müslümanlara zarar veriyor" diye düşünmemelidir. Çünkü her grubun kendine göre hitâb edip etkili olacağı bir çevre ve grup vardır. Gruplar birbirleriyle uğraşmayı bırakıp hizmete yönelmelidir.

 Gerçekten ehl-i tasavvuf olan bir müminle, tasavvufla hiç alâkası olmayan bir mü’minin arasında ma'nevî derece bakımından fark nedir?

Gerçekten ehl-i tasavvuf olan bir müminle tasavvufla hiç alâkası olmayan müminin arasındaki manevi derece farkını Allah nezdindeki derecesi açısından soruyorsanız, o konuda kullar olarak bizim birşey söyleyebilmemiz mümkün değildir. Ama kişinin içinde bulunduğu manevi duygular ve huzur ve iç dünyasını koruma açısından soruyorsanız o zaman bir takım şeyler söylenebilir. Kişileri tasavvuf ve tarikata girmeye sevkeden sebep genellikle İslâm’ı daha iyi yaşama kaygısıdır. Tarikata giren kimse, tevbe ile Allah’a kul olmaya çalışacağını bir Allah dostu önünde tescil ediyor. Elbette böyle bir sözleşme insanı avarelik ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü insan kendi kendine verdiği sözlere genellikle pek uymaz. Ama birini şahid tutarak verilen söz daha bağlayıcıdır. Mürşidiyle zaman zaman görüşerek evrad ve ezkârı ile manevi halleri hakkında bilgi verecek olan ehl-i tarik, en azından biraz daha kontrollü hareket etmeye çalışacaktır. İnsanın şu veya bu şekilde bir manevî kontrol mekanizması ile hayatını murâkabe altına alması mümkün olmadığı zaman yaşadığı çevrenin etkisiyle dînî ve manevî duyarlılığının kaybolduğu görülmektedir. Hayatın zorlukları ve olayların insanda bıraktığı izleri izâle etme ve bir takım dış etkilere karşı direnme gücü kazanmada bir şeyhe bağlı olan, diğerlerine göre daha şanslıdır. Çünkü sıkıntısını paylaşacağı bir mürşidi ve ihvânı vardır. Tasavvufta eğitimin sürekliliği esastır. İnsanlar inandığı gibi yaşamaya teşvik edilir. Çünkü inandığı gibi yaşamayan insanlar zamanla yaşadıklarını benimsemeye ve yaşadıklarına inanmaya başlarlar. Pekçok hassasiyetlerini kaybederler.

Bir cemaat: "Artık tarikat zamanı değildir. İmanı kurtarma zamanıdır." diyerek tarikat ve tasavvufa karşı çıkıyor. Neler söylersiniz?

Bu sözün söylendiği zamanki dünya şartları son derece önemlidir. Saîd Nursî’ye âid bu söz XX. yüzyılın ilk yarısında söylenmiştir. Bilindiği gibi, XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın ilk yarısı pozitivist ve materyalist düşüncenin egemen olduğu yıllardır. Pozitivizm ve materyalizm bu yüzyılın insanlarına, insanlığın ulaştığı son nokta olarak takdim edilmiş, din ve metafizik düşünce âdetâ öcü olürük gösterilmiştir. Doğu Avrupa ülkelerinde komünizm, Batı Avrupa ülkelerinde materyalizm, insanlığı ateizme sürüklemiş ve insanoğlu Allah’ın evinden kaşmıştır. Bizim ülkemiz de XIX. yüzyıldan itibaren bu rüzgârların etkisi altında kalarak ateizmin eşiğine kadar gelmiştir. Din, devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmiş, dine ve dindarlara âdetâ ölümünü bekleyen aidsli hasta gözüyle bakılmıştır. İnananların böylesine horlandığı bir ortamda elbette yapılacak tek şey insanların imanlarını kurtarmaktır. Tekke ve tarikatların bile kapatılıp hizmetten men’edildiği bir ortamda insanlara götürülebilecek en önemli din hizmeti, imandır. Böyle zamanda en kutsal dâvâ, imanı kurtarma dâvâsıdır. Said Nursî de eserleriyle bunu yapmaya çalışmıştır. Aslında o devrin eli kalem tutan sûfî müelliflerinin yaptığı da o istikamettedir. Nitekim İsmâil Fennî Ertuğrul sûfî bir müellif Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlâli, Hakikat Nurları ve Küçük Kitapta Büyük Mevzûlar adlı eserleriyle; Filibeli Ahmed Hilmi, Maddiyyûn Meslekinin Dalâleti adlı eseriyle buna çalışmıştır. Tasavvuf, İslâmî hayatın zirve noktasıdır. İmanın ihsan kıvamında yaşanmasıdır. İmanın tehlikede olduğu bir dönemde böyle bir sözü, özellikle genç ve entellektüeller için son derece makul görmek gerekir. O günün öncelikli konusu iman idi. Ama bugün bütün dünyada yeniden dine ve İslâm’a dönüşün hızlandığı bir dönemde tasavvuf ve tarikatların önemini görmezden gelip karşı çıkmak yanlış olur. Said Nursî tasavvufa karşı bir insan değildi. Yaşadığı dönemin öncelikli konusunun tasavvuf olmadığı inancındaydı. Said Nursî bugün yaşasaydı, gelişen şartlar çerçevesinde onun da tasavvuf öncelikli hizmetlere ağırlık vereceğini sanıyorum. Nitekim talebelerinden geniş bir kitleyi yönlendiren saygın bir hocaefendinin yazılarında tasavvuf öncelikli konulara ağırlık verdiği görülmekte, çevresindeki gençlere de tasavvuf öncelikli tavsiyelerde bulunduğu duyulmaktadır. Bu bakımdan bu sözü söylendiği devir için doğru ve geçerli görmekle birlikte, bugün için geçerli olmadığını düşünüyorum.

"Bir mürşide intisâb eden kimse, ölünün kendini gassâle bırakması gibi teslîm olacak" deniliyor. Bir müridin mürşidine bağlılık ölçüsü ne olmalıdır? Bu bağlılık sadece uhrevî işlerde mi, yoksa dünyevî işlerde de olmalı mıdır?

Şeyh ile mürid arasındaki ilkeleri düzenleyen sadece sevgidir. Bu yüzden aralarındaki sevginin boyutunu göstermek üzere teslîmiyyet için "gassâl önünde meyyit" tabiri kullanılmıştır. Bu teslimiyet biraz karakteryapısı ile alâkalı bir olay olarak görünmlektidir. Meselâ ashâb-ı kiram arasında Hz. Ebû Bekir gibi her konuda Allah Rasûlü’ne itirazsız teslim olan sahâbiler olduğu gibi, Hz Ömer gibi kafasının yatmadığı meselede hemen itiraz edip fitrini gösterme cesâretini gösterenler de vardır. Hz. Ebû Bekir Mi’râc olayında: "Bunları Muhammed söylüyorsa mutlaka doğrudur" sözüyle, Hudeybiye’de anlaşmanın imzâlanmasına karşı çıkan sahâbilere: "Siz ne yapıyorsunuz? O Allah’ın peygamberi ve vahiy alıyor?" diyerek teslimiyetin şâhika örneklerini göstermiştir. Hudeybiye’de Ömer ise: "Biz bu zillete nasıl râzı oluyoruz?" diyerek tepkisini göstermitir. Fakat her ikisi de konumlarından birşey kaybetmemiştir. Ne teslimiyet Hz.Ebû Bekir’e, ne karşı çıkışı Hz. Ömer’e bir zarar vermiştir. Demek ki bu iş bir meşreb ve mizâc meselesidir. Bizim akaidimizde kayıtsız şartsız bir kimseye tâbi' olmamızı emreden bir hüküm olmadığı gibi, sevgi ile tâbi olanları yasaklayan bir hüküm de yoktur. Anadolu'da da başka yerlerde de teslimiyet anlayışını istismar ederek saf müslümanları kandıranlar çoktur. Tasavvuftaki teslimiyet, acem kılıcı gibi iki tarafı da keskindir. İyiye kullanılabileceği gibi şerre de kullanılabilir. Burada sorumluluk meydanı boş bırakan müslümanlarındır. Teslimiyet istidadında olan insanların bu kabiliyetlerini istismar etmeden hayra kanalize edecek insanlar bulunmazsa elbette menfaatine kanalize edenler bulunacaktır. Biz diyelim ki teslimiyyeti reddettik. "Teslimiyet diye birşey yoktur" dedik. Bu istismarcılar huylarından ve teslimiyete yatkın insanlar bu özelliklerinden vaz mı geçecekler. Bu mümkün olmadığına göre hastalık halkın ilim ve irfan seviyesi ile alâkalıdır. Teslimiyyetle değil. Piyasada ehliyetsiz kimselerin kol gezmelerine fırsat verilmemelidir.

Müridin şeyhine kayıtsız şartsız teslîmiyeti nedir? Oysa Kur’an’daki teslîmiyet âyetlerini araştırdığımızda hepsinde teslîmiyetin Allah’a olacağı zikredilmektedir. Kişi, Allah ve din dışında, başka din ve şahıslara teslîm olabilir mi?

Teslimiyet, sevgiye dayalı bir itâat işidir. Kayıtsız şartsız teslimiyet denilince mürşidinin uyarılarına tenkidci bir nazarla bakmadan ve acaba bunların benim manevi hayatıma ne derece faydası olur gibi, evham ve vesveselere düşmeden uymak demektir. Doktora giden bir hasta bile doktoruna ne kadar güvenir, hastalığını tedavi edeceğine ne kadar inanırsa daha çabuk iyileşir. Müsbet anlamda bir önyargının faydası vardır. Şeyhe teslimiyyet, ashâbın Allah Rasûlü’ne teslimiyet ve güveni gibi mürşidinin söylediklerine inanmasıdır. İnsanın güvenip inanmadığı kişinin sözünü tutması mümkün değildir. Ayrıca âyette: "Allah’a, Rasûlü’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e itâat edin!" (en-Nisâ, 4/59) buyrulmaktadır. Mürşid müridi için manevi ve uhrevi konularda ülü’l-emrdir. Böyle olunca müridin mürşidine bu anlamda teslimiyetinin şeriatla çatışır bir yanı yoktur. Şeyh diye ortaya çıkan bozuk düşünceli insanlara yapıldığında kötü neticeler verir diye teslimiyeti büsbütün reddedemeyiz.

Sohbetlerde derviş, şeyhinin adı geçince hopluyor zıplıyor. Ama Allah'ın, Peygamber'in ismi yüz kere geçtiği halde hiçbir şey olmuyor. Mürid için buradaki ölçü ne olmalıdır?

Bir önceki soruda vecd ve cezbeyi anlatırken Kur’an okurken vecde gelmeyip başka şeylerle vecde gelenlerin Hakk’a değil, halka tutkun olduklarını belirmiştim. Şeyhinin adı geçtiğinde vecd ve cezbe eseri tavırlar gösteren kimse olsa olsa henüz fenâ fi’ş-şeyh konumundadır. Bu ise işin başıdır. Aslında asıl vecd Allah’ın adı anıldığında vecde gelmektir. Nitekim Kur’an’da buna şöyle işâret edilmektedir: "Müminler ancak o kimselerdir ki Allah’ın adı anıldığı zaman yürekleri vecdle titreyen... kimselerdir" (el-Enfâl, 8/2). Ashâb-ı kirâm ise Allah ve Rasûlü’nün adı geçtiğinde heyecanlanır, kalpleri yerlerinden fırlayacakmış gibi atardı. Bu yüzden elleriyle kalplerini bastırmak lüzûmunu hissederlerdi. Bugün bizim Rasûlulah’ın adı geçtiğinde âdet olarak yaptığımız bu hareketi onlar zarûreten yaparlardı.

Bir müşid-i kâmil aynı anda bir kaç yerde görülebilir mi?

Kerâmitin varlığına inanan ve bunun Allah’ın bir ikrâmı olduğunu kabûl eden kimseler için böyle birşeyin varlığını kabûl kolaydır. Fakat hedef ve amaç bu değildir. Bunlarla uğraşmak değildir. Hz. Süleyman’ın veziri Âsaf b. Berihiyâ’ya Sabâ melikesi Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayacak bir zamanda Kudüs’e getirme imkânı veren Allah, elbette sâlih ve velî kuluna dilerse böyle bir güç verebilir. Buna inanırız. Ancak bunu mutlak bir üstünlük gibi saymak, bir takım iltibaslara yanılış anlaşılmalara sebebiyet verebilir. Sonuçta bir zâtın kemâlinin ölçüsü bu tür olağanüstülüklere bağlanır. İşte yanlışlık buradadır. Her türlü kemal, güzellik ve olağanüstülük sâdece Allah’tandır. Allah dilerse kullarını buna mazhar kılabilir. Ehl-i sünnet tasavvufunda anlayış budur.

           Ölü veya diri bir şeyh, müridin veya başka bir kişinin kalbinden geçeni ve gıyâbî hallerini bilebilir mi?

            Bir şeyhin, müridin gönlünden geçeni bilmesi bir telepati gibi görülmemeli ve bunun Hakk’ın gönle ilhâm etmesi sonucu olabilecek bir olay olduğuna inanılmalıdır. Ya da bir öğretmenin tecribesi sonucu karşısına gelen talebeyi tanıması gibi insanların rûhî tecribe sonucu elde ettikleri bir beceri olarak değerlendirilmelidir. Çok özel anlamda bazı mürşidlerin Allah’ın kendilerine bildirmeleri sonucu zaman zaman müridlerinin gönlünden gecenlere âşinâ oldukları vâki’dir. Bu tamamen Allah’ın bir inâyetidir. Şeyhin bizzât şahsına âid bir durum değildir. Çünkü gönüllerde saklı olanları bilen ancak Allah’dır (bk. Ğâfir, 40/19). Dolayısıyla bildirecek olan da O’dur. Ölmüş ve beşerî faaliyetleri sona erene bir insanın böyle bir şeye ıttılaı ise tamamen vehbî ve manevî bir haldir. Tasavvufî bakımdan üzerinde durulması gerekli olan bir hal de değildir. (Tüm buraya kadar yapılan alıntılar Ahmed Hulusi’nin internet sayfasından alınmıştır. Doğrular ve yanlışlar ona aittir)

 

--Tasavvufu reddenlerin durumu ve fıkhî hükmü nedir?

--Tasavvufu reddeden Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin, dinin emirlerinin bazılarını reddetmiş olur. Çünkü, Allah'ı zikretmek ayetlerde geçiyor. Nefsi terbiye etmek, ayetlerde geçiyor. Ma'rifetullahı tahsil eylemek, irfanı elde etmek, tavsiye ediliyor. Onun için tasavvufu reddedenin sözüne bakılır. Hangi tasavvufu reddiyor?.. Ne biliyor tasavvuf hakkında?.. Hani böyle batıl mezhebler görmüş de, batıl tarikatler görmüş de, haram işler işleyen kimseler görmüş de, ondan mı reddiyor; yoksa, işi kökünden mi reddediyor?..

Kökünden reddeden, ayetlerde olan şeyleri reddettiği için kâfir olur. Bir ayeti bile inkâr etse, kâfir olur. Kökünden reddetmeyip, "Aslı vardır ama, ehli azdır. Şu adamlar kötüdür, bu adamlar kötüdür..." diyorsa; eğer isabet etmişse, ne alâ, doğruyu söylemiş olur. İsabet etmemişse, iftira etmenin cezâsı olur. İbn-i Teymiye gibi pek çok kimsenin, gerçek tasavvufun Kur'an'ın bir olgusu olduğunu, bir emri olduğunu, dinin bir esası olduğunu ifade ettiklerini biliyoruz. Suudluların, başka kimselerin, selefiyecilerin itibar ettikleri bir kimse olduğu halde, "Gerçek tasavvuf vardır." diyorlar. Dini bilip de, gerçek tasavvufu inkâr etmek mümkün değildir. Ya cahillikten inkâr ediyordur, ya da gördüğü misaller kötüdür. Meselâ, kadın erkek bir arada olan veya içki içip de, "Biz bunu şu maksatla içiyoruz." diyenlerden dolayıdır.

--Müslümanların mutlaka bir tarikata bağlanması zarûret midir?..

--Müslümanın Kur'an-ı Kerim'in ayetlerine uyması farzdır. Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ) "Nefsini terbiye etmen lâzım! Terbiye edersen felâh bulursun; terbiye etmezsen helâk olursun, mahvolursun!" Nefsini de insan kendi kendine terbiye edemez. İnsan kendi kendisini traş bile edemiyor.

--Hadi yap bakalım enseni traş!..

Yapamaz!.. Onun için bir başkası onun ayıplarını görecek, terbiye edecek, eğitecek... Bunca mektepler niçin kurulmuş, bunca Millî Eğitim Bakanlığı müesseseleri niçin var?.. Eğitim için eğiticiler lâzım geldiğinden vardır. Eğitimin en kıymetlisi, en güzeli de ma'rifetullahın öğretilmesidir. İnsanın nefsinin terbiye edilmesidir. Ahlâkının güzelleşmesidir, kötü ahlâktan insanın kurtulmasıdır. O halde herkesin buna ihtiyacı vardır. Herkesin en başta boynuna borç olan budur.

--Tarikata girmek istiyorum ama, mürşidler kul ile Allah arasına girmiş olmuyor mu?.. Şirke düşmekten korkuyorum.

--Mürşidler Peygamber Efendimiz'in varisleridir. Peygamber Efendimiz'in sahabesiyle durumu nasılsa, sahabenin Peygamber Efendimiz'e karşı durumu nasılsa, mürşidlerle müridler arasındaki durum da aynıdır. Peygamber Efendimiz sahabesinin Allah'la arasına girmiş denilebilir mi?.. Öyle şey olur mu?.. Allah'a götürüyor. Allah'a götüren yolda rehber ve klavuz oluyor. Onun için, araya girmek diye bir yorum yanlıştır.

Şirk, Allah'ın varlığını yanında bir başka varlık tasavvur etmektir. Bir insanın hocasını sevmesi Kur'an'ın emridir, dinimizin gereğidir. Hadis-i şeriflerin gereğidir. Hocasına bağlanması da ondandır. Bütün mesele, ciddî bir hocaya, gerçek bir mürşide bağlanmaktır. Ona bağlandığı zaman zâten, onun mâni olmadığını, bil'akis rehber ve klavuz olup, elinden tutup hayra ve hakka götürdüğünü görecektir.

--"Günümüz toplumu tarikata uygun değildir. Bir yere kapanıp zikir yapmaktansa, dışarda insanlara İslâm için hizmet yapmak gereklidir. Bunun için tarikat gereksizdir." deniliyor. Bu söze bağlı olarak günümüzdeki tarikat anlayışı konusundaki düşünceniz?..

--"Günümüz toplumu tarikata uygun değildir." diyemiyoruz. Olaylar da öyle göstermiyor. Amerika'lı bile, yahudi bile, Fransız, İngiliz, Alman bile müslüman olup tarikata girebiliyor. Hattâ Abdülkadir Es-Sûfî'nin Londra yakınında ayrı bir yer aldığı, ayrı okullar açtığı, helâl gıda satılan ayrı bir süpermarket açtığı, İslâmî bir topluluk meydana getirmeğe çalıştığını biliyoruz. Toplum tarikata uygun değilse, İslâm'a uygun değilse; o zaman, müslüman olan insan topluma uymuyor, toplum içinde kendi varlığını sürdürmeğe çalışıyor. Biz de öyle yapıyoruz. Biz de Türkiye'deki çevre içinde, ortam içinde, çeşitli gayr-i İslâmî tesirlerin karşısında hanımlar giyim bakımından; erkekler sakal, namaz vs. konularda herkes, "Öz inancıma uygun yaşayayım!" diye bir direnç gösteriyor. İnsan ille topluma tâbî olmuyor, bazan da topluma karşı çıkarak, direnç göstererek bazı haksızlıkları engellemeğe çalışıyor. O bakımdan, toplum tarikata uygun değilse, tarikat da gerekli bir eğitimi --iç eğitimi, ahlâk eğitimi-- veriyorsa; o zaman, toplumun ihtiyacı var buna... Toplumun değişmesi lâzım!.. Bu inadından vazgeçsin, şu ahlâk eğitimi yapılsın da, hayâlî ihracatlar, arsızlıklar, yüzsüzlükler vs. bitsin!.. Ahlâk toplum için gerekli olduğu için, ahlâk eğitiminin yapılması gerekli olduğuna göre, bu taraftan da bakabiliriz bu konuya..."Bir yere kapanıp zikir yapmak" sözüyle tarikata bir sataşma oluyor. Bir iddia, bir kötüleme oluyor. Tarikat sanıldığı gibi böyle değildir. Belki, böyle yapanlar hristiyan rahiblerdir. İslâm'dan önceki mistikler böyle yapmışlar. Uludağ'a çekilmiş, --onun için keşiş dağı denmiş-- orda ibadet etmiş. Mağaraya çekilmişler veya Niğde Aksaray'daki peribacalarının olduğu yerlerde, vs. böyle dünyayı terkederek, târik-i dünya olarak, ruhbanlıkla evlenmeyerek, ibadetle meşgul olmuşlar. İslâm böyle değildir. İslâm'da mutasavvıfların hepsi bir meslek sahibidir. Meselâ, okuyun Tezkiretül Evliyâ'yı: Ya attârdır, ya kassâbdır, ya nessâcdır, dokumacıdır... Çünkü, elinin emeğiyle kazanmak sevap olduğundan çalışmışlardır. İbadetini çalışırken yapmışlardır. Çalışıp da sevap kazanmayı düşünmüşlerdir. Çalışıp kazandıklarıyla hayır yapmayı düşünmüşlerdir. İslâm tasavvufunda böyle bir kenara çekilip de, toplumdan kaçmak yoktur. Bazı zamanlar yapılan bir halvet var; o da eğitim içindir. Hiç bir kimse üniversitenin son sınıfına gelmiş bir öğrenci, tam proje devresinde evinden üç gün dışarı çıkmadı, projeyi yetiştirmek için gece gündüz çalıştı diye onu suçlayamaz. Çünkü, nihâyet bir proje hazırlayacak, imtihanlara hazırlanıyor. Bu normal bir şey... Tarikatta da eğitim için bazı eğitim şekilleri vardır. Kırk gün halvete girecek, zikir yapacak; gönül gözü açılacak, ma'rifetullaha erecek, Allah'ın sevgili kulu olacak. Kırk gün orda bir ibadet vardır amma, ondan sonra da çıkıp hizmet vardır.

Meselâ: Eşrefoğlu Rûmî Hama'ya gitmiş. Hama'daki Saâdeddîn-i Hamevî Hazretleri'nden üç defa halvet, erbaîn, çile çekmiş. Yüzyirmi gün, dört ay yâni... Dört ay devamlı ibadetle meşgul olmuş ama, ondan sonra gelmiş İznik'te, halkın eğitimiyle, irşadıyla, dervişlerin yetiştirilmesiyle, dînî ilimlerin öğretilmesiyle meşgul olmuş. Ayrıca, kendileri de yine kazançlarını kendileri sağlamaya dikkat etmişler. Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin nasıl geçindiğini biliyorsunuz. Kaşık yontarmış, kaşıklarını pazara gönderir, sattırırmış. Hattâ kendisi gitmezmiş. Hayvanın iki tarafındaki küfeye koyarmış, dehlermiş hayvanı... Hayvan gider orda pazarda dolaşırken, herkes kaşıkları alırmış parayı içine bırakırmış. Eğer adam parayı vermezse, parayı verinceye kadar hayvan onun önünden ayrılmazmış. Böyle şeyler anlatılıyor ama, şunu çok net olarak biliyoruz ki, çalışıyorlar. Kimseye yük olmadan, alnının teriyle geçiniyorlar. Cihad ederek geçiniyorlar. Ticaret var, cihad var, hizmet var... Zikir de var ama, müsaade et de geceleyin saat iki ile üç arasında yarım saat zikretsin, Allah Allah desin, gözyaşı döksün!.. O da var çünkü hadis-i şerifte... Eve ekmeği, peyniri götürmeyi unutmak, Orhan Veli'de var... "Böyle güzel havalarda ekmek peynir getirip götürmeyi unuttum." diye o söylüyor. Bizimkilerde yok...

--İslâm ümmetinin bir tek lidere bey'at etmesinin hükmü nedir?

--Bütün ümmetin bir lidere bey'at etmesi gerekir. Buna imâmet-i kübrâ veya hilâfet makamı derler. İslâm'ın ilk zuhurunda öyle oldu. Asırlar geçtikten sonra bir ara öyle olmuş gibi idi. Sonra halifelik lağvedildi.

Bu durum şimdi fiilen öyle değil... Namaz kılmak farz olduğu halde, insanların namaz kılmadığı gibi bir durum... Böyle bir lideri müslümanların mutlaka edinmesi lâzım!.. Bu bağlanılan şahıs, alim olacak, kâmil olacak, fâzıl olacak, bilgin olacak... Bir çok vasıfları olması lâzım!..

--Beyazid-i Bestâmî Hazretleri'nin "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır." sözünü açıklar mısınız?

--Muhterem kardeşlerim! Biliyorsunuz, çocuklarımızı ilkokula veriyoruz, ortaokula veriyoruz, liseye veriyoruz, üniversiteye veriyoruz... Tarlalarımızı satıyoruz, evlerimizi satıyoruz, çocuklarımızı okutmağa çalışıyoruz. Eğitim, insanın eğitilmesi önemli... Eğitilen insan iyi insan oluyor, eğitilmeyen insan kötü insan oluyor. Eğitimin en güzeli tasavvuf eğitimi... Tekke terbiyesi aldı mı bir insan, takvâ terbiyesi aldı mı, --ayet-i kerimenin şehâdetiyle-- felah bulacak o insan... Takvâ terbiyesi almadığı zaman da felâkete uğruyor, pişman ve perişan oluyor. Binâen aleyh, takvâ terbiyesini herkesin alması gerekir; almadığı zaman da insan, şeytanın maskarası olur. Bir alime teslim olmadığı zaman, şeytan onu aldatır, burnuna halkayı takar, istediği yere götürür.

--Bazı kitaplarda, "Müridin mürşidinin yüzüne direkt bakması doğru değildir." deniliyor; ne dersiniz?

--O da bizim edeb babında düşündüğümüz şeylerden birisi... Sahabe-i kirâm hakkında rivâyet ediliyor ki, onlar hürmetlerinden, saygılarından, Rasûlüllah'ın heybetinden, Rasûlüllah SAS Efendimiz'in yüzüne bakamamışlar, bakmamışlar. O bakımdan, kitaplara da öyle yazmışlar. Aslında severek olduktan sonra, bakılabilir.

--Bir insanın şeyhinin resmini evinde saklaması caiz midir?

--Caiz değildir. Resim bid'attir. Yoktur böyle bir şey... Ne cüzdanında, ne evinde saklaması uygun olmaz. Ancak resim, pasaport gibi, nüfus kâğıdı gibi, tapu kaydı gibi yerlerde istendiği için kullanılıyor. Yoksa, buna pek müsaade etmemişlerdir büyükler... Hele hele, resme bakıp rabıta yapmak gibi şeyler tasavvufta yoktur, bid'attir.

--Tasavvufta bilgi kaynağı sezgilerdir. Meşhur mutasavvıflar bunu ifade ediyor. Eğer böyle ise; yâni, sezgilerle ulaşılan batınî alem, mânâ aleminin bilgisi ile Kur'an ve sünnete dayanan rivâyet ilminin çatışması ehl-i sünnet tarikatları için de geçerli midir? Geçerli değilse, ehl-i sünnet tasavvufunun kelam-fıkıh-hadis ekolünden farkı nedir?

--Bilginin kaynağı hakkında İmam-ı Gazâlî'nin İhyâ'sında güzel bilgi veriliyor; ordan okuyabilirsiniz.

Bilginin kaynaklarından bir tanesi keşif yoludur. Sezgi sözü bu mânâyı tam olarak ifade etmeye yetmiyor. İnsan bir şeyi seziyor. Şimdi ben dışarıda bir şey olacak gibi sezdim. Bu tasavvufî bir şey değil... At da meselâ, zelzele olacağını seziyor. Kuşlar da ormandan kaçıyor, yanardağ patlayacak filân diye seziyor. Bu tasavvufî bir sezgi değil...

Keşif ilmi, sezgiden başka bir şey... O Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne ermekden hâsıl olan bir müşâhede, başkasının görmediği şeyi gönül gözüyle görme meselesidir. Bunda Kur'an ve hadisle bir çatışma yoktur. Sırf sezgiye kalmış bir şey, Kur'an-ı Kerim'le de çatışır, her şeyle de çatışır. Geçenlerde Denizli'den bir arkadaş anlattı bana... Orda birisi: "Allah'la konuştum. 'Sabah namazını kılmayabilirsiniz!' dedi bana..." diyormuş. Böyle bir sezginin, böyle bir ilhamın, böyle bir konuşmanın hakîkatle ilgisi yok...Gerçekten bir kişinin gönül gözü açılmışsa, bazı şeyleri görüyor ve biliyor. Bunun böyle olduğuna ben şahidim. İnsan olacağı bile bilebiliyor yâni... Olabilir. Ama böyle bir insan, ancak Allah'ın sevgili kulu olduğu zaman, böyle bir makama eriyor. Allah'ın sevgili kulu da Allah'ın kelâmına, Rasûlüne ters düşmüyor. Böyle bir şey bahis konusu değil...(Buraya kadar yapılan alıntılar da Esad Coşan’ın Günümüz Meseleleri isimli eserinden alınmadır.

 

 

 

 

RABITA

RABITANIN TANIMI

           Halidi Bağdadi’ye göre; “Tarikatta rabıta, müridin, Allah’da fâni olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayalinde sürekli canlandırmasıyla onun ruhaniyetinden yardım istemesi demektir. Bu da müridin edeplenmesi ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürid, şeyhinin şeklinde hayalinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır.” Ömer Ziyaüddin Dağıstani’ye göre rabıta; “...bu da müridin, kalbini Allah’ın peygamberlerinden birine veya Onun veli kullarından bir veliye veya hepsinden birine ya da silsilesi Hz. Peygambere ulaşan bir mürşide veya şeyhine ya da hakkında özel duygular beslediği ve üstünlüğünü takdir ettiği birine bütün sevgi ve samimiyetiyle bağlanmasından ibarettir.” Yapılan açıklamalara ve tarif şekillerine göre mürid bu ödevi yapmak için gerekli şartları yerine getirdikten ve gözlerini yumduktan sonra bütün dikkatini şeyhinin cismani varlığı üzerinde toplamaya ve onun silüetini hayalinde canlandırmaya çalışır. Nakşibendi tarikatının, özellikle yakın tarihte oluşmuş süleymancılık ve Menzilcilik gibi bazı kollarında şeyhin fotoğrafında bakmak suretiyle de rabıta yapılmaktadır. Mürid bunu yaparken şeyhinin nur deryası olduğuna  inandığı, kalbinden kendi kalbine bu nurların bir çağlayan gibi aktığını da aynı şekilde canlandırmaya gayret eder. (Rabıta-Ferit Aydın)         

Rabıtayı ilk defa tanımladığı tahmin edilen Hindli Tacuddin Patanjali’nin Sutralarındaki karmaşık ifadeleri anımsatırcasına çetrefil bir takım sözlerle bu meditasyonu anlatmaya çalışırken onu Kurana dayandırmaya yanaşmamış; buna karşın Tacuddin’den 135 yıl sonra dünyaya gelen Halid Bağdadi rabıtayı göz kırpmadan Tevbe suresinin 119.ayeti ile kanıtlamaya çalışmıştır. “Ey iman edenler Allahtan korkunuz ve Ona (yaklaşmaya) vesile arayınız.” Tefsir alimleri Allah’a yaklaşmayı, Onun hoşnutluğunu kazanmaktan başka bir şey olarak anlamamışlardır. Keza onlara göre bu vesile aramak, salih amel işlemekten başka birşey değildir ki bu da çok geneldir. Taberi der ki: “Allah’ın emir ve yasaklarına dünyada titizlikle uymak suretiyle ahirette sadıklarla beraber olunuz.” Razi: “Yani sadıkların anlayışı ve yolu içinde bulununuz denilmiştir ki, onlardan amaç peygamberlerdir.” Kadı Beydavi: “Yeminlerine ve keza verdikleri söze bağlılıkları bakımından, ya da Allah’ın dininde gösterdikleri içtenlik ve dürüstlük bakımından doğrularla birlikte olunuz.” Nesefi: “Yani, imanlarında doğru olanlar gibi olunuz, münafıklar gibi değil..” İbni Kesir: “Yani Muhammed sav ve arkadaşlarıyla birlikte olunuz” Maide suresinin 35.ayeti hakkında ise ki ayetin meali şöyledir “O’na yaklaşmak için vesile arayınız” Taberi: “Ona kendisini hoşnut kılacak amelle yakınlık arayınız.” Zamahşeri: “Başvurulan her araç vesiledir emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak suretiyle Allah’a yakınlık için başvurulan herhangi bir şey” Razi: “Allah’ın yasaklarını çiğnemekten sakınanlar olunuz, AllaH’ın hoşnutluğunu kazanmak için O’nun emirlerine tevessül ediciler olunuz” Kadı Beydavi: “Yani gerek O’na taatta bulunmak, gerekse masiyetleri terk etmek suretiyle sevabını ve yakınlığını kazanmak için arayışta bulununuz” Nesefi: “(vesile) Herhangi bir surette O’na yaklaşabilmek için ve yaklaşmayı sağlayabilecek bir iş yapmak üzere başvurulan her türlü çaredir. Bu çareler Allahu Tealanın hoşnutluğunu kazanabilmek için taalarda bulunmak ve kötü eylemlerden sakınmak anlamında kullanılmıştır.” İbni Kesir: “Yani O’nun emirlerine uymak ve O’nu razı edecek işler yapmak suretiyle yakınlığını kazanınız” diyor. Şiiler ve Muteziler bile bu iki ayeti kerimeyi tefsir ederken kişisel yorumlarını ortaya koymaktan adeta dikkatli bir şekilde sakınmışlardır. (Rabıta-Ferid Aydın)

           İlginçtir içinde vahdeti vücut, enel hak, lâmekan, kaddesallahu sirruhu, nakşi silsilesi gibi konular olduğu halde 1217 beyitlik Halidi Bağdadi’nin Divanında rabıta hakkında tek bir söz bile yoktur. Bağdadi hayatı boyunca divanını yazmaya devam ettiyse, rabıtadan bahsetmemesi mümkün değildir. Halbuki rabıtayı Halidi Bağdadi’nin Muhammed Esad Efendiye yazdığı mektupla başlatırlar. Asıl ilginç olanı ise son derece cahilane yazılmış mektuptaki tutarsızlıklardan biri de, Zemahşeri’den yapılan alıntının (belli bir yerde ve belki de maksatlı bir şekilde) kesilerek, Zemahşerinin kendi sözleriymiş gibi maledilmesidir. Halbuki Zemahşeri bu sözlerin sonunda “Bu vb ifadeler ancak haşviyecilere ve cebrilere ait olabilir, bunlar Allah’a ve elçilerine iftiradır” diyerek bu yorumu yalanlamıştır. Üstelik Zemahşeri’nin yaşadığı tarih, rabıtanın icad edildiği tarihten çok önceleridir. Onun rabıta için şahit olarak gösterilmesi bu mektubun ne maksatla ortaya çıkarıldığını gösterir. Ayrıca mektupta Ekmelüddin, Gazali, Heytemi, Cürcani, İbni Kayyım gibi ünlü şahsiyetlerden rabıtayla ilgisi olmayan alıntılar yapılmış, daha sonra da Tacuddin b. Zekeriya b. Sultan adında birindem alıntılar yapılarak rabıtanın ispatlanmaya çalışılması, bu mektubun kimler tarafından hazırlandığını gösterir. Bu mektup rabıtadan söz eden ilk yazı olarak bilinir, ancak bilinen rabıtanın on kuralına ilişkin bir açıklama mektupta yer almamaktadır. (Rabıta-Ferit Aydın)

RABITASIZLAR İÇİN SÖYLENEN SÖZLER

           İsmet Garibullah der ki; “Bin yıl olsa ah vah sırr-u celî, Hakka vasıl olan kimsenin olmaz dili, Manevi sohbetle vasıl her veli, Rabıtasız sa’y eden mutlak deli” (Risalei Kudsiyyeden)  Nakşibendiler rabıtaya dini ve ruhani bir nitelik atfetmekte ve onu islamın bir parçası, hatta Allah’ın kesin bir emri olarak uygulamaya ve yaymaya çalışmaktadırlar. Nitekim nakşi şeyhlerinden Mustafa Fevzi, sırf rabıta konusunda kaleme aldığı manzum eserinde rabıtanın farz olduğunu ileri sürerek aynen şöyle demektedir: “Elli dört farzdan biridir rabıta, Ehli aşkın rehberidir rabıta, Hubbu fillahtır bu yolda rabıta, Bir muhabbettir gönülde rabıta” (Rabıta-Ferit Aydın)

           Devseri “Er-Rahmetül Rabıta” kitabında, nakşibendi tarikatından bir harf bile inkar edenin, ahmak ya da münafık olduğunu ileri sürmektedir.” (Rabıta-Ferit Aydın)

RABITANIN ALEYHİNDEKİ YAZILAR

           Sıddık Han “Tacül Mükellel” adlı eserinde, “Rabıtanın çirkin bir bidat olduğunu vurgular. Dehlevi’nin (Şah Dehlevi’nin torunu, Abdulgani’nin oğlu) Sıratı Müstakim adlı eserinde, nakşibendi rabıtasının kesin olarak şirk olduğu kayıtlıdır. (Rabıta-Ferit Aydın)

           Rabıta en fazla Budizm’den Hindu geleneklerinden alınmakla eleştirilmiştir. Bakın Meditasyonun tanımı nasıl yapılmaktadır: Meditasyonu hayata geçirebilmeniz için birkaç temel koşul vardır. 1. Rahat, dik ve elden geldiğince dengeli bir oturma biçimi 2. Düzenli ve heyecansız bir solunum 3. Konsantre olacağınız bir nesne 4. Ruhsal ve fiziksel dinginlik 5. Ses, hareket ve ışık gibi rahatsız edilebileceğiniz şeylerden uzak bir yer. (Meditasyondan) (Rabıta-Ferit Aydın) Nasıl ki Hündular “nirvana’ya (yani henüz bu dünyadayken sonsuz mutluluğa) ermek için yoga yapmayı bir vesile ve tapınma biçimi olarak gerekli görüyorlarsa, aynı şekilde nakşibendiler de “fenafillah” olup “Allahu Teala’da eriyip gitmek” için rabıta yapmayı kaçınılmaz bir görev sayıyorlar. Yoga; insanın, doğal olarak iradeye dayalı ve sinirler üzerinde egemenlik kurmak suretiyle bilinçaltı şekilde vücuduna görevler yüklemek için yaptığı bedensel, ruhsal ve düşünsel alıştırmalardır ki bu sayede onun ruhu kainat olaylarını idare eden Yüce Rabb’in ruhu ile bütünleşmiş olur. (El-Yoga’dan) (Rabıta-Ferit Aydın)

 

 

TEBLİĞ

           “Muhakkak ki, indirmiş olduğumuz apaçık delilleri ve hidayeti, onu kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenler yok mu? İşte bunlara Allah lânet eder; bunlara lânet edebilen herkes de lânet eder” Bakara:159)  Ayetteki “ketmetme” (gizleme) tabirinden iki görüş çıkarılmıştır. Kabul edilen görüşe göre; bunun müste’nef bir kelâm olması ve din hususunda herhangi bir şeyi gizleyen herkese şâmil olmasıdır. Kâdî şöyle demiştir: “Gizlemek, kendisine ihtiyaç duyulup, onu ortaya koyma vesilesi de bulunduğu halde, bir şeyi ortaya koymayıp saklamaktır. Çünkü böyle olmadığı zaman o iş, ketmetme ve gizlemek sayılmaz. Allahu Teala, dini bakımdan en çok ihtiyaç duyulan apaçık deliller ve hidayet vesilelerini indirdiğinde, onu bilip te açıklamayan kimseyi, ketûm olmakla nitelemiştir. Nitekim, içimizden bir kimse de, bir şeyi ortaya koyup izhâr etmeye çok kuvvetli sebepler bulunduğu halde, bu şeyi izhar etmezse, dünyevi hususlarda ketûm olmakla nitelen- dirilir.” Bu ayet, mükellefin muhtaç olduğu dini şeylerin gizlenmesinin caiz olmadığını gösterir. Kim onu gizlerse günahı büyük olur. Ayrıca Âli İmran 187.ayeti olan “Hani Allak kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayıp gizlemeyeceklerine dair misâk (ahd) almıştı. Onlar ise onu sırtlarının arkasına attılar ve onunla az bir menfaat satın aldılar. Satın aldıkları o şey ne kötü.” ile Bakara 174.ayeti olan “Allah’ın indirdiği kitabı gizleyip, onu az bir fiata satanlar..” ayetleri, insanları uyarmak ve onları Allah’ın ayetlerini gizlemekten men etmek için, dini ilimlerin açıklanmasının vacib olduğunu gösterir. Binaenaleyh zalimlere müsamaha göstermek ve onların gönüllerini hoş etmek veya bir menfaat elde etmek veya bir sakınma ve korkudan dolayı vayahutta bildiği şey hususunda cimrilik etmek gibi fâsid bir gaye sebebi ile gerçeği insanlara açıklamayan ve ondan herhangi bir şeyi gizleyen herkes bu ayetlerin afade ettiği tehdide dahil olur. Haccac’ın Ata’dan, onun da Ebu Hureyre ra’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygaber sav “Kim bildiği bir bilgiyi gizlerse, kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulmuş olarak gelir” buyurmuştur... Bu ayet dinin temel kurallarını, ona ihtiyacı olan kimseye akli delillerle açıklamaya muktedir olduğu halde bunu gizleyene veya, çok şiddetli ihtiyaç olduğu halde şeriatın hükümlerinden herhangibirini gizleyene büyük bir ceza olduğuna delalet eder. Bu ilmi açıklama işi, farzı kifayedir, fakat bu farzı kifaye belli kimseler için değildir. Çünkü bir kısım insanlar bu ilmi açıklayınca, bu ilim herkesin elde edebileceği bir duruma gelmiş ve saklanmamış olur. İşte ilim gizlenmediği zaman, diğer insanların onu tekrar ortaya koymaları gerek-mez. (Tefsiri Kebir-4)

           “İnsanlar münkeri görüp te, onu reddetmezlerse, Allah’ın cezasını bütün insanlara teşmil etmesi yakındır” (İbni Mace)

           İlim ehli, islami davetin vacip olduğu hususunda ittifak etmiş-lerdir. Bu ittifak, sahabe ve tabiin devirlerinde icmâ halini almıştır. Saha benin ve onlardan sonraki tabiinin ne yaptıklarına dönüp baktığımızda, islamı ve imanın hakikatlerini bilen herkesin bunu müşriklerden, akrabalarından, komşularından, diğer insanlar ve karşılaştıkları kimsele-re öğrettiklerini görüyoruz. Bilenler, bilmeyenlere öğretmenin sorumlu-luğunu hissettikleri için, davet umûmi bir görevdi. İslama davet, gücü yeten, imkan ve fırsat bulabilen her müslümana farzı ayındır. Fertlerin gayretleri yeterli olmadığı zaman veya, kişiler buna fırsat bulamadığı dönemlerde islami davet görevi islami cemaatlerin üzerinde farzı kifaye olur.. Ümmete iki görev düşmektedir. Birincisi herkesin kendi başına birer mürşid ve davetçi olarak üzerine düşen görevi yerine getirmesi, ikincisi, hekmet ve idrak sahibi, Allah’ın kitabını ve açıklamada yeterlili ği ve üstünlüğü olan kişilerin ümmet arasından yetiştirilerek davet görevini üstlenmeleri.. Namaz gibi yükümlülükleri yerine getirmemek; imanın noksanliğına delalet ettiği gibi, islama davet görevini yerine getir memekle, mümin başkasının onun üzerindeki hakkını da ifâ etmemiş olur. (İslama Davet-M. Ebu Zehra)

           Dinen yasak olan hususu yalnızca bir mükellef müşahede etmiş ve ona mani olma imkanına da sahip ise, imkanı nispetinde mani olması farzı ayndır. Hükümet edenler, marufu buyurup münkeri engelleyenleri öldüren zalim, haddi aşmış insanlar olduğunuda, marufu buyurup münkeri engellemeyi bırakmakta ruhsattır. Bütün islam milletinin zalimce hükümet edenlerden korkarak marufun emri ve münkerin nehyinden geri durup bu vazifeyi yapmamaları doğru değildir. Can kaybı da olsa tebliğin islam milletince gerçekleştirilmesi vaciptir. (Fıkıh Usulü-Abdülkerim Zeydan)

           Bir cemaatta kendisini dinleyenler olursa emri maruf yapabilir. Fakat bununda yerine göre bazı şartları vardır. Kendisinin malına veya canına bir zarar geleceğini biliyor ve aynı zamanda o zararlara tahammül edip sabredeceğine akıl kestirebiliyor olması. İmam Birgivi, Tarikatı Muhammediye adlı kitabında diyor ki: “Emri maruf ve nehyi münker yaptığı takdirde kendisinin veya başkasının hayatı tehlikeye düşecek. İşte böyle durumlarda sükût etmesine mudâra denir. Bu esasen caizdir. Eliyle de diliyle de iyiliği emretme kötülüğü menetme imkânı kalmamışsa o zaman sadece kalbiyle nefret duyma işi kalır ki,işte buna mudara demek, cahillere karşı talim ve terbiyede, fasıklara karşı günahtan menetmede, yumuşak davranmak, sertliği bırakıp bağırıp çağırmamak demektir ki bu menduptur. Peygamber sav buyurur ki:     “ “İnsanlara mudara ile davranmak sadakadır” diğer bir hadiste “Farzları eda ile emrolunduğum gibi insanlara karşı mudara ile emrolundum” Yaramazın şerrinden korunmak için içinden nefret duymakla beraber yüzüne karşı tebessüm etmesi de caiz görülmektedir. Ebu’d Derda şöyle der: “Biz birtakım milletlerin yüzüne karşı güleç yüz gösterirken, kalplerimiz onlara lânet okurdu”.

           Ebu Sa’lebe’den: “Ma’rufu yerine getirin, münkeri de terkedin. Ne zaman ki cimriliğin rağbet gördüğünü, hevaya uyulduğunu, dünya- nın tercih edildiğini ve her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiğini görürsünü o zaman, insanların işini bir tarafa birakın ve kendi nefsinizi kurtarmaya çalışın.” (Ebu Davud-Tirmizi)

           Ne zaman ki islami hareket, davetçileri tutuklayan, işkence eden ve her gittikleri yerde onları takip eden, terörist ve dinsiz bir yöneticiyle imtihan olunur, işte o zaman bir davet programının uygulanması gerekir:

1        Davetin gizli olarak tebliğ edilmesi.

2        Mevcut sistemi tahrik edecek, yazılı, sözlü, fiili hiçbir harekette bulunmamak.

3        Rûhi terbiye, nefis tezkiyesi ve kalbi hastalıkların giderilmesiyle ilgili çalışma yapan cemaatlere, zahiren bağlıymış gibi gözükme.

4        Hayır müesseseleriyle, Kuran öğreten cemiyetlerle irtibata geçerek onların şemsiyesi altında davet çalışması yapmak.

5        Devetçilerin mescidlerde ders halkaları oluşturarak, bir camide hatip ya da bir okulda öğretmen olmak için, devamlı ve dikkatli bir gayret içerisinde olmak.

6        Dikkatleri üzerine çeken tüm davet topluluklarından uzak durmak.

7        Davetçilerin davet hareketiyle ilgili olduğuna dair, hiçbir vesikanın ortada kalmaması.

İslami hareket, dinsiz olmakla beraber islam devletine ve davetçileri ne karşı mûtedil davranan bir yönetim altında faaliyet gösterme durumunda olabilir. Bu program dahilinde yapılabilecek şeyler şunlar olabilir: özel okullar açmak, mescit ve okullarda ders halkaları oluşturmak, islami münasebetlerle çeşitli kutlama program ları düzenlemek, gençlerle ilgili geceler düzenlemek, fıkıh ve terbiye ile ilgili seminerler düzenlemek, sorumlulardan kötülüklerin önlenmesini istemek, islam şeriatının büyüklüğünü ve islam devleti- nin özelliklerini anlatmaya yönelik konuşmalar tertiplemek, kitaplar hediye etmek ya da islami kasetler dağıtmak gibi faaliyetlerde bulunulabilir. (İslam Davetçilerine-Abdullah Nasuh Ulvan)

           “Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin; ona da gücü yetmiyorsa kalbirle değiştirsin. İmanın en zayıfı da budur” (Müslim) Emri bil marufun farzı ayn olduğu yerler de vardır. Mesela bir yerde bu vazifeyi bir kişiden başka bilen bulunmazsa o bir kişiye emri marufu ifâ etmek farzı ayn olduğu gibi bir babanın evladı ile karısına iyiliği emr, kötülüklerden kendisini nehyetmesi de farzı ayndır. Mutezileye göre kötülükten nehy işini ancak kendisi kötülük etmeyen ifâ edebilir. Delilleri: “Kendi nefislerinizi unutup ta aleme iyiliği mi emrediyorsunuz? (Bakara:44) ayeti kerimesidir. Emri bil maruf nehyi anil münker vazifesi yalnız devletin bu iş için tayin ettiği memurlara mahsus değildir, onu müslümanların efradı da yapabilirler. İmamül Harameyn “buna delil icmaî müslimindir” diyor. Ulema dahi ittifâki meselelere dair emir ve nehiyde bulunurlar. İhtilaflı meseleler hakkında bir şey diyemezler. Bu hadis münkerden nasıl nehyedileceğini çok güzel beyan etmiştir. Mezkûr beyandan anlaşıldığına göre bir kötülük gören kimse imkan bulursa onu eliyle menedecektir. Buna gücü yetmiyorsa diliyle, bu da mümkün değilse kalbiyle mani olacaktır. Kalbiyle mani olmanın manası o şeyi kerih görmek ondan tiksinmektir. Kötülüğü değiştirme hususunda semeresi en az olan budur. Yoksa imanın en zayıfı yoldan eziyet veren şeylerin atılmasıdır. Mamafih buradaki zayıflığı mutlak bırakarak iki hadisin arasını bulmakda mümkündür. Bu takdirde eziyet veren şeyin atılmasıyla kötülüğü kalben değiştirmek birbirine müsavidir. Kâdı Iyaz “Münkeri değiştiren kimseye düşen vazife, kavlen olsun fiilen olsun onu değiştiren herşeyle değiştirmektir. Mesela, bâtıl bir şeyin aletlerini kıracak, içkiyi ya bizzat dökecek yahut birine döktürecek, gasbedilen malları ya bizzat gasıbdan alarak sahiplerine iade edecek yahud imkanı varsa başkasına emrederek bu işi yaptıracaktır. Münkeri değiştirirken cahil ve şerrinden korkulan kuvvet sahibi zalime karşı son derece yumuşak davranmalıdır. Şaşkınlığında devam edenle, tembelliğinde israfa varan hakkında şiddet göstermelidir. Ama bunu yapmak için gösterdiği şiddetin, değiştirdiğinden daha kötü bir münkere sebep olmayacaüından emin olması şarttır. Kendisi zalimin tasallutundan mahfuz olmalıdır. Eğer zannı galibine göre o münkerş eliyle değiştirmek kendsinin veya başkasının öldürülmesi gibi daha şiddetli bir münkere sebep olcaksa elle değiştirmekten vazgeçerek dille söylemeli, nasihat ve korkutma ile iktifa etmelidir. Şayet söylemenin o münker gibi bir münkere sebep olacağından korkarsa kalbiyle değiştirmelidir. (Müslim Şerhi)

           Kalbi ile buğz etmekten daha çoğu ile mücadele etmeye gücü yettiği halde bunu yapmazsa imanlı olmakla beraber günahkâr sayılır. Kalbiyle cihad etmeye devam ettiği sürece iman dairesinden çıkmaz. İmanın en zayıfı olan kalp ile cihad insanın ellerini göğe kaldırarak “Allahım bu senin razı olmadığın bir münkerdir” deyip sonra da ona dalmak değildir! Ancak onun gereği –Gazali’nin de dediği gibi- insanın o münkere dokunmaması ve onun işlendiği yerde zorlatutulması hariç bulunmamasıdır. (La ilahe illallah-Muhammed Kutup)

           İbni Mesud şöyle demiştir: “Kabul ettikleri müddetçe, iyiliği emredin, kötülükten sakındırın. Eğer sizin söylediklerinizi kabul etmezlerse o zaman kendi nefsinizi terbiyeye bakın”

“Muaz b. Cebel’den “Siz de bilgisizlik ve aşırı hayat sevgisi olmak üzere, iki sarhoşluk başgöstermedikçe ve siz, iyiliğe teşvik ve kötülükten men etme görevini terketmeyip Allah yolunda cihada devam ettikçe, Allah tarafından gösterilen açık ve doğru yoldasınız. Ne zaman siz de aşırı dünya sevgisi baş gösterirse, o zaman iyiliğe teşvik ve kötülükten menetme görevini bırakıp artık Allah yolunda cihad etmezsiniz. O gün Kuran ve sünnet ile amel edenler, derece bakımından birinci sınıf muhâcirin  ve ensâr gibidirler” (Heysemi) Hz. Ömer ra “Herhangi bir edepsizin şuna buna dil uzattığını gördüğünüzde niçin mâni olmuyorsunuz?” dedi. Biz onun dilinden korkuyoruz, dediler. Ömer ra:”Onun dilinden eza görmeye katlanmanız, en az size şehitlik mertebesini kazandırır” dedi. (Kenz) Osman ra’den “İnsanları iyiliğe teşvik ve kötülükten men ediniz ki, kötüler başınıza musallat olmasınlar ve iyilerin onlara edeceği beddualar reddolunmasın”(Kenz) Abdullah İbni Mesud’dan: “Gün gelir ki bir takım kötü şeyler ortaya çıkar. O şeyleri görüpte hoşlanmayanlar, o şeyleri görmemiş gibi olurlar, o şeyleri görmedikleri halde hoşlananlar da, onları görmüş gibi olurlar” (Kenz) İbni Ömer ra’den: “Bir gün Haccac’ın bir hutbesini dinledim. Hoşuma gitmeyen bir söz söyledi. Ona cevap vermek istedim. Fakat peygamber efendimizin, kendisinden dinlediğim bir emri hatırıma geldi ve ona cevap vermekten vazgeçtim. Peygamber efendimiz  “Mü’min kişiye kendini zillete düşürmesi yaraşmaz” buyurdu. Peygamber efendimize –Yâ Resulallah! Kişi kendini zillete nasıl düşürür? Diye sordum. Resulullah “Başını gücü yetmediği belaya sokarsa zillete düşmüş olur” buyurdu. (Tebârani) (hayatüs Sahabe-3)

“Doğrusu ben kendimi Allah’a verenlerdenim diyen, yararlı iş işleyen ve Allah’a çağırandan daha güzel sözlü kim vardır? (Fussilet:33) İnsanları islama çağırmak, onları ona inandırmak, onun hüküm ve temellerine göre davranmaya hazırlamak, islam toplumunun kurulmasını ve islami hayatın başlamasını sağlayacak vesilelerdendir. İslam toplumunun oluşması, bizatihi vacip olduğuna göre onu meydana getirmek için gerekli olan çalışmada vaciptir. Bugün islam hükümlerini uygulayan bir devlet yoktur. Allah’ın hükümlerine başvurmak islami bir farz olduğuna ve bu yükümlülüğün gerçekleşmesi bir toplumun varlığına bağlı olduğuna göre sonuç olarak islami bir platformun oluşması için çalışmak her müslüman için bir farzı ayındır. Bu gerçekleşinceye kadar müslüman bununla yükümlüdür. Bu görevden geri kalanlar günahkardırlar. (İslama Nasıl Davet Edelim-Fethi Yeken)

DAVET METODU

           Mekke dönemi, fertleri ve toplumu değiştirici kuralların vaz edildiği yerdir. Bu birinci kurallar islamın ana kurallarıdır, her zaman ve her mekanda kesinlikle uyulmaları gereklidir. Tevhid dininin iman ve itikad esaslarını oluşturan bu kurallara “usûl” (asıllar ve esaslar) denilir. İkinciler ise “ahkâm” (hükümler)’dir ki bunların uygulanabilmesi için devlet otoritesi ve siyasi istiklâlin bulunması gibi bazı şartlar gereklidir. İşte bu otoritenin bulunmadığı yerde “müslümanlar sadece usûlü yerine getirmekle yükümlüdürler. Ancak ahkâmında icrâ ve tatbik edilebilmesi için cihad kesintisiz sürsürülecektir. (Ahmet Akgül)

           Alâmi’nin Fusûl’ünde: “İyiliği emreden kimse karşısındakinin laftan anlamayacağını, yolsuzlarından sözle, fiil ile vazgeçmeyeceğini, hatta onu men etmeye kudreti olan hükümete, kocasına ve babasına bildirmekle dahi yola gelmeyeceğini bilirse, bu vazifeyi yapmak kendisine lazım gelir. Terk ettiğinden dolayı günaha da girmea. Fakat iyiliği emir ve kötülüğü nehiy yine de efdaldir. Velev ki dövüleceğine veya öldürüleceğine kalbi kanaat getirsin. Çünkü şehid olur. Allh Teala “Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret. Kötülükten nehyet. Başına gelene de sabret” Yani iyiliği emrettiğin vakit sana bir hakaret veya tecavüz vaki olursa sabret. Şüphesiz bu umurun azim olanlarındandır. Yani hak ile olan işlerdendir” buyurmuştur. Bazıları bunu “farz olan işlerdendir” diye tefsir etmişlerdir. (İbni Abidin-1)

           İslamda iyi niyetle, güzel bir netice elde etmek için de olsa “haram” işlemek caiz değildir mesela; öksüzleri, yetimelri ve dulları koruyacak bir hayır müessesesi vücuda getirmek için kumar oynamak, hırsızlık yapmak ve tefecilikle meşgul olmak gibi haram yollar kabul edilmemiştir. Dolayısıyla islami mücadele de vasıtalarında meşrû olması şarttır. (Medeni Vahşet-Hüsnü Aktaş)

           Mümkün olduğu oranda başkalarını da Sünnete çağırmandır. Fakat sözünü ettiğimiz kötülüklerden birini işlemekte olan ve işlemekte olduğu kötülükten ancak yerine daha kötü bir davranış koyarak vazgeçebilecek olan bir kimse ile karşılaşınca, böyle bir kimseyi, işlediği kötülüğü daha büyük bir kötülük işlemek üzere terketmeye veya yine o kötülüğü daha zararlı olaca şekilde bir vacibi ya da bir müstehabı bırakmak pahasına terketmeye çağırma. Bunun yanında eğer işlemekte olduğunu gördüğün bidat nitelikli davranış bazı iyi yönler içeriyorsa, elinden geldiği kadar o bidatı yerine şeriata uygun hayırlı bir davranış önererek değiştirmeye çalış. Çünkü insanlar, alışkanlıklarını yerlerine başka bir şey koymadan bırakmazlar...İyi bilmek gerekir ki, insan “yapmamaya” değil “yapmaya” yatkın ve istekli bir yapıda yaratılmıştır. İnsanlar bir şeyi yapmamayı, yapmaktan  vaz geçmeyi, ancak başka bir şeyi yapmak için benimserler. bU yüzden salih bir amele koşulmadıkça kötü veya kusurlu davranışlarını bırakmaz. (İbni Teymiye-Bidatlar)

           Yaşadığımız çağdaki müslümanların içinde bulundukları konumu dikkate alarak, günümüzdeki bu müslümanlara Kur’ani düzlemde nelerin yüklenmesi gerektiğini anlayabilmemiz, asrı saadet dönemindeki aynı konumu yaşayan müslümanlara ilahi vahyin ne yüklediğini bilmememizle mümkündür. Durum böyle olunca toplumsal hareketle ilgili olmasına rağmen hükmü mensuh olan bir ayeti kerimeyle amel edilmez iddiasında bulunmak, müslümanlar bu ayeti kerimenin muhatap aldığı konuma bir daha dönmeyecekler veya bu konuma dönseler bile mensuh olan hükümle mükellef olmayacaklar iddiasıdır ki, tartışılması gerekmeyen bâtıl bir iddiadır. (Tartışılan Sorular-Mehmed  Alagaş)

           Bu dinin bağlıları iyi bilsinler ki, bu din aslında nasıl ilahi kaynaklı bir din ise, onun hareket metodu da özelliğine uygun olarak yine ilahidir. Bu dinin özünü metodundan ayırmak mümkün değildir. Entrikalara aldırış etmemek, islam davetçilerinin görevlerindendir. Hareketlerine ve dinlerine yabancı düşen bir metod zorlamasını reddetmek, görevlerindendir. İnanmayanlar tarafından küçük düşürülmemek, onların görevlerindendir.. İslamda insanlara şirin göstermek için gayretkeşliğe kalkışacağımız veya olduğu gibi açıklamaktan çekinere kekeliyeceğimiz hiçbir şey yoktur. Savunmaya girişmeye, gerekçeler aramaya mazeret beyan etmesi gerekenler varsa bunlar islamı insanlara takdim edenler değil; çelişkiler, eksiklikler ve ayıplarla dolu olan tutarsız cahiliye içinde yaşayıp bu düzene dayanaklar bulmaya çalışanlardır. Amerika’da bulunduğum yıllarda sayısı az olan müslüman grubumuzun karşısına bu çeşit kimseler, sık sık çıkardı. İçimizden bazıları onlara karşı savunmaya ve gerekçeler ileri sürmeye geçerdi. Ben, tersine, Batı cahiliyyesine karşı taarruz durumuna geçerdim. Gerek dini inançlarındaki tutarsızlıklara karşı, gerek ekonomik, sosyal ahlâki durumlarındaki bozukluklara karşı akılla ve vicdanla bağdaşmayan teslis, ilk günah ve o günahın keffareti olarak Hz. İsa’nın kendisini feda etmesi düşüncelerine karşı, şu faizci, karaborsacı kapitalizmin çehresine karşı. Karşılıklı yardımlaşmayı ancak kanun balyozları altında mümkün kılan şu egoist ferdiyetçiliğe karşı. Şu aptal, hayatı kurutucu maddeci düşünceye karşı, “kadın ve erkeğin birarada yaşaması” diye adlandırdıkları şu hayvanlar hürriyetine karşı, “kadın hürriyeti” dedikleri şu esir pazarına karşı.. Bunlar yanında islamın dayandığı mantığı, yüceliği, güler yüzlü tutumu; onun bakışlarını diktiği fakat insanlığın ulaşamadığı ufukları, aynı zamanda pratik hayatı karşılayıp onu sağlıklı insan fıtratı uyarınc ele alarak çözüme kavuşturduğunu belirtirdim.. Mü’min değer ölçülerini, düşüncelerini insanlara dayandırmaz ki, insanlar onu beğenmeyince hayâl kırıklığına uğrasın, onun bu alanlardaki dayanağı insanların Rabbidir...Önce islama gelin, her şeyden önce onun hükümlerine teslim olduğunuzu ilan edin! İtikadda bir islam toplumunu oluşturmadan, fıkıh ve düzenleyici ahkâm alanında yapılacak herşey kendini aldatmaktan ve havaya tohum saçmaktan ibarettir. Oysa havadaki tohumların büyüme imkanı olmadığı gibi boşluktaki islam fıkhının da tutması, gelişmesi imkânsızdır. İslam düzeni, islam toplumu bir gün kurulduğunda herşeyi hazır bulsun düşüncesiyle boşluğa fıkıh ahkâmı yerleştirmeye kalkışmak kesinlikle doğru değildir. Cahiliyyeden islama geçişte böyle bir yol izlenemez, boşluktaki bir birikim üzerine ahkâm bina etmeye çalışmak ilk çıkış noktası olarak kabul edilmez. (Yoldaki İşaretler-Seyyid Kutup)

           Çevremizde bu kadar islam düşmanı varken, ma’rufun kendilerine tebliği gereken milyonlarca insan, ağzını açmış bekliyorken; ve hele her tarafı münker sarmış, bunun nehyedilmesi de gerekiyorken, köşeye çekilip, tesbih çekmenin manası yoktur artık..Şunu da belirtmek isteriz ki, Allah son anda Rasülüne ve ashabına yardım ediyor. Resulullah sav olsun, onun ümmeti olsun beşeri bütün imkanlarını harcadıktan ve çaresiz kaldıktan sonra Allah yardım ediyor. O halde, hiçbir çaba göstermeden, çile çekmeden, müslüman yardım beklememeli. Bütün çabasını samimi olarak sarfettikten sonra da, Allah ona mutlaka yardım eder. (Mekke Dönemi-İ. Süreyya Sırma)

           Müslümanların mücadelesini sürdürdüğü mevzuların, hizmetlerin, çabaların da inançlarına uygun olması gerekir. Yemek yemeğe, tuvalete gitmeye, vasıtaya binmeye bile prensipler getirmiş olan islamiyet kendisinin hayata hakim kılınmasına dair mücadelerinde müslümanları kendi hallerinde bırakmamıştır. (Murabıta Notlar-Abdullah Büyük)

           Ne yazık ki günümüzde müslüman olduğunu söyleyenler de çeşitli gruplara, tarikatlara, partilere, hiziplere bölündüler. Tıpkı tarihte olduğu gibi. Her grubun insanları peşinde gittiği şeyhe, lidere, mezhep ve meşrebe çağırmaya, onu ön plana çıkarmaya çalışıyor. Bunun adına da “ilahi kelimetullah” için cihad etmek denilmekte. Bu gruplardan biri diğerinin imanını, amelini, samimiyetini, kısacası tavırlarını kendi grubuna göre değerlendirmekte. Halbuki tevhid dini islamda, lider bir kişider, cemaat bir cemaattir, ilkeler birdir. Her cemaat kendi ağabeyini, liderini veya ileri gelenlerini mutlak lider görmeye başlayınca biri diğerine tabi olmak şöyle dursun bazen bile bile karşısındakini haksız yere suçlayabilmekte. Halbuki mü’minler birbirlerini hiç kimsenin malı olmayan ve hiç kimsenin tekelinde olmayan Alah’ın dinine çağırmaları gerekirken birbirlerini bağlı bulundukları mezhebe, meşrebe, ırka ve lidere davet etmekteler. Bizler ayrılığa üzülmek yerine onun rahmet olduğunu savunup duruyoruz. (Tefrika Sebepleri-Mahmut Balcı)

           İslamı bir defada vermeye kalkmamalı, kabul edilebilecek en kolay yoldan yavaş yavaş günahkâr olsalar bile alışkanlıklarına, adetleri ne çok ters gelmeyecek şekilde, onları ürkütmeden, nefret ettirmeden islama davet etmelidir. Onlara önce islamın inançla ilgili esasları açıklanmalı, inançları namazla güçlendirilmelidir. Yavaş yavaş açıklama ları ileri götürerek tafsilatı ile şeriatı açıklamaya başlamalı öncelikle ibadetler sonra da haramlar en kolay olanlarından başlanarak öğretilmelidir. Daha sonra islam şeriatı tam olarak enlatılmalıdır. Davetçi çirkin edet ve örfleri onların gönüllerini hakka ısındırıp islama celbetmeden hemen bunlara saldırmaya kalkmamalı, o insanları ürkütmeden bu kötü adetleri değiştirmeye çalışmalıdır. (İslama Davet-M. Ebu Zehra)

           Ahlaklı bir insanın ahlaksız biriyle kendini küçük düşürmesi uygun olmaz. İnsan, her gördüğü cahili edeplendirmeye kalkışırsa bu hususta göreceği sıkıntı ve cefalarla baş edemeyip aciz kalacaktır. “Bunlar yaramaz lakırdıları işittikleri zaman ondan yüzçevirirler ve: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Size selam (olsun). Biz cahilleri aramayız dediler” (Kasas:55) (Müslümanın Ahlakı-Muhammed Gazali)

           Sıratı mustakime ulaşmada birer vesile olan yollar çok sayıda olmasına rağmen sıratı mustakîm bir tanedir. Her gün defalarca okunan Fatiha suresinde “Bizi doğru yoluna ilet” hükmüyle yolun tek olduğu vurgulanmış, bu nedenle “Bizi doğru yollara ilet” şeklinde bir ifade kullanılmamıştır. Âli İmran suresindeki “Allah’ın ipine topluca sarılın, ayrılmayın” buyruğundada aynı gerçek zikredilmektedir..Fikirlerde vahdet sağlanmadan tavırlarda vahdet sağlamak mümkün değildir. Birçok grubun bu meselede takip ettikleri metod, ıslahatçı bir metoddur. Bu kimseler mevcut durumu düzeltmeye, kusurlarını gidermeye ve iyileştirmeye çalışmaktadırlar. Bu metod islamın hakim olduğu beldeler için geçerli bir metoddur. Bidatlar, hurafeler ve batıl görüşler islami bir yapıyı ortadan kaldıracak boyutlara ulaşmışsa ve netice olarak islami bir yapı ortadan kalkmışsa, ıslahatçı metodu takip etmek anlamsızdır. Şeytani otoritelerin hakim olduğu bir bölgede ıslahatçı bir metodu takip etmek, şeytani yapıların bazı islami motiflerle kamufle edilmesine ve dolayısıyla müslümanların bu yapıyı sahiplenmelerine neden olacaktır. İslam dinini tüm berraklığıyla ortaya koymak ve insanları bu dine davet etmekle mükellefiz. Bu metod ise ıslahatçı değil, inkılabi bir metoddur..Cahili toplumlarda yaşayan müslümanlar, tağutu önce akidede sonra tavırlarda dışlamakla yükümlüdürler. Tağutu sadece kendi güç ve kuvvetleriyle helâk etmeye çalışan müslümanlar, metaryalist bir güç anlayışının tesirine girmektedirler. Dünya insanları açık, apaçık ayetlerle cennete davet edilecekler, bu daveti reddettikleri ve küfürde ısrar ettikleri zaman cehenneme terkedileceklerdir. Hiçbir peygamber, kavmini cennete davet etmeden cehenneme terk etmemiştir. İçinde bulundukları durumu idrak etmeden savaş hükümlerine ve savaşla ilgili örneklere ağırlık vererek müslümanları teşvik ettikten sonra, içinde bulundukları durumu hatırlayarak”Tabi ki şimdi durmamız gerek” diyen kimseler her islami gerçeği yazmayı, okumayı, konuşmayı islami bir vecibe bilmekteler. (Rabbani Yol ve Sünnetullah-Mehmed Alagaş)

           Zulmün tespit ve teşhisinde şahıslar, partiler veya devletler üzerinde durulursa, bu anlatıma kulak veren insanlarda şahıslara, partilere veya devletlere karşı belirli bir muhalefet meydana gelecektir. Oysa müslümanlar olarak oluşturmamız gereken muhalefeti, şahısların veya partilerin üzereindeki küfri zihniyetler üzerinde yoğunlaştırmamız ve bu muhalefete detaysız bir islami içerik kazandırmamız gerekir. Diğer beşeri hareketlerden farklı olan islami hareket, batıla muhalefetten veya batıla nefretten ziyade, hakka muhabbet temeline dayanan bir harekettir. Mesela Mekke döneminde inen ayeti kerimelerde Lat ve Uzza uzun uzadıya anlatılmamış, islami hareketin temelini bu putlara duyulan nefret değil, Allah’a duyulan muhabbet oluşturmuştur. Efendimiz sav’in davet mücadelesi, insanların öncelikle sosyal refah seviyelerini değil, dinlerini değiştirmeyi amaçlıyordu. İslamın ilk dönemlerindeki davetini kabul eden nice insanların, bu daveti kabul etmekle sosyal durumları değişmemiş veya geçim sıkıntıları giderilmemişti. İlahi davetin tabiatında, davetin kabul edilebilmesi için,dünyevi nimetlerin bir rüşvet gibi ön plana çıkarılması yoktu. (İki Fecr Arasında-Mehmed Alagaş)

           Dünya müslümanlarının, yaşadıkları toplumu ve içinde bulundukları durumu dikkate alarak; konumlarını ve mücadele sahalarını, ilahi ölçülere göre tespit etmeleri gerekmektedir. Dünya mstekbirlerine karşı mücadele verirken, bu müstekbirlerin belirledikleri sahada değil, kendilerinin belirledikleri sahada mücedele vereceklerdir. Müstekbirlerin belirledikleri sahalarda mücadeleye soyunan müslümanlar, ilahi ölçüleri dikkete aldıkları zaman; söz konusu mücadele sahasında meşru kabul edilen birçok hamleyi yapamayacaklar, fakat müstekbirlerin bu hamlelerine maruz kalacaklardır.müslümanların mücadele ettikleri düzlem, ilahi vahyi dikkete almayan aklın emrettiği bir düzlem ise, bu düzlemde mücadele verirken yardımı Allah’tan değil, yine akıllarından beklemek zorundadırlar..Kominizmin yürürlükte olduğu Rusya’daki müslümanlar, kapitalizme karşı mücadele verirken, kapitalizmin yürürlükte olduğu türkiyeli müslümanlar da, kominizme karşı mücadele verebilmektedirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi sağlıklı ve bilinçli bir mücadele, öncelikle vücuda giren, yani bulunduğumuz yapıda yaşayan mikroba karşıdır. Şeytani müdahaleye aldanan kimselerin durumu, paçasını kurda kaptırmasına rağmen, karşı dağdaki ayıya ateş eden avcının durumu gibidir!.. Hareketin kalkış ve gelişim dönemlerinde bidat ve hurafelere müdahale etmeyip, bunun da ötesinde bidat ve hurafelerden kaynaklanan bazı asabiyetlerden faydalan mışlarsa, gelişimde ve başarıda payı gözüken bu bidat ve hurafeleri kaldırmaları da oldukça güçleşecektir... Cahiliyyenin hüküm sürdüğü topraklarda hiç şüphesiz ki tekfir değil tebliğ esas alınmakta ve tebliği yerine getirecek olan müslümanların cahili bataklıktaki insanlara merhametle yaklaşmaları ve bu merhametli kimlikle rahmete davet etmeleri bildirilmektedir. (İslami Uyanış-Mehmed Alagaş)

           Ecri gerektiren, tesbih, tahmid gibi sözleri, Kur’an, hadis, fıkıh gibi şeyleri okumanın, bulunduğu fısk topluluğunda istihza ve muhalefete sebep olacağını bilen bir kimse, bu işleri yaparsa, gerçekten o yüzden günahkar olur. Şayet o fısk meclisinde bulunanları, o günahtan geri koyacağını ve onların itibar edeceklerini bilirse; o zaman bu işleri yapması güzel olur. (Hindiyye-11)

           Hiç şüphesiz başlangıç noktasını tespit, davetçiye geniş zaman kazandırdığı gibi ikna etme ve kişiyi davaya kazandırma etkinliğini de çoğaltır. Rasulullah sav ne güzel söyler “Hiçbir kimse yoktur ki, bir topluluğa akıllarının ermediğini anlatsında, bu anlattıkları bir kısmı için fitne vesilesi olmasın.” Bu gün insanları önce islama yöneltip daha sonra onlara islamın bir hayat ve yönetim biçiminin bulunduğunu anlatmamız gerçekten bir ihtiyaçtır. Rasulullah sav kendisine verilen hikmetin bir gereği olarak direkt olmayan psikkolojik sakındırma yöntemini kullanmıştır. Nitekim, zina etmesine müsaade isteyen bir gence bu metodu uygulamıştır. İnsanları islama davet ederken ve bu onların bu konuda dikkatlerini çekmek isterken onları harekete geçirecek bir metod ve davete katılmalarını sağlayacak bir sesleniş biçimi belirlemek hikmetin bir gereğidir. Bazen bunun anahtarı davetçinin, davet ettiği kimsenin geçim problemlerini çözümlemesi, ona bir hizmette bulunması yahut başka herhangi bir problemini çözmesi şeklinde olabilir. bAzen bunun anahtarı, hareketin takınacağı siyasi bir tutum olabilir. Bu tutum halkın islama dikkatlerini çeker ve onu en azından onlar açısından incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye değer bir hayat düzeni olmaya aday kılar. Bütün bunların yanısıra bir dostu ziyaret, bir camide yapılan konuşma, bir toplantıda yapılan tartışma, bir kitaptaki makale, yahut bir gazetedeki mesele, giriş yapmak için anahtar rolünü üstlenebilir. Davetçinin islama davet etmek istediği yeni kişilerle olan ilk karşılaşmalarında ümmetin içinde bulunduğu kötü durumu eleştirmesi yerinde olur. Eleştirisini yaparken de mümkün mertebe somut örnekler ve rakamlar vererek ne kadar güçlü bir şekilde dile getirir ve bunun sonuçlarını ne kadar etkili bir şekilde ortaya dökebilirse etrafındakilere tesiri o kadar fazla olur. Davetçinin bu konuyu aşağıdaki hususlar çerçevesinde anlatması daha uygundur. İnanç bozukluğu, ahlaki sapıklık, iflas ile sonuçlanan deneyimler, ümmetin içinde bulunduğu kayıp..(İslama Nasıl Davet Edelim-Fethi Yeken)

           Sahih bile olsa davetçi her hadisi insanlara haber vermemelidir. Allame Kasimi “Her sahih hadis, herkese haber verilmez. Bunun delili ise, Şeyhayn’ın (Buhari-Müslim) Muaz’dan rivayet ettikleri şu haberdir: O der ki: “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkıyla, kulların Allah üzerindeki hakkı nedir bilir misin? – Allah ve Rasulü en iyisini bilir” dedim. Buyurudular ki: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na kulluk etmeleri ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise hiçbir şeyi kendisine ortak koşmayana azap etmemesidir.” Ey Allah’ın Rasulü bunu insanlara müjdeleyeyim mi? Dedim “Müjdeleme! Yoksa gevşeyiverirler, buyurdular” Yine Buhari ta’lik olarak Hz. Ali’den şunu rivayet eder. “İnsanlara kavrayabilecekleri şeyleri haber verin! Allah ve Rasulünün yalanlanmasını ister misiniz? (İlim:49) Bunun bir benzeri de İbni Mesud’un şu sözüdür: “İnsanların akıllarının ermeyeceği bir hadis onlara rivayet edersen, bu onlardan bazıları için fitne olacaktır.” (Müslim) Bu nedenledir ki “Sineğin yemeğe (düştüğünde) batırılması!” hadisini (Buhari, Ebu Davud,Nesai) “Hz. Musa’nın ölüm meleğini tokatlaması” (Buhari, Müslim) veya “Babam nerede? Diye soran cevap olarak “Benim babam da senin baban da cehennemdedir” (Müslim) hadisini veya gerek selefin ve gerekse halefin, hakkında ihtilaf ettikleri, Allah’a ait haberi ve fiili sıfatlar hakkındaki hadisleri, yahut, zahirleri her türlü ıslahtan ümidi kesme veya her türlü fesada karşı yapılabilecek herhangi bir işten el çekmek gerektiği yanılgısına düşüren fitneler ile alakalı hadisleri veya insanların çoğunun kavrayamayacağı ince manaları içeren ve onlara ihtiyaçlarının da olmadığı, üzerlerine herhangi bir hükmün de terettüb etmediği ve ömürleri boyunca onları duymasalar da, onların dininde hardal tanesi kadar bir şey eksiltmeyeceği daha başka hadisleri hâla insanlara zikredip duran davetçilerin durumunu oldukça yadırgamaktayım. (Sünneti Anlamada Yöntem-Yusuf el-Kardavi)

           Hz. Aişe şöyle der: “Kuran’ın ilk inen sureleri cennet ve cehennem hakkındadır. İnsanlar islama girmeye başlayınca helal ve haram ayetleri indi. Eğer ilk inen ayette; şarap içmeyin, zina etmeyin, denseydi belki de: Asla şarap ve zinayı bırakmayız! Diye karşılık verirlerdi (Buhari) O nedenledir ki, islamı yeniden gündeme getirmek isteyenler hedeflerinin gerçekleşmesi için tedricilik kuralına uymak zorunda olduklarını bilmelidirler. Onlara babalık ve kardeşlik ruhuyla muamele ediniz. Onların bizden, bizim de onlardan olduğumuz hissini vermeliyiz kendilerine. (İslami Uyanışın Problemleri-Yusuf el-Kardavi)

 

 

 

 

 

DAVETÇİNİN ÖZELLİKLERİ

1        Herşeyden önce niyetimiz hâlis olmalıdır.

2        İnsan davet ettiği davayı ve konuştuğu konuyu iyi bilmelidir.

3        İnsanlara şevkat ve merhametle yaklaşmalıyız.

4        Sölü telkin ve tavsiyelerimizin kabul görmesi için önce güzel ahlakımız ve örnek davranışlarımızla islamı bizzat temsil ve fiilen tebliğ edebilmeliyiz.

5        Sohbetlerimizde ve davetlerimizde Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” hadisinin emrine mutlak uymalıyız.

6        Hakkı tebliğ ve tavsiye ederken akıcı, anlaşılır ve tatlı bir dil kullanmalı; hikmetli ve ibretli örneklerle davet yapılmalıdır.

7        Muhataplarımıza müşterek olduğumuz ve ittifak ettiğimiz konuları sık sık hatırlatmalı, onlara zaten bizden biri gibi davranmalı, hep ihtilaf ettiğimiz meseleleri gündeme getirip bizden ve hak davadan uzaklaşmalarına sebep olmamalıyız.

8        Muhataplarımızı sosyal, siysal, kültürel, ekonomik ve psikolojik yönlerden tanımalıyız.

9        Konuşmalarımızda insanların hürmet ve rağbet ettiği, sevip saydığı, övüp yücelttiği (komutan, kahraman, lider ve şeyh gibi) şahsiyetlere rastgele dil uzatmamalıyız.

10    Her söz gerektiği yerde ve zamanda konuşulmalıdır.

11    Davetçinin kılık kıyafetine de dikkat etmesi gerekmektedir.

12    Bazen de muhataplarımızı incitmemek ve enaniyet duygularını diriltmemek için kendi nefsine hitaben konuşmakta ayrı ve güzel bir tebliğ sanatıdır.

13    İnsanlara ihsan ve ikramda bulunmak, darlık ve sıkıntıdan kurtarmak, iyilik ederek ihtiyaçlarını gidermekte sohbet ve davetimizin tesirini kat kat artıracaktır. (İslam Davası-Ahmet Akgül)

Davetçi şahsen bir müctehid değil ama davetini bir müctehid liderin emrinde yürütüyorsa; davet boyunca sadece onu taklit etmesi, diğer müctehidleri taklit etme hürriyetini, en azından dava sonuna kadar terketmesi zorunlu olur. Eğer davetçi bir mukallitse ve ictihada ehil bir liderden de mahrumsa, zaruri hallar müstesna, mezhep dışı hareket serbestisini de ona vermez. Şahsen müctehid olmaya talip olmayan bir ferdin, müctehid yetiştirmeyi planlamayan islami bir cemaatin, kurum veya siyasi bir teşekkülün islama hizmet ettiklerini ve edeceklerini savunmaları, hele davetçi ünvanı ile boy göstermeye kalkmaları, iddialarında gerçek ve samimi olmadıklarının bir delili ve en azından geleneksel islam taraftarı olduklarının bir göstergesidir. Bu gibileri islam adına desteklemek ve oyla dahi olsa onlara yardımda bulunmak, davayı daha şimdiden kaybetmek demektir. (M. Nazif Şahinoğlu-Soruşturma-3)

           Davetçi, kendini bu davaya  adamış dava adamının herşeyden önce sabırlı olması gerekir. Müşriklerin alay, tahkir, gülme, göz kırpma, yalanlama, maneviyatını zayıflatmak için yaptıklarına karşı sabır.. Davetçinin tebliğ ettiği kişiler, müslüman olmuyorlarsa en azından onların islama karşı düşmanca tavır almalarına engel olmaya çalışmalı ve buna sebebiyet verebilecek tavır ve hareketler-den kaçınmalıdır. Müslümanlar hiçbir zaman kafirleri övemez ve müslümanlara yapılan muameleyi onlara yapamazlar. Bunlar akidevi meselelerdir. Kafirlerin yardımına karşı takınılacak tavır sadece onlara laf atmaktan vazgeçmektir. Bu tavır onların inançlarına saygı gösterildiğini asla ifade etmemelidir. Dava adamı kendi nefsi için intikam almaya çalışmaz. Dava adamı insanları yoketmek için değil onların müslüman olması için çalışır. Davetçiye düşen Allah cc’nun kendisi için çizmiş olduğu metod çerçevesinde elinden geleni yapmasıdır. Allah onu zafer elde etmekle sorumlu tutmaz. Çünkü bu Allah’ın elindedir. Ona düşen bu yolda çalışmak-tır. (Resulullah’ın Hayatıyla İslamın Hareket Metodu-1)

           Kuranı Kerim’in hikmetli bir seyir ile peyderpey indirilmesi islami hareketin toplumsal boyutuyla ilgili bir çok hükümlere (itikadi değil ameli düzlemde) peyderpey evet, peyderpey yaklaşmamız gerektiğine işaret etmektedir. (Kur’ana Yönelirken-Mehmed Alagaş)

           İslamı insanlara “müslüman olup, islam sistemine bağlanırsanız işleriniz yoluna girer, dünyada çok mutlu çok refah bir hayata kavuşursunuz” şeklinde değil Rasulullah sav’in tebliğinde de gördüğümüz gibi şu şekilde anlatmamız gerekir. “Hayır, Öyle değil! İslama girdiğinizde Allah için dertleriniz artacak, başınıza gelecek musibetler de artacak bu yüzden eziyetlere maruz kalacaksınız. Şu anda içinde bulunduğunuz rahatlık ve refahtan mahrum olacaksınız. Belki de öldürüleceksiniz. Fakat bu dert ve sıkıntılardan ne kadar fazlasına maruz kalırsanız, ahirettiki mertebeniz de o derece yüksele cektir.(İslamın Hareket Metodu-2)

          

           Meseleyi sadece fiil bazında değerlendirecek olursak, Allah’tan başkasına ibadet eden kimseler en açık ifadesiyle müşriktir. Ancak ayetlerde de görüldüğü gibi bu kimselere yaklaşım “Ey müşrikler” ifadesiyle değil, “Ey insanlar” ifadesiyledir. Bu yaklaşımın özünde, Allah’a inandıklarını söylemelerine rağmen Allah’tan başka şeylere ibadet eden bu kimseler müslüman kabul edilmemekle beraber, onların yinede insan olarak muhatap alınması ve onlara insan olarak bir değer verilmesi söz konusudur.. Denizde boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için; nasıl ki önce dibe batırıp, sonra yukarıya çekmek gibi bir uygulamada bulunmuyorsak, küfrî ve cahilî bataklıktaki insanları kurtarmak için de, onları hor görerek, aşağıla-yarak dibe batırmamıza hiç gerek yoktur. Çevresindeki insanlara iyi ve güzel muamelede bulunan bir insanın, cahiller veya şirke bulaşan insanlar tarafından sevilmesi, bu müslümanın kişiliğini gölgelemez.. Allah’ın hükmüyle hükmetmemek, bizlerin, biz mü’minlerin tepki göstereceği bir küfürdür. Mü’minliği veya müslimliği yeterince bilmeyan, henüz kendi nefislerinde ve kendi yaşantılarında dahi Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen insanlarda ise, bu sözün bizlerdeki anlamı, bizlerdeki yankısı yoktur. Dolayısıyla insanlara dünya müstekbirlerini tanıtırken, mü’minlik bilinciyle tepki gösteri-lecek hususlardan ziyade, insanlık bilinciyle tepki gösterilecek hususlara ağırlık vermemiz gerekir.. Bir eve sahip olabilmek için yıllarca çalışabilen müslümanlar, tüm dünyaya sahip olmaktan daha hayırlı olan bir insanın kurtuluşuna vesile olmak için, sabırla ve sebatla neden çalışmasınlar ki! (Mehmed Alagaş-Kişiye Özel)

           İslami meseleleri, islami hakikatleri, islami prensipleri başkaları için dinlemek! Başkalarını müslüman yapmak, başkalarını düzeltmek, başkalarını değiştirmek için okumak, kulak vermek, dinlemek! Hastalıkları ve tedavi usullerini dinlerken, önce kimin için dinleyeceğiz? Ne yazık ki birçok kardeşimiz kendi hatalarından, kendi marazlarından ve kendi hastalıklarından bîhaber olarak, başkalarını düzeltmeye ve başkalarını iyi etmeye çalışmaktadırlar..   Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) seslenmişti” (Kalem:48) İlahi daveti gündeme getiren müslümanları muhatap alan bu hükümde, “Balık sahibi (Yunus) gibi olma” buyurulmaktadır. Tabi ki bu hüküm, Yunus as’ın fiillerine nispet edilen bir hüküm değildir. Bu hükümde Yunus as’ın davetle ilgili ilâhi hükme yeterince sabredemeyip, kavmini terk etmesine işaret edilmektedir. Şanı yüce Rabbimizin Yunus as’ın bu fiiline işaret ederek “Böyle bir durumda Yunus gibi olma veya Yunus gibi olmayın” buyurmaktadır. Kendi lisanlarıyla nâzil olan ilahi vahyi, yine kendi lisanlarıyla kendilerine açıklayan Resulullah sav’i ancak yıllar sonra anlayan insanlar olmamış mıydı? İlahi vahyi anlamada ve anlatmada, bizlerle mukayese edilemeyecek olan Resulullah sav dahi, bu davetini bazı insanlara günlerce, aylarca anlatmamış mıydı? O halde bize ne oluyordu. (İşaret Yazıları-Mehmed Alagaş)

           En iyi yol kişinin tatlı bir dile sahip olması, asil bir karakter göstermesi, makul ve cazip deliller vermesi, polemik ve mücadeleye girmekten kaçınması demektir. İnsanlarla iyi bir uslûp içinde tartışan biri, suçlamalara, hileli tartışmalara veya hakaretlere başvurmaz, mücadelede, onu yenmek ve üstünlüğü dolayısıyla takdir toplamak için, muhalifiyle alay etmez. Çünkü bu şeyler sadece inatçılık ve dikkafalılığa sebep olur. Bunun aksine karşısındakini sade ve mütevazi bir şekilde ikna etmeye çalışacak, onun hileli tartışmalara geldiğini hissettiği zaman, sapıklıklarında çok daha ileri gitmemesi için onu yalnız bırakacaktır...Hikmet, insanın belli hâl ve şartların iç yüzünü kavrayıp ona göre hareket etmesi; hitabın muhatabına ağır gelmeyeceği zamanı ve şartları bulması; yumuşaklığın gerektirdiği yerde yumuşak, sertliğin gerektirdiği yerde sert olmasıdır. Açık konuşmanın, muhatabı incitir veya hakir kılar göründüğü yerlerde, tebliğci, dolaylı yollardan telkin etmek veya hitap edileni utandırmayacak ve peşin hükümler beslemesine sebep olmayacak bir usûl benimsemek şarttır. Hikmetle yapılan çağrı, alimler ve anlayışlı insanlar içindir; öğütle yapılan çağrı halk içindir; en iyi yolla yapılan tartışma kalplerinde endişe ve şüphe olanlar vey ainatçılıkları ve düşmanlıkları sebebiyle söylenenleri dinlemeyi kabul etmeyenler içindir. (Siret Ansiklopedisi-1)

           Açık oturum, islami kasetler, islami kitapların dağıtılması, özellikle fikir kitapları ve davetle ilgili kitaplar seçilir. Umumi konferanslar, Cuma günü tatillerde ve bayramlarda yapılan ziyaret-ler ve yolculuklar davet için birer vesiledirler. Mübarek gecelerin ifâsı da bir vesiledir. Daveti içeren tarihi marşların yaygınlaştırılma-sı da vesile olabilir. İslamın şeref ve kahramanlık levhalarını sergileyen, insanın hislerini ve şehitlik arzusunu kamçılayan tarihi ve islami tiyatro çalışmaları vs. davetçi çevreyi de tanımalıdır, delalet noktalarını ve dinden ayrılma meselesini etraflı ve tam olarak bilmelidir.. Dinsiz ülkelerde ise en azından ferdi olarak insanlarla ilişkiye girebilirler veyahut mevcut bazı cemiyetlerin şemsiyesi altında faaliyetlerini sürdürebilirler. Kur’anı Kerim öğretmek ve hafızlık adı altında çeşitli cemiyetler kurup bu vesile ile islamın mesajı kitlelere ulaştırılır. Zaten tamamen rahatlık içinde bir davette bu dinin tarihinde yoktur.. Öyle genç insanlar tanıyorum ki, gençliklerinin baharında ve tam delikanlılık çağında, davet zincirine katılmışlar, öyle faal, öyle canlı öyle hareketliydiler ki ancak o kadar olur. Ama ne zaman ki evlendiler, çoluk çocoğa karıştılar, rızıklarını kazanma ve maişetlerini temin etme işine girişti ler, işte o zaman davet yolunda teker teker döküldüler.. Her davetçinin, kendinin ve ailesinin geçimini temin edecek, insanlara el açma ve onlardan herhangi bir yardım alma düşüncesi olmaksızın, şeref ve haysiyatini koruyabileceği bir gelirinin olması şarttır. Birazda Hasan el-Benna’nın tavsiyelerine kulak verelim. 1-Şartlar ne olursa olsun ezanı duyar duymaz hemen namaza koş. 2-Kur’an oku, mütaala et, ya da dinle.3-Fâsih Arapça konuşmaya gayret et.4-Hiçbir meselede tartışmayı fazla uzatma.5-Fazla gülme.6-Şaka yapma.7-Dinleyenin sesini duyabileceğinden daha fazla sesini yükseltme.8-Şahısların gıybetinden ve cemaatlerle ilgili ileri geri konuşmaktan sakın.9-Senden istenilmese bile kardeşlerinle karşılaştıklarınla tanış.10-Vazifelerimiz, vakitlerimizden daha fazladır.. Davetçide; çevrenin tanınması, konuşma ve anlatma uslûbuna riayet, ehemmiyet sırasına dikkat, fıkhi ihtilaflardan uzak durma, insanlara karşı nazik ve yumuşak davranma, etkili ve toplayı cı olma, değişik tebliğ araçlarından istifade etmek ve insanların makam ve mevkilerinin göz önünde bulundurulması gibi özellikler bulunmalıdır. (İslam Davetçilerine-2, A. Nasıh Ulvan)

           İnsanları islam adına içki ve kumardan uzaklaşmaya, tağut adına da küfür sistemini desteklemeye davet eden bir anlayış, yeşilaycı belamlara özgü bir anlayıştır. İslam adına uyarıp korkutmamız gereken insanları, cehennem ile değil de, açlık, kıtlık ve enflasyonla mı korkutacağız? İslam adına müjdelememiz gereken insanları, cennet ile değil de dünyevi bolluk ve refah ile mi müjdeleyeceğiz.. İnsanların karşısına, hak ve doğru da olsa, aykırı söylemlerle çıkılması, insanlara muhalif ve insanlardan ayrı düşünülmesi demekti! Çünkü insanların tasvip ve desteğini kazanabilmek, insanları alaycı gerçeklerle dağlayıcı değil, tatlı yalanlarla yağlayıcı söylemlerle mümkündü! Önemli olan insanları uyarıp korkutarak dağıtmak değil, uyutup müjdeleyerek te olsa bir çatı altında toplamak, toplayabilmekti! Zaten insanları peşlerinden sürükleyen liderlerde böyle yapmıyor muydu? Ayırca, müslümanların tarihten ibret almaları gerekirdi. Dünya tarihinde gelmiş, geçmiş nice peygamberler, bu ince siyasete (!) sahip olmadıkları için kendi toplumlarına aykırı düşüp, yalnız ve marjinal kalmamışlar mıydı? O halde insanları uyarıp korkutma pahasına dağıtmamalıydı. Onları bir çatı altında toplamak lazımdı. Bu muhteşem hedefin biricik yolu ise, çağdaş liderler ve çağdaş politikacılarla her sahada rekabet yapmak, müslümanların onlardan daha insancıl ve daha barışçıl olduklarını cümle aleme ispat etmekti! (Mehmet Alagaş)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TESETTÜR

KONU İLE İLGİLİ AYET MEALLERİ

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz. (Nur Suresi 30-31.ayetin meali, Elmalılı Hamdi Yazır-Eski Diyanet İşleri Başkanı)

"Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle: Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman örtülerini üstlerine alsınlar, vücudlarını örtsünler!" (Ahzab, 33/59)

Ayette Geçen Kavramlar:

CİLBAB: Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, câr gibi dış elbisenin adıdır. "Kadınların elbiselerinin üstüne giydikleri her çeşit giysidir." " Tepeden tırnağa örten giysidir", "Çarşaf ve peçedir".

İbni Abbas: Vücudu baştan sona örten şey.

İbni Kesir: Başörtünün üzerinden örtülen rida.

Meraği: Kadının, gömleğinin ve baş örtüsünün üzerinden büründüğü çarşaf.

Ebussuud: Cilbab, başörtüden geniş, ridadan küçük bir elbisedir. Kadın onu başına alır bir miktarını da göğsüne sarkıtır. Diye tarif eder.

İDNÂ: Yaklaştırmak demek ise de, âyette ile kullanılması, kapsamak suretiyle sarkıtmak mânâsını da ifade ettiğinden üzerinden sıkı örtmek demek olur. Cilbabdan örtmek tabirinde de iki şekil vardır. Birisi cilbablarından birisiyle bütün bedenini sıkıca örtmek, birisi de bir cilbabın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur. Bu beyanda da iki suret vardır. Birisi kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak. ikincisi de alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerini ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. Rivayet olunduğu üzere Ümmü Seleme (r.a.) demiştir ki: "Cilbablarından üzerlerini sıkı örtsünler' âyeti nazil olduğu zaman Ensar kadınları üzerlerine siyah elbiseler giyerek öyle bir ağırbaşlılık ile çıkmışlardı ki, başları üstünde kuşlar varmış gibi idi."

Ahzap suresinin 59.ayeti hicab ayeti olarak bilinir. Kadınların avret mahallerini örtmeleri istikrar kazandıktan sonra indirilmiştir. Öyleyse bu ayette emrolunan tesettür, Nur suresindeki setri avretten farklı ve fazla bir örtünmedir ki, bütün müfessirler, tabirleri değişik de olsa özde birleşerek ayetteki “cilbab”dan maksadın kadının elbiseleri üzerine giyilen ve bütün vücudu örten bir örtü, elbise olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeple zamanımızda kadınların çarşaf denilen bir örtü veya onun benzeri bir örtü ile örtünmeleri gerekmektedir. (Ahkam Tefsiri-Muhammed Ali Sabuni)

           Kur'an-ı Kerim'de: "Ey Peygamber!.. Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp ezâ edilmemelerine daha uygundur."( El Ahzab Sûresi: 59. ) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i kerime'de örtünme ile ilgili olarak geçen "Celaib" kelimesi, "Cülbab'ın çoğuludur. "Cülbab"; müfessirlerin ittifakına göre; tepeden tırnağa giyilen tek parça elbisedir. Nitekim ayet-i kerime'nin nüzûlünden sonra mü'min kadınlar siyah çarşaflara bürünmüşlerdir.( Mecmuatu't Tafasir-İst: 1979 Çağrı Yay. C: 5 Sh: 138, Ayrıca Ebû Bekir El Cessas-Ahkamû'l Kur'an-Beyrut: 1335 C: 3 Sh: 457, Sünen-i Ebû Davud-İst: 1401 C: 4 Sh: 356. ) Yine Kur'an-ı Kerim'de: "Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, zinetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna. Baş örtülerini yakalarının üstüne (Kapayacak surette) koysunlar"( En Nûr Sûresi: 31. ) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kasani: "Yabancı bir kimse; kendisine namahrem olan yabancı bir kadının bedeninden el ve yüz hariç, hiçbir yerine bakamaz. Çünkü, Allahû Teâla (cc) "Mü'min erkeklere söyle; gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar" (En Nûr Sûresi: 30) buyurmuştur. Ancak meydanda olan zinet yerlerini, yüz ve ellerine bakmaya Allahû Teâla (cc)'nın şu kavliyle müsaade edilmiştir: "Onlardan meydanda olan müstesna". Bu ayetten murad zinet yerleridir. Meydana çıkan zinet yerleri ise; yüz ve elleridir. Kühül (sürme çekmek) yüzün zineti, yüzük ise elin zinetidir. Çünkü kadın alış-veriş ve dünyevi işlerinde yüzünü ve ellerini açmak zorundadır. İşlerini ancak onları izhar etmekle başarabilir. Öyle ise onları açmakta zaruret vardır. Bu, İmam-ı Azam kavlidir"( İmam-ı Kasani-El Badiû's Senai-Beyrut: 1974 C: 5 Sh: 121. ) hükmünü beyan ediyor. Dürri'l Muhtar'da: "Genç kadının, erkekler arasında yüzünü açması menedilir. Fakat bu avret olduğu için değil, fitneden korkulduğu içindir"( İbni Abidin Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst: 1983 C: 8 Sh: 113. ) hükmü kayıtlıdır. Dolayısıyla kadın için tesettür "Farz-ı Ayn"dır!.. Kocası; kadının örtünmesini emrettiği zaman (meşru bir emir olduğu için) itaat etmesi zaruridir.

 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Herhangi bir kimse; yabancı bir kadının eline dokunmaya bir zaruret olmadığı halde dokunursa, o kimsenin eline kıyamet gününde ateşten bir kor bırakılır"( Şerhû Damad-İst: 1316 Mtb. Amire Baskısından ofset Beyrut: ty C: 2 Sh: 540. ) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyle kocanın, karısından başkasına (yani kendisine nikâh düşen başka bir kadına) dokunması haramdır.( Molla Hüsrev-Dürerû'l Hükkam fi şerhû Gureri'l Ahkam-İst: 1307 C: 1 Sh: 342, Ayrıca İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 1 Sh: 212, İbn-i Hümam-Fethû'l Kadir-Beyrut: 1315 C: 2 Sh: 473. ) Molla Hüsrev: "Bir erkek, bir kadını tedavi etse, zaruret miktarı o kadının hastalık yerine bakabilir. Uygun olan erkek tabibin, tedaviyi başka bir kadına öğretmesidir. Çünkü cinsin cinse bakması daha hafiftir. Görülmez mi ki!.. Öldükten sonra kadını kadın yıkar, erkek yıkamaz"( Şeyh Nizamüddin ve heyet-El Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 342, Ayrıca İmam-ı Merginani-El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 1 Sh: 212, İbn-i Hümam-Fethû'l Kadir-Beyrut: 1315 C: 2 Sh: 473. ) buyurmaktadır. Sonuç olarak; gerek koca, gerek karı, İslâm? hududlara riayet noktasında titizlik göstermek zorundadırlar.  (Emanet ve Ehliyet-Yusuf Kerimoğlu)

 

 

 

           Hayızdan, evlattan kesilmiş, artık nikaha ümitleri kalmamış olan yaşlılara gelince, gizli zinetlerini erkeklere göstermemeleri (yani teberrüc yapmamaları) şartıyla, dış elbiselerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. (Bununlar beraber bundan da) sakınmaları ve örtünmeleri kendileri için daha hayırlıdır. (Nur Suresi 60.ayet) işte bu ayette açıkça göstermektedir ki, kadınların normal elbiselerinin üzerine giymeleri gereken ki bugün kadınlarımızın pardesü ve çarşaf olarak kullandıkları elbiseleri giymeleri zorunludur. Bunların giyilmesi sadece ihtiyar kadınlar için zorunlu değildir. Fakat yine de giyinmelerinin daha uygun olacağını söylüyor Allah. Belki bizim kalbimiz temiz, ancak örtünmedeki amaç kadının kalbini temizlemek değil zaten, Ahzab suresi 59.ayette beyan edildiği üzere Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur” yani kadınımızı şehvetperest erkeklerin kötü bakışlarından uzaklaştırmak gayesi taşımaktadır. Kendinizden emin olabilirsiniz ama sizi görecek erkeklerden asla. Yapılan araştırmalar da göstermektedir ki, ard niyetli erkekler bile tesettürlü kadınlara saygı duymakta ve onlara ilişmemektedir. Neden Amerika’da her 10 saniyede bir kadına tecavüz ediliyor sanıyorsunuz? Sebebi basit kadınlar kendilerini teşhir ederlerse, ağzı salyalı erkekler de cinsi arzularını tatmin için saldırır, olay bu kadar basit. Alimlerimizin fitne zamanlarında kadının yüzünü dahi örtmesinin iyi olacağını söylerken, kim neyine güvenirde böylesi bir ortamda, kadını kabuğundan sıyırıp sokağa bırakıverir. Acaba bu kadınlara yapılacak pis bakışlardan, Allah korusun olacak tecavüzlerden kendini hiç sorumlu tutmayacak mıdır bunlar?

KONU İLE İLGİLİ HADİSLER

2662 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Allah hayız görenin (kadının) namazını başörtüsüz kabul etmez."  Ebü Dâvud, Salat 85, (641); Tirmizî, Salât 277, (377).

2663 - Ubeydullah İbnu'I-Esved el-Havlânî -ki Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri Meymüne (radıyallahu anhâ)'nin terbiyesinde idi anlatıyor: "Meymüne (radıyallâhu anhâ) üzerinde izar olmaksızın tek entari (dır') ile başörtüsü giyinmiş olduğu halde namaz kılardı."  Muvatta, Salâtu'l-Cema'a 37, (1,142).

2664 - Muhammed İbnu Zeyd, İbnu Kunfuz'un annesinden yaptığı nakle göre, annesi Ümmü Seleme (radıyallâhu anhâ)'ye "Kadın, hangi giysiler içerisinde namaz kılmalı?" diye sormuştur. 0 da;    "Başörtüsü ve ayağın üzerini örtecek kadar uzun entari içerisinde!" diye Cevap vermiştir."  Muvatta, Salâtu'l-Cemâ'a 36, (1,142); Ebü Dâvud, Salât 84, (639, 640).

5071 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:     "Cennette, yay kadar bir yer, güneşin üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır."  Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Tefsir, Vakı'a 1; Müslim, Cennet 6, (2826); Tirmizi, Cennet 1, (2525).     Tirmizi, Hz. Enes'ten şu ziyadede bulunmuştur: "Sizden birinizin yayı kadar veya kamçısı kadar cennetteki bir yer, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Cennet ehlinden bir kadın, arz ehline görünecek olsa, dünya ve içindekileri aydınlatır, arzla semâ arasını güzel koku ile doldururdu, onun başörtüsü dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır."

5213 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Ümmü Seleme radıyallahu anh , evinde iken de cilbâbesini (başörtüsünü) fazilet ümidiyle üzerinden hiç çıkarmazdı."  Rezîn tahric etti.

5254 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bana siyerâ (denen yol yol sarı kalemli dokunmuş ipek) kumaştan bir takım elbise giydirdi. Sonra ben onu giyip çıktım. (Resülullah bunu üzerimde görünce bana kızmıştı), öfkesini yüzünde görüyordum. Hemen dönüp, onu hanımlarım arasında başörtüsü yapmaları için taksim ettim."  Buhârî, Libâs 30, Hibe 27, Nafakât 11; Müslim, Libâs 19, (2071); Ebu Dâvud, Libâs 10, (4043); Nesâî, Zînet 85, (8,197).

3414 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında idim. Yanında Meymune Bintu'I-Hâris radıyallahu anhâ da vardı. (Bu esnada) İbnu Ümmi Mektum bize doğru geliyordu. -Bu vak'a, tesettürle emredilmemizden sonra idi- ve yanımıza girdi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bize:      "Ona karşı örtünün!'' emretti. Biz:      "Ey Allah'ın resulü! O, âma ve bizi görmeyen (ve varlığımızı tanımayan) bir kimse değil mi?'' dedik. Bunun üzerine:      "Siz de mi körlersiniz, siz onu görmüyor musunuz?" buyurdu."  Ebu Dâvud, Libas 37, (4112); Tirmizi, Edeb 29, (2779).

Bir başka hadiste de Resuli Ekrem ince bir elbise giymiş olan baldızı Esma’ya “Ey Esma! Buluğa erdikten sonra kadının –yüz ve ellerine işaret ederek- şu ve şundan başka yerlerinin görülmesi doğru olmaz” buyurmuştur. (Ebu Davud-Libas)

Hz. Hafsa’dan gelen bir hadis ki (peygamberimizin hanımıdır: “Kızkardeşim sordu, ya Resulallah! (bayram vb yerlere) birimiz cilbab bulamadığı için cilbabsız çıksa, bunun mahzuru var mıdır? Allah Resulu de, arkadaşı cilbabını ona versin, o da hayırlı bir işe öyle çıksın, buyurdular” (Buhari-Hayz, Ayni-Umdetül Kari, İbni Mace-I/415)

           Madem Kuran’da başörtüsü yok hadislerde geçen namaz kılarken başörtüsü takma emri nereden geldi öyleyse. Eğer birileri peygambere inanmıyorlarsa o halde Kurana da inanmamaları gerekir, çünkü o da inanmadıkları Peygamberin ağzından nakledildi. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, dogrusu Allah'ın cezalandırmasi cetindir. (Haşr suresi 7.ayet) İşte peygambere itaati emreden apaçık Kuran ayeti. Son söz olarak derim ki: günümüzde en fazla 20-30 tane kitap yazmış insanları alim olarak kabul ederiz de, bundan yüzyıllar öncesinde Kuran ve sünnet henüz taptaze iken sadece 600 tane kitap yazmış, ya da yüzbinlerce hadisi, rivayet edenlerle birlikte ezberlemiş, günümüz alimlerinin yazdıklarının iki üç katı kitabı ezbere bilebilecek hafızaya sahip insanları neden cahil görürüz!

           Sonuç olarak isteyen takar isteyen takmaz, ancak takmayanların takanlara da bahane bulmaya hakları olamaz. Kendilerinin günah işlediklerini kabullenmeleri, sırf Allah’ın dinine uyuyor diye insanları, yobazlıkla, gericilikle suçlamaya haklarının olmadığını bilmeleri ve her ana tevbe edip doğruyu kabullenmeleri gerekir. Unutmayalım ki cennet ucuz, cehennemde lüzumsuz değil!

DÖRT MEZHEP İMAMININ GÖRÜŞLERİ

HANEFİLER

Kadının eli, yüzü ayakları hariç bütün vücudu avrettir. (Tebyinül Hakaik)

MALİKİLER

Kadının yabancı erkeklere karşı avreti yüzü ve elleri dışında bütün bedenidir. El, yüz ve ayaklar şeklinde söyleyenler de vardır. (Mevahibül celil)

ŞAFİLER

Mecmu’ul Feteva’da şöyle anlatılır: “Kadının elleri ve yüzü hariç tüm bedeni avrettir.”

HANBELİLER

Kadının tümü avrettir. Ellerin yüzün kapatılma zorluğu olduğundan bu ikisi istisna edilmiştir. (El-Muğni ve Şerhül Kebir)